Distopyada Yaşamak
23 Nisan 2018 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Distopyada Yaşamak


Twitter'da Paylaş
0

İnsanoğlu neden olması gereken yerine olmaması gerekeni anlatır hale geldi?
Ahmet Özaysın

“Belki de bu dünya başka bir gezegenin cehennemidir.” A. Huxley

Yaşadığımız dünya nasıl bir sona doğru gidiyor? Dünyanın gidişatına şöyle bir baktığımızda neler görüyoruz? Açlık, hastalık, savaş, terör, şiddet, ekonomik krizler, çevre katliamı, ırkçılık… Liste uzayıp gidiyor. Peki, çok karamsar baktığımız için mi böyle bir tabloyla karşılaşıyoruz yoksa bir gerçeğin ifadesi olduğu için mi? Eğer bu saydıklarımızın şu an dünyada var olduğu inkâr edilemez durumdaysa o zaman gerçeğin ta kendisiyle yüz yüzeyiz demektir. Dünyanın iç karartıcı bu hali her daim varlığını koruyacak mı? Savaşın ve şiddetin olmadığı, barışın, hoşgörünün ve adaletin hâkim olduğu, insanın insan olarak değer gördüğü bir dünyaya tanık olabilecek miyiz? Bu sorulara olumlu bir cevap verebilmek hakikaten çok zor. Kendimizi ne kadar iyimser olmaya zorlasak da vereceğimiz cevaplar hoş hayallerden öteye gidemeyecektir. Aslında insanoğlu bu hayalleri tarih boyunca hep kurmuştur. Edebiyat, hayal edilen, arzulanan bir ideal toplum düzeni ifadesini en yalın haliyle görebildiğimiz alan olmuştur. 1516 yılında İngiliz yazar Thomas More tarafından kaleme alınan Ütopya adlı eser bunun en bilinen örneklerinden biridir. Ütopya kelimesi More’un bu eseri ile dünya edebiyatına dahil olmuştur. Bu kelime Yunanca ou (yok, değil) ve topos (yer) sözcüklerinden oluşur ve ‘yok-yer, yok-ülke’ anlamına gelir.1 Ütopya aslında olmayan bir yer anlamına gelse de zamanla ideal ülke, ya da yaşanılası yer gibi bir anlama bürünmüştür. More, bir yandan ideal bir toplum düzeninin resmini çizerken bir yandan da bunun mümkün olmadığını/olamayacağını vurgulamıştır. Kitapta ideal ülkeyi anlatan karakterin soyadı olan kelimenin (Raphael Hythlodaeus) bile Yunanca hytlos ve daiein sözcüklerinden türeyen Hythlodaus ‘koca karı masalları anlatan’ anlamına gelmesi bu ironinin bir göstergesidir. More’dan önce Platon’un Devlet’iyle başlayan ve ondan sonra da Tommasso Campenella’nın Güneş Ülkesi (1623), Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’i (1627) gibi eserlerle devam eden bu ideal toplum/ideal ülke arama çabaları XIX. yüzyılın sonlarına doğru sekteye uğrar. XX. yüzyılda ise bu arayış hepten son bulur. Artık ütopyanın yerini distopya alır. Distopya sözcüğü ilk defa 1868 yılında İngiliz düşünür John Stuart Mill tarafından kullanılır. İngiliz Parlamentosunda yaptığı konuşmada bu sözcüğü, "Onlara ütopyacı demek belki de fazla övgü niteliğinde olur; daha ziyade, distopyacı ya da kakotopyacı demeliyiz. Ütopyacılık genel olarak pratiğe dökmek için fazla iyi olanı işaret eder, fakat onların onaylar gözüktüğü şey pratiğe geçirmek için fazla kötü"2 şeklinde kullanır. Böylelikle distopya ütopyanın karşıtı bir kavram olarak kullanıma girer. En basit tabirle ütopya olması gerekeni, distopya olmaması gerekeni temsil eder. Ancak aradan geçen yüz elli yıldan sonra bu iki kelimeyi birbirinin karşıtı iki kavramdan ziyade birbirini tamamlayan iki kavram olarak görmek daha doğru bir bakış olacaktır. İnsanoğlu nasıl olmalı yerine, nasıl olmamalı sorusuna daha çok kafa yorar hale gelmiştir. Aslında her iki sorunun da varmaya çalıştığı yer teoride aynıdır. Amaç iyi olana, güzel olana bir şekilde ulaşmaktır. O halde akla gelen soru şudur: İnsanoğlu neden olması gereken yerine olmaması gerekeni anlatır hale geldi? XIX. yüzyılda sanayileşme ve sömürgeleştirme hareketleri ile tohumları atılan, XX. yüzyılda tüketim, hırs ve şiddet ekseninde kök salan iki büyük dünya savaşı, bu savaşlara bağlı olarak meydana gelen yıkımlar, ölümler, ekonomik krizler bir kaosun fitilini ateşledi. Bunlarla birlikte ortaya çıkan totaliter rejimler insanlığın ümitlerini tükenme noktasına getirdi. Bu kâbusun büyük bir kısmının Rönesans’ın filizlendiği, insana yalnızca insan olarak değer verildiği, akıl ve bilimin rehber edinildiği Avrupa’nın tam orta yerinde yaşanması ise bir başka psikolojik kopuşu beraberinde getirdi. XXI. yüzyılda ise bilimin hızla gelişmesi neticesinde teknolojinin (bilgisayar, internet, yapay zekâ ve gen teknolojisi) geldiği nokta bu kâbusu çok daha ürpertici bir zirveye taşıdı.
Her distopik toplum düzeni mutlaka kötücül niyetlerle ortaya çıkmıştır denemez belki ama vardığı yer yine o kaçınılmaz sondur.
Edebiyat bu kötü gidişin resmini çok güzel çizmeye başladı. Distopya temalı kitaplarda, bu kitaplardan esinlenerek distopik gelecek kurgusunu işleyen sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde ciddi bir artış görür olduk. Kitapların yasak olduğu ve yakıldığı (Ray Bradbury - Fahrenheit 451), gerçeklerin saptırıldığı, her türlü özgürlüğün kısıtlandığı (George Orwell, 1984), düşünmenin yasak olduğu, insanların daha doğmadan laboratuvarlarda biçimlendirildiği (Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya) veya birey olmanın yasaklanıp ben yerine yalnızca biz olunabilen, insanların adlarının değil numaralarının olduğu (Yevgeni Zamyatin, Biz) toplum modellerini ele alan birçok başyapıt kaleme alındı. Kitapların yanı sıra A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) (1971), The Matrix (1999), Minority Report (2002), The Island (2005), V For Vandetta (2006), The Lobster (2015) film olarak; Black Mirror (2011), Person of Interest (2011), Revolution (2012), The 100 (2014), West World (2016) dizi olarak ilk akla gelen başarılı örnekler olarak sayılabilir. Distopyalar da ütopyalar da olduğu gibi ideal bir toplum modeli arayışı olarak ortaya çıkar. Egemen güçler ya da iktidarlar tarafından daha mutlu, daha huzurlu ve daha adil bir dünyanın reçetesi gibi sunulur insanlara. Ancak bir insanın ya da bir zümrenin ideali temsil eden rüyası, başka bir insanın ya da zümrenin kâbusu olabilir. Bu bağlamda her distopik toplum düzeni mutlaka kötücül niyetlerle ortaya çıkmıştır denemez belki ama vardığı yer yine o kaçınılmaz sondur. Esas olan bireyin özgürlüğüdür. Birey kendi seçimlerini yapamıyor, şu ya da bu gerekçelerle engelleniyor, kısıtlanıyorsa, düşünmesine, soru sormasına ve sorgulamasına fırsat verilmiyorsa o düzen ne kadar iyi niyetler üzerine kurulmuş olursa olsun sonuç değişmeyecektir. Distopyaların bizlere verdiği en önemli mesaj budur: Bireyin düşünme, konuşma ve soru sorma özgürlüğü. Distopyalar aynı zamanda birer uyarıcıdır. Bir tür ileriye dönük sosyal deneydirler. Mevcut gelişmeler ışığında toplumun/egemen güçlerin neye dönüşebileceğinin uyarıcısı vazifesi görürler. Gelecekte, çok yakın gelecekte nelerle karşı karşıya kalınabileceğinin habercisidirler. Distopyalar yasaklanan bir kitaptan, engellenen ya da çarpıtılan bir medya mekanizmasından, teknoloji destekli bir vatandaş fişleme hareketinden, kendisinden olup olmama kriterine göre dağıtılan adaletten, sistemli bir fakirleştirme/bağımlı kılma politikasından ya da buna benzer bir yığın toplumsal hadiseden ilham alır. Bu sosyal ve politik öngörüler, bilim ve teknolojiden beslenen karanlık bir gelecek kurgusu içinde belli oranlarda abartı katılarak kurgulanır.
Distopik kurgular geleceğe ait ürkütücü senaryolardan ibaret olduğu için birbirinden karanlık kehanetlere yer verir.
Bilim ve teknolojiden beslenmesi, gelecek hakkında çıkarımlar yapması distopyaları bilimkurguya yaklaştırır. Her bilimkurgu eser bir distopya olmasa da her distopik eser aynı zamanda bir bilimkurgudur. Distopik temalı bilimkurguların psikolojik, felsefi, sosyal ve politik bir derinliği vardır. Var olanın çözümlemesini yapmakla kalmayıp, ne yapılması gerektiğine dair okuyucunun eline birer meşale verirler ki karanlıklar aydınlanabilsin, uyanış başlayabilsin. Distopya yazarları birer modern zaman kâhinleri olarak düşünülebilir. Distopik kurgular geleceğe ait ürkütücü senaryolardan ibaret olduğu için birbirinden karanlık kehanetlere yer verir. Bu kehanetler eğitim, sağlık, aile, nüfus, mülkiyet, teknoloji gibi birçok konuyla ilgili olabilir. Devlet, ailelerin çocuklarını kendilerinin yetiştirmesine müsaade edecek mi? Her an evlerimizin içi de dahil olacak şekilde mini kameralarla kaydedilip izlenecek miyiz? Yediğimiz gıdaların genetiğinde yapılan biyolojik müdahalelerle bazı yetilerimizin yok olması mı sağlanacak? Nükleer savaşlar sonrası dünyada yaşanılabilir düzeyde ne kadar toprak kalacak? Yapay zekânın hayatımızdaki yeri arttıkça insan türü olarak bu evrende fonksiyonumuz ne olacak? Bu kehanetler birçoğumuz için inandırıcı olmayabilir, ciddiyetten uzak, uçuk fikirler olarak görülebilir. Bilimkurgu eserlerde bahsedilen birçok şey üzerinden çok uzun zaman geçmeden gerçekleşmiştir. Distopyaların da birer bilimkurgu olduğu gerçeğini göz önüne aldığımızda bu kehanetlerin ya da öngörülerin –adı her ne olursa olsun­– üzerinde düşünmeye değer olduğu aşikârdır. Karanlık ve ürpertici bir gelecekle karşı karşıya kalmamak için her zaman dikkatli ve uyanık olmamız gerek. Distopyalar bize ışığın yolunu gösterebilir. Çok geç olmadan o ışığı göremezsek bir distopyanın içinde olduğumuzu bile fark etmeyebiliriz. 1 Thomas More, Ütopya, Alfa Yayınları, İstanbul, 2017, s.7 2 Funda Civelekoğlu, "Korkunçlaşan Dünyanın Teselli Noktası Olarak Ütopya", Doğu Batı dergisi, Sayı 80.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR