Deyá’nın Trompetçisi | Mario Vargas Llosa
12 Ekim 2015 Edebiyat Kültür Sanat

Deyá’nın Trompetçisi | Mario Vargas Llosa


Twitter'da Paylaş
0

Julio’nun geçirdiği değişim çok daha derin oldu ve onu siyasete çok daha fazla yaklaştırdı. Bu değişim 68’den bir yıl önce, Aurora’dan ayrıldıktan sonra başladı.

Aurora Bernárdez’e

1984 yılının o Pazar günü telefon çaldığında bir makale yazmak üzere çalışma masama henüz oturmuştum. Âdetim olmamasına rağmen o an bütün dikkatimi o sese verdim: “Julio Cortázar öldü,” dedi telefondaki gazeteci, “neler söylemek istersiniz?” Aklıma Vallejo’nun “Baştan aşağı vahşi İspanyol” mısrası geldi ve homurdanarak ona boyun eğdim. Fakat o Pazar günü makalemi yazmak yerine Cortázar’ın zihnimde canlılığını koruyan öykülerinden bazılarını ve romanlarından kimi kısımları yeniden okudum. Uzun süredir ondan haber almıyordum. Ne amansız hastalığı ne acı dolu son nefesi aklıma düşmüştü. Yine de son aylarında Aurora’nın onun yanında olduğunu bilmek beni mutlu etti. Aurora sayesinde, son yıllarında ondan faydalanmaya çalışan devrimci kargaların saçmalıklarından uzak, sade bir cenaze töreni yapılmıştı. Her ikisini de yirmi beş yıl kadar önce, Paris’te ortak bir arkadaşımızın evinde tanımıştım. O günden bu yana, 1967 yılında Yunanistan’da pamuk hakkında düzenlenen ve üçümüzün de çevirmen olarak görev aldığı uluslararası bir konferansta onları son defa yan yana gördüğüm âna dek Aurora ile Julio’nun birbirlerine nasıl baktıklarını ve birbirlerini nasıl dinlediklerini izlemek beni hep büyülemişti. İkisi beraberken bizler yanlarında fazlalık gibi duruyorduk. Her söyledikleri akıllıca, zarif, eğlenceli ve önemliydi. Çoğu zaman içimden şöyle geçirirdim: “Her zaman böyle olamazlar. Yapacakları konuşmaları mutlaka evde prova ediyorlardır. En uygun anlarda ortamı yumuşatacak esprilerini ve konuştukları öteki insanları kendilerine hayran bırakan şahane sözlerini böyle sarf ediyor olmalılar.” Maharetli jonglörler gibi konudan konuya atlıyorlar, konuşurken birbirlerinden asla sıkılmıyorlardı. Onları bir arada tutan mükemmel uyumlarına, zekâlarına hayrandım. Bir yandan da sevimliliklerini, onları hem bağımsız hem bir bütün kılan edebiyata olan bağlılıklarını ve herkese, ama hepsinden önemlisi benim gibi çıraklara karşı gösterdikleri cömertliklerini kıskanıyordum. Hangisinin daha iyi ve daha çok okuduğunu, kitaplar ve yazarlar hakkında daha zekice ve şaşırtıcı sözler söylediğini belirlemek çok zordu. Julio’nun yazıyor, Aurora’nınsa sadece çeviriyor oluşu (burada sadece tamamen karşıt anlamında kullanılmıştır) benim daima geçici olacağını düşündüğüm bir durumdu. Ailede bir yazar olduğu için Aurora bir süre için fedakârlık ediyordu, hepsi bu. Bunca yılın ardından ona yeniden baktığımda çok şey yazıp yazmadığını, bunları yayımlayıp yayımlamayacağını sormamak için kendimi zor tutuyorum. Ağaran saçları dışında onda hiçbir şey değişmedi. Zayıf, ufak tefek gövdesi, zekâ fışkıran kocaman mavi gözleri ve insanı hayrete düşüren o yaşam enerjisi... Beni tembel hissettiren ve heyecanlandıran o tezcanlılığıyla Deyá’daki* Mallorca kıyılarında bir aşağı bir yukarı koşturur durur. Aynı zamanda bir numaralı Cortázar erdemine sahiptir; o bir Dorian Gray’dir. 1958 yılının son gecelerinden birinde uzun boylu, zayıf, kısacık saçları, tıraşlı bir yüzü ve konuşurken hareket ettirdiği büyük elleri olan bir oğlanla beraber yanıma geldiler. Öykü kitabı henüz yayımlanmıştı ve Meksika’da Juan José Arreola’nın editörlüğünde bir başka derlemesi basılmak üzereydi. Kısa süre sonra benim öykü kitabım da yayımlanacaktı. Edebiyat ordusunun iki genç neferi olarak birbirimizle deneyimlerimizi ve fikirlerimizi paylaşıyorduk. Karşımdakinin, Borges ile Victoria Ocampo’nun dergisi olan Sur’da okuduğum birçok yazının ve Bestiario’nun (Canavar Masalı) yazarı, aynı zamanda Porto Riko Üniversitesi tarafından basılan ve insanda hayranlık uyandıran iki ciltlik çevirisini bir solukta okuduğum Poe’nun tüm eserlerinin çevirmeni olduğunun, ancak yanından ayrılırken büyük bir şaşkınlıkla farkına varabildim. Akranım gibi görünüyordu ama aslında benden tam yirmi iki yaş büyüktü. Altmışlı yıllarda, özellikle Paris’te yaşadığım yedi yıl boyunca hem en iyi arkadaşlarımdan biri, hem kendime örnek aldığım kişi hem de akıl hocam oldu. İlk romanımı yazıp bitirdiğimde bütün acemiliğimle eleştirilerini duymak için ona gönderdim. Beğeni ve önerilerle dolu cömert mektubunu aldığımdaysa çok mutlu oldum. Sanırım uzun bir süre onun gözetimi ve teşvik eden ya da eleştiren bakışları altında yazmaya alışmıştım. Yazılarındaki yalınlık ve açıklığın, öykülerindeki ve romanlarındaki harika konulara dönüşen gündelik, içsel ve sevinçli havanın yanı sıra onun yaşantısına, tarzına, takıntılarına ve alışkanlıklarına da hayranlık duyuyordum. O ve Aurora –önceleri Sèvres Sokağı’ndaki küçük apartman dairesine, daha sonraysa General Bouret Sokağı’ndaki küçük evlerinde– beni her yemeğe davet ettiklerinde harika zaman geçirir, çok eğlenirdik. Hiç duyulmamış haberlerin masaya yatırıldığı o eve, aldığı ya da kendi yaptığı eşi benzeri olmayan tuhaf eşyaların durduğu evdeki o gizemli bölgeye bayılırdım. Efsaneye göre evin içinde gizemli bir bölge gerçekten vardı ve Julio oyuncaklarla dolu bir odaya girmiş bir çocuk gibi oraya kapanıp trompetini çalarak şahane vakit geçiriyordu. Onun tanıdığı Paris hiçbir turist rehberinde sözü edilmeyen gizemli ve büyülü bir Paris’ti ve ben onunla her karşılaştığımda hazine bulmuş gibi hissediyordum. İzlenecek filmler, görülecek sergiler, gezilecek sokaklar, keşfedilecek şairler, hatta son derece sıkıcı bulduğum ancak daha sonra Julio’nun sayesinde inanılmaz eğlenceli hale gelen Mutualité’deki cadılar konferansı... O günkü Julio Cortázar’la arkadaşlık etmek mümkün olsa da çok samimi olmanın imkânı yoktu. Arkadaşlığını korumak amacıyla uyguladığı ve kişiliğinin en güzel yanlarından biri olan bir nezaket ve kurallar sistemi vardı. Bu sayede araya daima bir mesafe koyardı. Gizemli bir havası vardı. Zaman zaman yazılarında kendini gösteren muzırlığı, kaynağını kişiliğinin bu gizemli boyutundan alan huzursuz, mantıksız ve vahşi yanının bir yansımasıydı. Son derece içekapanık bir adamdı; sadece Aurora’nın girmesine izin verdiği iç dünyasını bir sanat eseri gibi yaratmıştı ve koruyordu; edebiyat –belki bir de var olmak– dışında hiçbir şeyi önemsemezdi. Bu, onun, “Çok şey okudum ama az şey yaşadım,” diyen Borges gibi bir kitapsever, âlim, entelektüel olduğu anlamına gelmez. Julio için edebiyat, günlük yaşamda çözünmek ve insanı hareketlilikten, içgüdülerden ve anlık zevklerden mahrum bırakmayan bir ışıkla yaşamı aydınlatmak demekti. Muhtemelen Cortázar’dan başka hiçbir yazar, yazınsal itibarını böylesine anlamlandırmamış, onu bu denli uyumlu ve faydalı bir sanatsal yaratım ve keşif aracı olarak kullanmamıştır. Bu doğru. Çünkü Julio edebiyat yapmak amacıyla oynuyor değildi. Ona göre yazmak; oynamak, eğlenmek, yaşamını –sözcükleri, fikirleri– gelişigüzel, hayal ederek, özgürce, çocuklar ve meczuplar gibi sorumsuzca düzenlemek demekti. Bu şekilde oynayarak Cortázar’ın yapıtları daha önce yanına hiç yaklaşılmamış kapılar açtı. İnsanoğlunu bilmediği yerlere götürdü ve daha önce hiç dokunulmamış yaşamsal şeylere dokunmasını sağladı. En önemli romanı Seksek’in adını bir çocuk oyunundan alması rastlantı değildir; ki öyle olsa bile 62 Maket Seti’nde sözünü ettiği sıradanlığın düzeni anlamındadır. Oyun tıpkı roman gibi, tiyatro gibi kurgudan ibarettir. Dünya üzerinde kurulan yapay bir düzen, yaşamın yerine konan düşsel bir temsildir. İnsanın eğlenmesini, gerçekleri ve kendisini unutmasını, kendisi tarafından konmuş katı kurallardan uzak bir yaşamın içine girmesini sağlar. Boş vermek, eğlenmek, uydurmak gibi oyun da insanoğlunun atalarından gelen korkusunu uyandırıp onu dünyadaki gizli anarşiye, köklerinin, durumunun ve kaderinin bilinmezine dönüştüren büyülü bir kaynaktır. Johan Huizinda, ünlü yapıtı Homo Ludens’te oyunun medeniyetin omurgası olduğunu, toplumun çağcıl düzeye neşe aracılığıyla ulaştığını ve insanların kurumları, sistemleri, alışkanlıklarını ve inançlarını çocuk oyunlarındaki basit tören ve yöntemlerden aldıklarını savunmuştur. Cortázar’ın dünyasında oyun, anlaşılamayan, saçma ve tehlikelerle dolu bir dünyada güvensizliğe ve paniğe sığınan ciddi yetişkin eylemlerinin çıkar sağlamaya çalıştığı bu kayıp gizilgücü kurtarır ve harekete geçirir. Karakterlerin oyundan zevk aldığı doğrudur. Bununla birlikte içinde bulunduğu koşulları umursamayan bir yolcu, yüzleşmesi güç bir gerçek, yabancılaşma ya da ölümün yanı sıra onları yarı yolda bırakan tehlikeli ayrımlar da söz konusudur. Cortázar’ın oyunu hassasiyet ve hayal gücü için bir sığınak olur bazen. Bunlar o denli zarif ve saftır ki, toplumun aylaklarına karşı ya da Cortázar’ın en muzır kitaplarından birinde (Açıklayıcı Bilgiler El Kitabı) dediği gibi “yararcılığa ve o korkunç çıkar sağlama eğilimine karşı mücadele etmek için” kendilerini savunurlar. Cortázar, ülkesinin kültürünü ve kötü yanlarını, önceden hazırlanmış şeylerin, putlaştırılarak kötüye kullanılan fikirlerin, önyargıların ve hepsinden önemlisi gösterişin karşısında ayakta kalmaya çalışan oyunları aracılığıyla eleştirirdi. Aslında oyundan söz ederken bunu çoğul kullanmalıyım; Cortá-zar’ın kitaplarında yazar, anlatıcı, karakterler ve pek kafa yormadan okuduğu sayfaya geri döndüğünde karşılaştığı şeytani tuzaklar yüzünden oynamaya mecbur kalan okur hep beraber oynarlar. Kuşkusuz, Cortázar’ın göz alıcı yeteneklerinden biri de özgürleştirici ve yenilikçi olmaktır; kuralları yıkar, akademik sözlükler mezarlığından aldığı sözcüklere bir nefesiyle can verir, seksek oyununun cenneti ve cehennemi arasında gider gelir. Seksek’in, 1963 yılında basıldığında İspanyolca konuşulan ülkelerde yarattığı etki müthişti. Okurlar ve yazarlar olarak bizlerin anlatım sanatı hakkındaki inançlarını ve önyargılarını yerinden oynatmış, bir türün sınırlarını akla hayale gelmeyecek kadar genişletmiştir. Seksek sayesinde yazmanın büyük bir eğlence aracı olduğunu; zamanı neşeyle geçirerek de dünyanın ve dilin sırlarının çözülebileceğini; yaşamın, mantıksal anlayışın ve bilginin yasaklandığı, ölüm ve delilik gibi büyük riskler almadan varmanın mümkün olmadığı gizemli katmanlarına oyunla erişilebileceğini öğrendik. Seksek’te mantık ve mantıksızlık, uyku ve uyanıklık, nesnellik ve öznellik, geçmiş ve hayal birbirlerinin karşıt anlamlısı olmayı bırakır, sınırlarını siler, iç içe geçer ve yek bir gerçeğe dönüşürler. Maga ve Oliveira gibi sıradışı karakterler ve sonraki kitaplarındaki ünlü “çılgın kişiler” özgürce konuşabilirler. (Altmışlı yıllarda Seksek’i okumuş birçok çift gibi Patricia ve ben de gíglico dilinde konuşmaya, bize özel bir jargon uydurmaya ve en samimi anlarımızı o gizli dile çevirmeye başlamıştık.) Oyunla beraber özgürlük de Seksek’ten ve Cortázar’ın öteki kurgu yapıtlarından söz ederken göz önüne alınması gereken kavramlardır. Bu, anlatının basmakalıp düzeni yerine düzensizliği esas alan gizli bir düzen oluşturmak, anlatıcının bakış açısını, anlatı süresini, karakterlerin psikolojilerini, hikâyedeki mekân düzenlemesini ve varılan çıkarımı geliştirmek amacıyla yazmaya ve anlatı yapılarına dair konmuş kuralları yıkma özgürlüğüdür. Roman boyunca Makyavelci bir yaklaşıma sahip olan anlatıcı sayesinde o labirentin içine giren ve hikâyenin kestirmelerinde ve yol ayrımlarında kaybolan okura eşlik eden duygu, Horacio Oliveira’nın olan biten karşısında güçlü durmasını sağlayan (ve onu gitgide zihinsel bir sığınmaya mahkûm eden) o korkunç güvensizliktir. O noktada ne yön, ne anlamlar, ne simgeler ne de üstünde durulan zemin bilinir. Nedir bunların anlattıkları? Neden bir türlü anlayamıyorum? Anlaşılması mümkün olmayacak kadar gizemli bir şey mi, yoksa kocaman bir alay mı söz konusu? Aslında her ikisi de. Tıpkı ellerle canlandırılan küçük hayvan figürleri ya da parmakların arasında kaybolup kulakların arkasından ya da burundan çıkan bozuk paralar gibi Seksek’te ve Cortázar’ın öteki birçok öyküsünde alay, şaka ve göz yanılsaması sık sık karşımıza çıkar. Aynı zamanda Paris’te piyanist olan Bertha Trépat’ın başkahraman olduğu absürd bölümlerde, Buenos Aires’te Talita’nın boşlukta dengede kaldığı kısımda sık sık davranışların esaslarına, insanlığın arkasında bıraktığı mantıksız köklerine ve mantık çerçevesinde gelişen uygarlığını gizleyen, bazen de onu yok ederek yeniden yaratan büyülü, vahşi ve gelenekçi geçmişine döner. (Bu olgu, Cortázar’ın, kurban ettikleri insanlarla tatmin olması gereken kanlı tanrıların uzak ve azılı tarihinin modern hayatın göbeğine infilak ettiği, kalıcı bir çözüm sunmadığı “El ídolo de las Cícladas” ve “Gece Yüzü Yukarıda” gibi öykülerinin konusunu oluşturur.) Seksek kendinden önceki ve sonraki kitaplardan pek azının yaptığı şekilde Latin Amerikalı yazarlara yeni yollar açmıştır. Ancak buna deneysel bir roman demek haksızlık olur. Böyle bir nitelendirme soyut ve gösterişçi bir hava verir; deney tüplerinin, imbiklerin ve formüllerle dolu bir yazı tahtasının olduğu, ânı yaşamaktan, arzudan, zevkten uzak cansız bir dünya sunar. Oysa Seksek yaşamı tüm zerreleriyle yeniden yaratır; bir canlılık ve hareket patlaması, çocukça bir heyecan ve saygısızlık, Cortázar’ın dediği gibi yazı yazmak için kravat takan yazarlar karşısında çınlayan bir kahkahadır. O ise gömleğinin kollarını iliklemeden bir ev yemeği yemek üzere masaya oturur gibi, evinin sıcaklığında sevdiği bir müziği dinler gibi bir rahatlık ve neşeyle yazar. Seksek, gülmenin ciddiyetin düşmanı olmadığını, bütün hayali ve saçma şeylerin fazla ciddiye alındıklarında deneysel çabada yuvalanabileceklerini gösterdi. Aynı şekilde Marquis de Sade, romanlarında eşsiz uçlara taşıdığı cinsel vahşetinin bütün muhtemel aşırılıklarını bir ölçüde erkenden tüketti. Seksek kendine ilahi bir şans yarattığı için, kendisinden sonra gelen herhangi bir deneysel roman tekrara düşmüş oluyordu. Bu yüzden Cortázar’ın da Borges gibi sayısız taklitçisi vardı ama hiç öğrencisi olmadı. Yazılmış bir romanı silmek, edebiyatı yok etmek, okurun alışkanlıklarını kırmak, sözcükleri gösterişsiz halleriyle kullanmak, kötü yazmak gibi, Seksek’te Morelli’nin üstünde durduğu şeyler aslında çok basit metaforlardır: Gelenekselciliğin ve ciddiyetin abartılması edebiyatın boğulmasına neden olur. Onu retorikten ve alışkanlıklardan arındırmalı, ona yenilik, güzellik, arsızlık ve özgürlük kazandırılmalıdır. Cortázar’ın biçemi tüm bunlara sahiptir. Özellikle de Cortázar, alter egosu olan Morelli’ye edebiyat hakkında ahkâm kestirerek gösterişli halinden ve büyülü kibrinden uzaklaştığında, yani genel olarak romanlarına kıyasla daha yalın ve yaratıcı ama romanlarını aydınlatan o dikkat çekici ışıltılardan yoksun olan öykülerinde bunu daha iyi görüyoruz. Cortázar’ın öyküleri romanlarından daha az öncü ya da yenilikçi değildir ama öykülerinin esas özgün ve dikkat çeken noktası genellikle olaylara odaklanmasıdır. Okurun ara sıra kendini entelektüel bir çaba içine girmeye mecbur hissettiği Seksek’te, 62 Maket Seti’nde ve Libro de Manuel’de (Manuel’in Kitabı) o küstah ustalığını sergiler. Bu romanlar devrimci manifestolardır. Ancak Cortázar’ın gerçek devrimi, kalıcı, sessiz ve derinden bir etki yaratan öykülerinde yatar. Çünkü onun yaptığı, kurgunun içindeki doğayı dışarı çıkarmak, birbirinden ayrılmaz kökler olan biçim-esas, araç-amaç, sanat-teknik yaratımlarıyla başarı elde etmektir. Cortázar, öykülerinde ölümsüzlüğü denememiştir; onu bulmuş, keşfetmiş ve yaratmıştır. Nasıl deneysel yazar ifadesi onun için hafif kalıyorsa, fantastik yazar tanımı da yetersiz kalır. Bununla beraber deneysel yazar denmesi kendisinin daha çok hoşuna giderdi. Julio fantastik edebiyata âşıktı ve onu avcunun için gibi bilirdi. Bu türe göz kırpan ve olağanüstü olaylar anlatan şahane öyküler de yazmıştır. Örneğin küçük bir başyapıt olan ve bir deniz canavarının içinden çıkmaya çalışan bir adamın çaresizliğini anlattığı “Axolotl” bunlardan biridir. Ateşli ve hevesli bir izleyici kitlesi olan abartılı bir konserin yoğun ortamında şefin ve müzisyenlerin sonunu getirmek için sahnede yapılan bir gösterinin konu edildiği “Las Ménades” de fantastik öykülerindendir. Bunların yanı sıra Cortázar daha Ortodoks bir gerçekçilik ortaya koyduğu başka harika öyküler de yazmıştır. Bir boksörün kariyerindeki düşüşünü kendi ağzından anlattığı “Torito”da, karakterin konuşma tarzıyla hoş, müzikal ve esprili bir dilsel cümbüşün, sokak ağzına benzeyen ve köy mitolojisini çağrıştıran özgün bir dilin yaratıldığını görürüz. “Arayışta”taysa hikâye, okurun şimdiki zamanda çözümlediği geçmiş zamanda anlatılır; zira böylelikle etkileyici bir biçimde bir bütünlük arayışı içinde olan dâhi cazcı Johnny’nin adım adım yaşadığı çözülme okurun bilinçaltında uyandırılır. Böylece trompet aracılığıyla –mantıklı ve faydacı– “gerçekçilik”ten uzaklaşarak Johnny’nin biyografisini yazan eleştirmen ve anlatıcı Bruno sonuca ulaşmış olur. Aslında Cortázar hem gerçekçi hem fantastik bir yazardır. Yarattığı dünya Roger Caillois’ya göre adına ancak fantastik denebilecek o acayip ortak yaşamdan beslenir. Caillois, hazırladığı Fantastik Edebiyat Antolojisi’ne yazdığı önsözde gerçek fantastik sanatın, yaratıcısının deliliğinden kaynaklanan bir şey olmadığını, çabanın ya da başka gizemli güçlerin ürünü olarak yaratıcısının yöneliminden süzülerek meydana geldiğini belirtmiştir. Ona göre fantastik olan şey bir teknikten doğmaz ve yazınsal bir girişim değildir; eşsiz, ölçülemez bir gerçekliktir ve yazınsal metinde birdenbire oluverir. Montparnasse’ta bir barda Cortázar’la, Caillois’nın bu tezi üzerine yaptığımız bir konuşmayı anımsıyorum. Julio konuya heyecanla yaklaşıyordu ve ben ona yapıtlarının tam olarak bu tezi doğruladığını söylediğimde oldukça şaşırmıştı. Cortázar’ın dünyasında sıradan gerçeklik anlamsızlaşmaya, güçsüzleşmeye başlar. Gerçek ve fantastik olanın iç içe geçmeden birbirleriyle örtüştükleri gergin ve huzursuz bir noktada uzaklardan gelen, onu sakin bir tavırla sıradışılığa doğru iten baskılara maruz kalır. İşte “Şeytanın Salyaları”, “Cartas de mamá” (Anne Mektupları), “Gizli Silahlar”, “La puerta condenada”da (Mahkûm Kapı) ve sonu muğlak olan birçok öyküsünde gördüğümüz dünya budur. Bu öyküler gerçekçi olduğu kadar fantastiktir ve sıradışılıklarının kaynağını ya karakterlerin fantazilerinden ya da mucizelerden alır. Burada temel nokta, klasik fantastik edebiyatın en belirgin özelliklerinden olan ikircikliktir. En iyi örneğini gördüğümüz Henry James’in The Turn of the Screw adlı yapıtında, usta yazar öyle bir biçem kullanır ki olaylar gerçekten oluyor mu, yoksa hepsi bir karakterin hayal gücünün ürünü mü bilmek mümkün değildir. Cortázar’ı bir James’ten, Poe’dan, Borges’ten ya da bir Kafka’dan ayıran özelliği ne ikirciklik ne de entelektüelliktir. Bunlar, saydığımız öteki yazarlar kadar Cortázar’da da sıklıkla görülen eğilimler olmakla beraber Cortázar’ın seçkin öyküleri asla soyut bir boyuta geçmez. Olaylar kesin ve belirli bir akışa sahiptir ve bir futbol maçı ya da mangalda ızgara yapmak kadar canlı ve gerçektir. Gözle görünen dünyanın arkasında saklanan ve şairlerin rüyaları ya da çılgınlıkları aracılığıyla algılayabildiği, ihtimallerden ve bilimsel yasalardan kendini sıyırmış o şiirsel, gizemli gerçeklik için gerçeküstücüler “harika-sıradan” tabirini icat etmiştir. Aragon’un Paris Köylüsü ya da Breton’un Nadja’sı böyle kitaplardır. Bununla birlikte bence söz konusu tabir, çağımızda sıradandaki sıradışılığı, mantıklı olanın içindeki saçmalığı ve kuralların istisnalarını görebilen Cortázar kadar başka hiçbir yazara bu denli uygun düşmemektedir. Kimse insan yaşamının basit ve basmakalıp yönlerini yazınsal olarak onun kadar anlamlandırmamıştır. Kalemiyle yaptığı cambazlıklarla ya gizil bir şefkat sunar ya da orantısız, heybetli veya korkunç yüzünü gösterir. Bunun en uç örneğine, saat ya da merdiven kurmaya yarayan kılavuzların onun elinde kederli düzyazı şiirlere ve gülünç patafizik metinlere dönüşmesinde tanık oluyoruz. Cortázar’ın yapıtlarında yer bulan bu simyanın açıklaması bedenin ve sokağın neşe dolu yaşantısıyla beraber gerçek dışı fantazisi, engel tanımayan ve tamamen özgür olan yaşamı ve bedenle geçmişin sınırlı yaşamıyla beraber olan hayal gücüdür. Bu, sıradan insanların gösterişsiz ve mütevazı anlık ifadesidir; konuşma diline son derece yatkın, günlük dile akıcı bir biçimde yerleşen bir biçemdir. Bu noktada söz konusu olan aslında bir yanılsamadır, çünkü insan aslında kendisini karmaşık bir biçimde ve tekrarlara düşerek ifade eder. Bu da yazıya aktarılmasını imkânsız kılar. Cortázar’ın dili de inceliklerle ortaya konan bir kurgudur; doğal görünecek kadar etkin bir hüner, yaşamın kendisinden doğan bir konuşmadır. Okuru doğrudan etten kemikten olan kadınların ve erkeklerin ağzından dökülenlere götüren, içinden gelen ve özgünlüğüyle gerçekliğinden beslenen gizli bir ışıkla olayları, nesneleri, varlıkları, manzaraları, fikirleri aydınlatan son derece yalın ve düz bir dildir. Cortázar’ın yapıtları –en karmaşık olanları bile– güçlü gerçekçiliğini, içinde taşıdığı insan ruhunu işte bu biçeme borçludur. Cortázar’ın en iyi metinlerinin konuşur gibi yazılmış olması bu biçemin işlevidir. Bütün bunlarla birlikte bu duru biçem bizi sık sık yanıltır, anlatılan hikâyelerin aydınlık bir gökyüzünde, karanlık köşeleri olmayan bir dünyada geçtiğine inandırır. Oysa burada da bir cambazlık söz konusudur. Çünkü aslında o dünya vahşetle doludur. Acı, keder ve korku insanların peşini bir türlü bırakmaz. İnsanlarsa sık sık bu katlanması zor durumdan kaçmak için Horacio Oliveira’nın yaptığı gibi deliliğe ya da ona benzer başka şeylere sığınır. Seksek’ten beri deliler Cortázar’ın yapıtlarının önemli bir parçası olmuştur. Ama bilindik tehdit ya da trajedi unsuru olarak değil, hileci bir yola başvurularak, arsız bir gülümseme gibi, mantıklılık ve anlamlılık maskelerinin arkasındaki dünyada yuvalanan saçmalığın göstergesi olarak yapıtlarda yer alırlar. Cortázar’ın kaçıkları çoğu zaman sevgi dolu, hatta naziktir. Çılgın terminolojilere uygun olarak varoluşu yeniden düzenlemek ve sınıflandırmak amacıyla –Ceferino Pérez gibi– çılgın dilbilimsel, yazınsal, toplumsal, siyasi, ahlaki projelere kafayı takmışlardır. Oyun, delilik, şiir, şaka simyasal bir bütünlük oluşturur. La vuelta al día en ochenta mundos, Son Raunt ile bir Fransız karayolunda son bir çılgın kutsal yolculuğu anlatan ve tutkularının, takıntılarının, sevdiği, sevmediği ve korktuğu şeylerin basit bir gençlik arsızlığıyla bir araya geldiği Los autonautas de la cosmopista bu bütünlükten doğmuştur. Bu üç kitap içsel bir özyaşamöyküsünün kilometre taşlarıdır. Edebiyatı algılama ve uygulama biçimleriyle Cortázar’ın yaşamı ve yapıtları içinde bir süreklilik arz ederler; edebiyatı devamlı bir küstahlık, eğlenceli bir saygısızlık olarak görürler. Ama burada bir yanılsama da söz konusudur, çünkü altmışlı yılların sonuna doğru Cortázar kendi deyimiyle “ancak edebiyatta olan” dönüşümlerden birine öncülük etmiştir. Julio bu noktada beklenmedik bir cronopio olmuştur. Cortázar’ın yaşadığı, beni en derinden etkileyen ve çoğu zaman “Axolotl”daki anlatıcının başına gelenlerle kıyaslamaya yönelten dönüşümü –kendisinin anlattığına göre– Fransa’daki Mayıs 68’de yaşananlar olmuştu. O çalkantılı günlerde “hayal gücünü iktidara taşımak” isteyen öğrenciler yüzünden kafası karışmıştı, Paris’teki barikatların yanında onu kendi yazdığı el ilanlarını dağıtırken görmüşlerdi. O sırada elli dört yaşındaydı. Sosyalizme meyleden bir yazar ve Küba ile Nikaragua’nın savunucusu olarak manifestolar imzalayacağı ve devrimci kongrelere katılacağı on altı yılı daha vardı ömrünün. İspanyolca konuşanların dünyasında bir şekilde sol görüşün tekelinde olan ve olmayı sürdüren bir “yaşam tarzı”na sahip, aydın camiasında bir tür basamakları tırmanma biçimi olan züppelikten ya da fırsatçılıktan dolayı benzer bir militanlığa soyunan birçok meslektaşımızdan farklı olarak onun dönüşümü gerçek ve içtendi. Geçirdiği dönüşüm ahlaktan ziyade (onda alerji yapan) ideolojik temelli ve tutarlıydı. Yaşamını bu temele göre düzenledi, halkın arasına daha da karıştı ve yapıtlarının büyük bir kısmı güncel durum içinde başka biri tarafından yazıldığını düşündürecek kadar geniş yelpazeye dağıldı. Artık siyasete uzak bir varlıkmışçasına ve ironik bir küçümsemeyle yaklaştığı zamanlardan çok farklıydı. (Onunla Juan Goytisolo’yu tanıştırmak istediğim günü anımsıyorum. “Ben vazgeçtim. O benim için fazla siyasi,” diyerek şaka yapmıştı.) Yaşamının bu döneminde öncekinden farklı bir biçimde olsa da yine hep aldığından çok verdi. Buna rağmen çok defa –örneğin Stalin kökenli bütün suçların komünizmin talihsiz taraflarından ibaret olduğunu söylediğinde olduğu gibi– yanıldığını düşünmüşümdür. Ancak yanılgılarında bile o denli masum ve saftı ki ona saygı duymamak imkânsızdı. Ben ona duyduğum saygıyı, sevgiyi ve yakınlığı hiçbir zaman yitirmedim. Mesafelere rağmen dostluğumuz bütün siyasi farklılıklarımızı aşmayı başardı. Ama Julio’nun geçirdiği değişim çok daha derin oldu ve onu siyasete çok daha fazla yaklaştırdı. Bu değişimin 68’den bir yıl önce, Aurora’dan ayrıldıktan sonra başladığına eminim. Dediğim gibi 1967 yılında üçümüz Yunanistan’da çevirmen olarak beraber çalışıyorduk. Bütün günü Hilton’un konferans salonunda aynı masada oturarak geçiriyorduk. Geceleriyse yemek yemek için mutlaka Akropolis’in ucunda yer alan Plaka’daki lokantalara gidiyorduk. Beraber müzeler, Ortodoks kiliseleri, tapınaklar geziyorduk. Hafta sonu da Hydra Adası’na gitmiştik. Londra’ya döndüğümde Patricia’ya şöyle dedim: “Mükemmel çift diye bir şey varmış. Aurora ile Julio bu mucizeyi gerçekleştirmeyi başarmışlar. Mutlu bir evlilikleri var.” Bundan birkaç gün sonra Julio’nun boşandıklarını haber verdiği mektubunu aldım. Kendimi hiç o günkü kadar şaşkın hissetmemiştim. Londra’daki bir sonraki görüşmemizde yeni bir sevgilisi vardı. Julio artık tamamen başka biri olmuştu. Saçını uzatmıştı. İsa’yı andıran kızıl ve gür sakalları vardı. Benden onu erotik dergiler satan bir yerlere götürmemi istedi. Marihuanadan, kadınlardan, devrimden, sonra da cazdan ve hayaletlerden söz etti. Samimiyetinden, sükûnetinden ve doğallığından hiç vazgeçmedi. Bunlar o dönem elli yaşını geçtikten sonra başarıyı yakalayan yazarlarda olmayan özelliklerdi. Julio bu yeni haliyle daha genç görünüyordu ve eski halini düşündükçe ben daha da şaşırıyordum. Bundan sonraki her görüşmemizde –Barselona’da, Küba’da, Londra’da ya da Paris’te– kongrelerde ya da oturumlarda, toplumsal ya da düşünsel toplantılarda beni daha da şaşırtıyordu. Gerçekten o muydu? Julio Cortázar mıydı? Elbette oydu. Ama kelebeğe dönüşen bir tırtıl ya da rüyasında mihraceler görüp uyandığında kendini tahtta otururken bulan ve etrafında ona saygılarını sunmak için dizilen insanlar olan bir Hint fakiri gibiydi. Bu Julio Cortázar öncekine göre bence daha az bireyci ve daha az yaratıcıydı. Ama buna karşılık, varoluşun yalnız bir kitapla sınırlı kaldığını yazdığı eski hayatına göre belki daha dolu ve daha mutlu bir yaşam sürmüştü. En azından onu her gördüğümde genç ve zinde duruyordu. Bunu elbette en iyi Aurora bilir ama ona bunu sorma saygısızlığında bulunmam. Deyá’da o sıcak yaz günleri Julio’dan çok fazla söz etmiyoruz ama o aslında hep orada, o zamanki yeteneğiyle yarattığı ortamda her konuşmanın ortasında duruyor. Zeytin, servi, begonvil, limon ağaçlarının ve ortancaların arasında gizleniyor gibi duran küçük ev doğal olarak Aurora’nın zihinsel düzeni ve temizliği altında. Vadiye bakan küçük terasta gün batımını, gecenin aydınlanmasını ve ayın yükselmesini izlemek büyük zevk. Zaman zaman belli belirsiz bir trompet sesi duyuyorum. Etrafta kimseler yok. Demek ki ses salonun arkasından geliyor; uzun bacaklı, zayıf, köse, Almanlar gibi kısacık kesilmiş saçları ve kısa kollu gömleğiyle –benim tanıdığım Julio Cortázar– en sevdiği oyununu oynuyor.

Kasım 1992

İspanyolcadan çeviren Zeynep Çelikel

* Deyá: İspanya, Mallorca Adası’nda bir yerleşim birimi. (ç.n.)

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR