Divan Şiiri – Giriş | Ahmet Necdet
15 Şubat 2013 Edebiyat Kültür Sanat Şiir

Divan Şiiri – Giriş | Ahmet Necdet


Twitter'da Paylaş
0

Divan Şiiri, edebiyat geleneğimizde en belirgin örneklerini XIII. yüzyıl sonlarında vermeye başlayarak XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar varlığını yaklaşık altı yüzyıl sürdürmüş, zengin bir kültür kalıtına tanıklık eder. Kuramsal ve estetik açıdan İslam kültürüne sıkı sıkıya bağlı oluşu, daha çok Fars edebiyatını örnek alarak sürekli şekilde onun etkisi altında kalışı ve büyük ölçüde Arapça-Farsça sözcüklerle üretilmiş bir edebiyat niteliğine sahip bulunuşu, bu şiirin en dikkate değer özelliklerini oluşturur. Hemen belirtelim, bu edebiyat için çok çeşitli isimler önerilmiştir: "edebiyyât-ı kadîme", "havas edebiyatı", "enderun edebiyatı", "medrese edebiyatı", "ümmet çağı edebiyatı", "Osmanlı edebiyatı", "yüksek zümre edebiyatı", "klasik Türk edebiyatı"... vb. "Divan Edebiyatı" sözü, bunlar arasında en yenisi olduğu kadar, en fazla tutulanıdır da. Mütereke devrinde ortaya çıkan divan edebiyatı deyimi, önce Ömer Seyfeddin ve Ali Canib'in kalemlerinde kendini hissettirmeye başlamış, Cumhuri- yet'in ilk yıllarından bu yana ise gittikçe büyük bir yaygınlık kazanmıştır. Ne var ki, bazı araştırmacılar için bu adlandırma, bilimsel ve yeterli sayılmamaktadır. Sözgelimi Ömer Faruk Akün, "türlü verilleriyle altı yüzyıl sürmüş koca bir edebiyatı yalnız divanlara inhisar ettirip onun çok çeşitli eserler verdiği birçok yazınsal türü dışarıda bırakan, düzyazıyı ise hiç hesaba katmayan bu adlandırışı yanlış ve yetersiz bulmaktadır. (TDV-İslâm Ansiklopedisi, Fasikül 64, Şubat 1994) Bilindiği üzere Türkler, Maveraünnehir'i ele geçirmek amacıyla açılan savaşlarda ilk kez İslam ordularıyla karşı karşıya geldiler, IX. yüzyılda Müslümanlığı kabul ettiler ve bu dinin yayılıp güçlenmesi, İslam uygarlığının Önasya’da gelişip yayılması için büyük çaba harcadılar. İslamiyet'in kabulü, Türk toplum hayatında birçok değişime yol açtığı gibi, Türk dili ve edebiyatını da derinden sarsmış, onun değişmesine, Fars ve Arap edebiyatlarının etkisi altında kalmasına neden olmuştur. Nitekim bu edebiyatlarda kullanılan aruz vezni ile mesnevi, kaside, gazel... gibi nazım biçimleri, Türk edebiyatında da kullanılmaya başlanmış, Arapça ve Farsça sözcükler ile gramer kuralları Türk diline girmekte gecikmemiştir. Tasavvuf akımının da Maveraünnehir yoluyla aynı dönemde Doğu Türkistan'a girdiği bilinmektedir. Uygurca, XII. yüzyıla kadar Hâkâniye lehçesi adı altında, birer Divan edebiyatı ürünü olarak kabul edilen en önemli yapıtlarını verir : Kutadgu Bilig ve Atabetü'l-Hakâyık. XV. yüzyıl ve sonrasında ise, aynı dilin Çağatayca olarak adlandırıldığını ve Ali Şir Nevâî'yi yetiştirdiğini görmekteyiz. Denilebilir ki, Divan edebiyatının coğrafyası Osmanlılar ile sınırlı kalmamış; Harezm, Hâkânî, Çağatay ve Azerî Türkçesi de Osmanlı Türkçesi kadar bu edebiyat üzerinde önemli bir rol oynamıştır. Malazgirt Savaşı'ndan (1071) sonra Oğuz Türkleri tarafından istila edilmeye başlanan ve Selçuklu Devleti zamanında Türkleşen Anadolu, XIII. yüzyılda siyasal ve toplumsal açıdan oldukça karışık bir dönem yaşamıştır. Bu devletin Moğol saldırıları, taht kavgaları ve iç karışıklıklar sonucunda parçalanıp dağılması ve Anadolu beyliklerinin kuruluş hazırlıkları da bu yüzyıla rastlar. Halkın içine düştüğü bunalımlı ortam, Anadolu'da tasavvuf akımının yayılmasına ve pek çok tarikatın ortaya çıkmasına yol açmış, bu akımın gelişmesinde, Moğol istilasıyla Doğu'dan kaçan ve Anadolu'ya sığman sofiler önemli bir rol oynamıştır. Türkistan, Harezm ve Horasan'dan gelen dervişlerle bazı büyük sofiler, Konya, Kayseri, Sivas ve Tokat gibi büyük şehirlere yerleşerek tasavvuf akımının güçlenmesini, çevrelerinde binlerce müridin toplanmasını sağlamıştır. Bu akımların, gelişmekte olan Türk şiiri üzerinde önemli etkiler yarattığından kuşku duyulamaz. XIII. yüzyıl Türk edebiyatının dinî ve tasavvufî bir özellik göstermesinin başlıca nedeni de bu olsa gerektir. Selçuklular'ın, edebiyat dili olarak Farsça'yı, bilim dili olarak Arapça'yı kullanması, konak, medrese ve halk arasında değişik edebiyat anlayışlarının or­taya çıkmasına neden olmuş, kimi edebiyat metinlerinde eş anlamlı Arapça, Farsça ve Türkçe sözcükler bir arada kullanılmaya başlanmış ve bu husus ileride Osmanlıca adı verilen karma bir dilin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Araştırmacı Cem Dilçin, büyük mutasavvıf Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin (1207-1273), şiirlerini Farsça yazmakla beraber, gazel türünün Türkler tarafından benimsenip yayılmasında büyük etkisi olduğuna işaiet ederek onu, bugünkü bilgilerimize göre Anadolu'da Türkçe şiir söyleyen ilk şairlerden biri olarak değerlendirmektedir. "Ancak Mevlâna'nin bütünüyle Türkçe olan bir şiiri yoktur. Türkçeyi beyit sayısı 50.000'i bulan gazellerinin toplandığı Divan-ı Kebîr 'indeki birkaç mülemma gazelinde kullanmıştır. Bu mülemma gazellerin beyklerinin bir dizesi Farsça, öteki yarısı Türkçedir. Bunlar dil ve edebiyat açısından büyük bir değer taşımasalar da tarihsel açıdan önemlidir." (Türk Dili, Temmuz-Eylül 1986) Mevlâna Celâleddin-i Rumî'nin oğlu Sultan Veled (1226-1312) ise, Anadolu'da aruzla Türkçe şiirler yazmış bir şair kimliğiyle karşımıza çıkmaktadır. Eserlerini babası gibi Farsça yazmakla birlikte, Mecdut Mansuroğlu'na göre Ibtidânâme adlı mesnevisinde 76, Rebabnâme adlı mesnevisinde ise 162 Türkçe beyit söylemiştir. (Sultan Veled'in Türkçe Manzumeleri, 1958) Sultan Veled'in Divan'ında bütünüyle Türkçe 11 gazel ve ayrıca, bir beyti Farsça, bir beyti Türkçe olmak üzere 13 beyitlik bir de mülemma gazel vardır. Anadolu'da XIII. yüzyıldan günümüze kalmış dinî-tasavvufî edebiyat ürünlerinin yanı sıra, dindışı ve lirik bir şiirden de söz edilebilir mi? Fuad Köprülü'nün araştırmaları ile Hoca Dehhânî ve Şeyyad Hamza, yakın zamanlara kadar, Divan Şiiri'mizin ilk ve gerçek temsilcileri olarak kabul görmüştür. Ne var ki, araştırmacı Metin Akar (MÜTAD II, 1986) ve Ömer Faruk Akün (A.g.y., 1994), her iki şairi de bir sonraki yüzyıla taşıdıkları için, bu husus çözüm­lenmemiş bir sorun olarak ortada durmaktadır. Şeyyad Hamza'nın bütünüyle Türkçe olarak kaleme aldığı dinî- tasâvvufî şiirlere karşılık, Hoca Dehhânî'nin daha çok dindışı gazeller yazdığım görmekteyiz. Her iki şairden de günümüze çok az örnek kaldığını belirtmek gerekiyor : Şeyyad Hamza'nın bugün elimizde 13 gazeli, Dehhânî'nin ise Hikmet İlaydm'a göre 1 kasidesi ile 6 gazeli vardır. (Dehhânî'nin Şiirleri, 1978) Bir karşılaştırma yapıldığında, aruzu Türkçeye uygulama bakımından, Dehhânî'nin Şeyyad Hamza'ya göre çok daha başarılı bir şair olduğu sonucuna varılabilir. Anadolu halkı için XIV. yüzyıl da siyasal ve toplumsal açıdan bunalımlı bir dönemdir. Bir önceki yüzyılın sonunda Selçuklu Devleti çökünce, Anadolu Beylikleri olarak anılan birtakım bağımsız devletler meydana çıkmıştır : Aydınoğulları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Germiyanoğulları, Hamidoğulları, Karamanoğullan, Candaroğulları, Osmanoğulları... vb. İran ve Arap kültürüne yabancı olan Türkmen beyleri, Selçuklu hükümdarlarının tersine, şair ve yazarları Türkçe eserler vermeye, Arapça ve Farsçadan çeviriler yapmaya özendirerek o dönem edebiyatının gelişmesine yardımcı olmuşlardır. Böylelikle dini-tasavvufi, destanî ve ahlakî mesnevilerin yanı sıra, beşeri aşkı konu olarak işleyen manzum-mensur pek çok eser yazılmıştır. Bu yüzyılın en ünlü şairleri Âşık Paşa (1272-1333), Kadı Burhaneddin (1344-1398), Seyyid Nesimî (öl. 1404) ve Ahmedî'dir (öl. 1413). Âşık Paşa, daha çok zahidane ve sofiyane gazelleriyle dikkatleri üzerinde toplamıştır. Bunların, biçim yönünden Yunus Emre'nin gazelleriyle benzeştiği söylenebilir. Yeri gelmişken belirtelim: Yunus Emre (öl. 1320/21), aruz veznine uygun biçimde yazdığı dinî- tasavvufî nitelikteki 66 gazeliyle bir divan şairinin özelliklerine sahip bulunmakla beraber, Divan'ında hece vezniyle yazılmış ilahiler ve nefesler büyük bir toplam tuttuğu için, nedense hep bir halk şairi olarak kabul edilmiş, Türk Halk Şiiri'nin en önemli temsilcisi sayılmıştır. Günümüze 1000'den fazla gazeli ulaşan Kadı Burhaneddin'in şiir dili, eski Anadolu Türkçesinin bütün arkaik özelliklerini taşıdığı gibi, Azerî ve Doğu Türkçesinin izlerini de yansıtmakta ve söz varlığı ile zengin bir dil olarak karşımıza çıkmaktadır. Cem Dilçin'e göre, “İran edebiyatının estetik yapısını çok iyi bilen Kadı Burhaneddin, oradan aldığı mazmunları gazellerinde bol bol kullanarak, bu açıdan Divan şiirinin klasik yapısının oluşması için büyük emek harcamıştır. Sevgilinin saç, kaş, göz, gamze, hat, kirpik, yüz, yanak, ağız, dudak, diş, bel, boy... gibi güzelliğine ilişkin öğeleri, türlü benzetişlerle pek çok gazelinde işlemiştir.” Aynı değer yargıları, XIV. yüzyılda dindışı edebiyatın en iyi örneklerini vermiş şairlerinden biri sayılan Ahmedî için de ileri sürülebilir : "Ahmedî, Hoca Dehhânî'den sonra Kadı Burhaneddin ile birlikte Divan şiirinin kurucuları arasında yer alır. Gazellerinde coşkun bir lirizm bulunmamakla birlikte, çağdaşlarına göre dili ve anlatımı düzgün ve teknik açıdan kusursuzdur. XV. yüzyılın ünlü şairleri Şeyhî ve Ahmet Paşa üzerinde etkili olmuş ve gazellerine nazireler yazılmıştır." (Türk Dili, Temmuz-Eylül 1986) Aynı dönemde yaşamış bir başka önemli şair olan Nesimî ise, İlahî aşkın coşkusuyla 30-40 beyte varan ve hattâ bunu aşan gazeller yazmış, sofiyane lirizmin en güzel örneklerini vermiştir. Biri Farsça, öteki Türkçe iki ayrı divana sahip olan bu şairin Divan'ında, Hüseyin Ayan'ın saptamasına göre, 456 gazel bulunmaktadır. (Nesimî: Hayatı, Edebî Kişiliği, Şiirleri ve Türkçe Divam'mn Metni, 1970) Azerî edebiyatının olduğu kadar bütün Türk edebiyatının da ilk büyük şairlerinden biri sayılan Nesimî, yazmış olduğu tuyuğ'larla yaygın bir ün kazanmıştır. XV. yüzyıl Anadolu'sunda Türk birliğinin büyük ölçüde gerçekleşmiş olduğunu görmekteyiz. Beyliklerin hemen hepsini egemenliği altına alan Osmanlı Devleti, Fatih'in İstanbul'u fethi (1453) ve Balkanlar'da elde edilen yeni topraklarla bir imparatorluğa dönüşmüştür. Bu yüzyılda Divan Şiiri'nin de büyük bir gelişme gösterdiğini ve klasikleşme dönemine girdiğini söyleyebiliriz. Şeyhî (öl. 1431), bu gelişmede çok önemli bir rol oynamış ve Faruk Timurtaş'a göre, "ta- savvufî düşünce ve mecazlara yer veren, zaman zaman lirizmin güzel örneklerini ortaya koyan gazelleriyle çağdaşı ve daha sonraki yüzyıl şairleri üzerinde etkili olmuş, aralarında Ahmet Paşa, Necatî, Hayalî, Yahya Bey, Nev'î, Fuzulî, Bakî, Nâbî, Nedîm gibi ünlü şairlerin de bulunduğu 45 kadar şair tarafından gazellerine nazireler yazılmıştır." (İÜEFTDED, VIII, 1958) Bu yüzyılın bir başka önemli şairi olan Ahmet Paşa'nın (öl. 1497) Ali Nihad Tarlan tarafından yayınlanan Divan'ında 352 gazel yer almaktadır. (Ahmet Paşa Divanı, 1966) Şair, bu gazellerinde, Harun Tolasa'nın değerlendirmesiyle, "dinî ve tasavvufî düşüncelere pek az yer vermiş, Divan şiirinin teknik ve sanata dayanan bütün in­celiklerini ustaca kullanmıştır." (Ahmet Paşa 'nın Şiir Dünyası, 1973) Bununla beraber, XV. yüzyılın gazel alanında yetiştirdiği en büyük şairi Necati'dir (öl. 1509), denebilir. Hasibe Mazıoğlu, onun şiiri için şu değer yargısını dile getirmektedir : "Necatî, gazellerinde Şeyhî ve Ahmet Paşa gibi İran edebiyatından gelme mazmunları, Arapça, Farsça sözcük ve tamlamaları kullanmakla birlikte, onlar gibi İran şairlerini taklit etmemiş, Türkçeye ve Türk zevkine sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Konuşma dilinin canlılığını ve doğallığını bozmadan gazellerini yazmaya çalışmış ve bunda oldukça başarı göstermiştir. Kendisinden üç yüz yıl sonra gelen Nedim'de en güzel ifadesini bulan bu canlı konuşma dilini şiire sokma çabası, Necati ile başlamıştır." (Türk Dili, Mart 1961) Necati, Türkçe deyim ve atasözlerini şiirinde ustaca kullanmış ender şairlerimizden biridir. Ahmed-i Daî'nin (öl. 1421) de şiirlerinde Türkçeyi rahat ve düzgün bir şekilde kullandığı görülmektedir. XV. yüzyılın öteki şairleri arasında birtakım şair padişah ve şehzadelerin varlığım da burada kaydetmemiz gerekiyor : II Murat (Muradı), (1404-1451), Fatih Sultan Mehmet (Avnî) (1432-1481), II. Bayezit (Adlî) (1448-1512), Cem Sultan (1458-1495) Korkud Çelebi (Harimî) (1470-1513). XVI. yüzyıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun Macaristan'dan İran'a, Kırım'dan Kuzey Afrika ve Arabistan'a kadar geniş bir coğrafya üzerinde yayıldığı yükselme dönemine tanıklık eder. Yalnız İstanbul'da değil, Osmanlı kültürünün geliştiği pek çok şehir merkezinde yaşayan sayısız şair, Divan şiirini doruk noktasına taşıma çabası gösterirler. Fuad Köprülü'ye göre bu yüzyıl, Divan edebiyatında İran şairleri ölçüsünde eserler verildiği için, Acem klasizminin yanında Türk klasizminin kurulduğu bir dönem olarak kabul edilmelidir. (Eski Şairlerimiz, XVI. Asır, 1949) Başka sözcüklerle ifade etmek gerekirse, edebiyatımız artık kendi ustalarını yetiştirmeye, yerlileşme akımı da, yine bu yüzyıl şiirinde yeşermeye başlamıştır. Aynı yüzyılda yaşayan Edirneli Nazmî ile Tatavlalı Mahremi, bir bölük şiirlerinde yabancı sözcüklere hiç yer vermemişlerdir. Her iki şair, sanatçı olarak güçlü bir kişiliğe sahip bulunmamalarına rağmen, Türkî-i Basit denilen bu şiirleriyle dilde sadeleşme akımının temsilcileri sayılmışlardır. Ne var ki, Türkî-i Basit, öteki şairler arasında sadeleşmeye yönelik bir ilgi ve heves uyandıramamıştır. XVI. yüzyıl Türk edebiyatının en büyük şairleri, hiç kuşku yok ki, Fuzulî (öl. 1556) ve Bakî'dir (1526-1600). Önde gelen öteki şairler arasında ise Hayretî (öl. 1534), Zatî (1471-1546), Hayalî (öl. 1557), Nev'î (1533-1599), Taşlıcalı Yahya (öl. 1582) ve Ruhî-i Bağda­dî (öl. 1605) yer almaktadır. Bunların yanı sıra, Selimî mahlasıyla Farsça şiirler yazan Yavuz Sultan Selim (1466-1520) ve 2800 gazellik Divan'ında Muhibbî mahlasını kullanan Kanunî Sultan Süleyman (1494-1566) da, şair-padişahlar olarak zikredilmelidir. Divan edebiyatımızda Fuzulî kadar ünü yaygın, etkisi geniş ve sürekli bir başka Divan şairi hemen hemen yok gibidir. Behçet Necatigil, onun için şu değerlendirmeyi yapacaktır : "Küçük yaşta Arap ve Fars dillerini, sonra devrinin bütün bilgilerini öğrenen Fuzulî, Türkçe şiirlerini Azerî lehçesiyle yazmakla beraber, bütün Türk şiiri, Divan, Tekke ve Saz şairleri üzerinde yüzyıllarca süren etkisiyle en büyük lirik şairlerimizden biri oldu. Aldığı felsefî-sofiyane eğitim sonucu gazellerinde ve şaheseri sayılan Leylâ ve Mecnun mesnevisinde İlahî aşkın terennümlerine rastlanan şair, kasidelerinde özentiye kapılmış olsa da, çok samimî gazelleriyle ölümsüz bir vecit ve hayranlık kaynağıdır." (Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, 1993) Yüzyılın bir başka önemli şairi olan Bakî daha hayatta iken "sul- tanü'ş-şuara" (şairler sultanı) sıfatına lâyık görülmüş ve şiir sanatının çok usta bir kuyumcusu olarak kabûl edilmiştir. Cem Dilçin, onun "şiirlerinde yer yer önceki yılların arkaik özelliklerine rastlanmakta ise de İstanbul Türkçesinin inceliklerini ve akıcılığını başarıyla yansıtmıştır" kanısına sahiptir : "Bakî'nin gazellerinde dil açısından gerçekleştirdiği bu durum, XVII. yüzyılda Şeyhülislâm Yahyâ'nın gazellerinde daha gelişmiş ve XVIII. yüzyılda Nedim'de en büyük temsilcisini bulmuştur. Bakî'nin şiirlerinde Kanunî çağının görkemini yansıtan büyük bir ahenk vardır. Gazellerinin pek çok beytinde gerçekleştirdiği aliterasyonlarla, kafiye ve redifin sağladığı ses uyumunun üstünde bir ahenk, bir musiki yaratmıştır." (Türk Dili, Temmuz-Eylül 1986) Bu yüzyılın öteki şairleri arasında yer alan Hayalî rindane söyle­yişi, Nev'î içtenlikli edâsı, Yahyâ Bey destanî coşkusu, Bağdatlı Ruhî toplumsal hicviyle dikkat çekicidir. Hayretî'nin ise, yalın ve doğal bir şiir dili kullanarak, yaşadığı çevrenin gelenek ve göreneklerini gazel­lerinde yansıttığından söz edilebilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun XVII. yüzyılda siyasal ve toplumsal bakımdan bir gerileme, bocalama ve çökme dönemine girdiği bilin­mektedir. Askerî yenilgiler, iç karışıklıklar ve devlet yönetimindeki basiretsizlikler, bu çöküşe hız kazandırmıştır. Ne var ki, siyasal ve toplumsal hayatın içine düştüğü böyle bunalımlı bir ortamın, Divan şiirini olumsuz şekilde etkilediğini ileri sürmek, yanıltıcı olabilir. Bu kapalı, içe dönük ve soyut şiir, her şeye rağmen gelişimini sürdürmüş, özellikle gazel tarzında Doğu sanat zevkini yansıtan bir üslûp değişikliği ve yenilenme sürecine girmiştir : Sebk-i Hindi İskender Pala, Hint üslûbu anlamına gelen bu kavram için şu tanımı getirmektedir : "Babürlü-Hind saraylarında XV-XVII. yüzyıllar arasında uygulanmış bir şiir üslûbudur. Hindistan'da Hint-Türk saraylarında yetişen Örfî, Baba Figânî, Sâip, Tâlib-i Amûlî, Kudsî, Meşhedî, Kelîm gibi şairlerin etkisiyle Türk şiirine girmiş ve devam etmiş olan bu üslûpta Divan şiirinin klasik kuralları aşılmış, bilmeceyi andıran karışık mazmun ve söyleyişler, hayale dayalı incelikler ve zihni zorlayan imajlar, çok zor anlaşılabilen ve derinlere gizlenmiş mânâ, orijinal teşbihler, sentetik bir şiir dili vs. hep zekâya yönelik çalışmalar kendini göstermiştir. Bir çeşit çevreden kaçış diyebileceğimiz bu üslûp, klasik şiirimiz içinde Nâilî ve Fehîm ile başlayıp aynı yüzyılda Neşâtî, Vecdî, Nedîm-i Kadîm ve Nef'î çizgisiyle devam etmiş ve Şeyh Galib'e kadar gelmiştir. (Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, 1990) XVII. yüzyıl şairleri arasında Şeyhülislâm Yahyâ (1552-1643), Nailî-i Kadîm (öl. 1666), Neşâtî (öl. 1674), Nabî (1642-1712) ve Nef'î (öl. 1635) ayrı bir değer ve önem taşır. Bunlara Nev'îzâde Atayî (1582-1634), Azmîzâde Haletî (1570-1631)... gibi isimlerin de yer aldığı kalabalık bir şairler listesi eklenebilir. Bu yüzyıl, gazel ve kaside alanında Divan şairlerimizin artık Fars şairlerine karşı üstünlük iddia ettiği, mesnevi alanında da Farsça’dan çeviri yerine yeni ve yerli konuların yazılmaya başlandığı devirdir. Gazel alanında Şeyhülislâm Yahyâ, Nailî ve Nabî, bu tarzın nasıl üstadlan olarak tanınmışlarsa, Nef'î kaside, Nev'î-zâde Atayî mesnevi, Haletî de rübaî yolunda yetişmiş birer büyük şair olarak ünlenmişlerdir. Bir gazel şairi olarak tanınan Şeyhülislâm Yahyâ, yaşadığı dö­nemde Nef'î, Sabrî, Nailî-i Kadîm gibi şairlerden büyük övgü toplamıştır. Şiirlerinde aşk, şarap, saki, meyhane sözcük ve kavramlarını çokça kullandığı için tutucu çevrelerce hoş karşılanmayan bu değerli şair, Halil Erdoğan Cengiz'in ifadesiyle, "günlük zevkleri, duygulan, aşkları zarif, samimî bir eda ile işlemiş, sadece şair olarak değil, iyi bir insan olarak da halk tarafından çok sevilmiştir." (Divan Şiiri An­tolojisi, 1983) Nailî-i Kadîm ise, Sebk-i Hindî'nin Divan Şiirindeki en büyük ustası olarak bilinmektedir. Onun süslü ve ağdalı bir dille yazdığı şiirlerinde, soyut kavramlı sözcüklerle yaptığı tamlamalara da çok rastlanır. Halûk İpekten'e göre, "Nailî tamlamaları bu yolda kullanmakla, derin ve geniş anlamlan en veciz bir biçimde bir beyit içine sığdırabilme başarısını göstermiştir. Sanatının, dil ve üslûbunun bu özellikleri, onun şiirlerini zor anlaşılır bir duruma getirmiştir." (Nailî: Hayatı, Edebî Kişiliği ve Bazı Şiirlerinin Açıklamaları, 1984) Nabî, Divan şiirinde hikemî tarz adı verilen çığırın önde gelen temsilcisi sayılır. Hikmetli söz söylemek, bu tarzın başlıca özelliğidir. Şiirlerinde, toplum ve insanlar hakkında sahip olduğu kötümser bir düşünce ve duygu yapısını yansıtmıştır. Bu duygu ve düşüncelerin temelinde, gerileme dönemine girmiş Osmanlı İmparatorluğu'nun askerlik, siyaset ve toplum hayatındaki çürüyüş ve kargaşanın yattığı ileri sürülebilir. Bu yüzdendir ki, kendisini izleyen pek çok şair üzerinde etkisi büyük olmuştur. Bir kaside ve hicviye ustası olarak tanınan Nefî, yalnız bu yanıyla değil, günümüze bıraktığı gerçekten güzel ve değerli gazelleriyle de, dikkate değer bir şair sayılmalıdır. Türkçe ve Farsça birer divanı, Sihâm-ı Kaza (Kader Okları) adlı bir mecmuası olan Nef'î, Behçet Necatigil'e göre, "Divan edebiyatımızın en büyük övgü ve yergi şairidir. I. Ahmed, II. Osman ve IV- Murad'a, ayrıca devlet büyüklerine yazdığı kasidelerde sağlam bir şiir tekniği, taşkın, tok ve gür bir ahenk görülür; aşırı abartmaları bile, samimiyet ve heyecanı arasında yadırgatıcı, batıcı taraflarından sıyrılır, insana tabiî gelir. Kasidelerindeki tantana ve ihtişamda savaşlar, isyanlar ve eğlencelerle dolu IV. Murad devrinin (1623-1640) yankıları duyulur. Sihâm-ı Kazâ'âaki kaside, terkib-i bend ve kıta şekilleriyle yazılmış, devrin devlet adamlarına, tanınmış şairlerine yöneltilmiş hicivlerde, zaman zaman ağır hakaret ve sövmelere kalkışmasını karakterindeki ataklığa, bazen da sataşmalara daha sert karşılık vermek zorunda kalışına yormak gerekir." (Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, 1993) Nef’î bu ataklığının bedelini canıyla ödemiş, Vezir Bayram Paşa hakkında yazdığı bir hicviye yüzünden sarayın odunluğunda boğdurularak cesedi denize atılmıştır. Yüzyılın bir başka önemli siması, Sebk-i Hindî'yi Türkçede ilk kez ve en iyi temsil eden Neşatî'dir. Abdülbâki Gölpmarlı, Edirne'nin Muradiye mevlevihanesi şeyhi için şu değerlendirmeyi yapmıştır : "Nailî, onun birçok gazellerine ve o arada 'nihânız' redifli ga­zeline nazire yazmış ve daha birçok şairler, bu gazeli tanzir etmişler­se de, Neşatî'nin gazeli yine de tazeliğini muhafaza etmiştir. Neşatî, en basit şeyi bile en güzel kelimelerle bediî bir tarzda söylemenin ve söylediği sözü, en âhenkli kelimelerle ifâde etmenin yolunu bulmuştur." (Divan Şiiri, XVII. Yüzyıl, 1954) XVIII. yüzyıl da, bir öncekisi gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileyiş ve çöküş devridir. Askerlik alanında yaşanan büyük yenilgiler yüzünden imparatorluk dışarıdaki üstünlüğünü yitirmiş, ülke aleyhine çok ağır şartlar taşıyan Pasarofça (1718) ve Küçük Kaynarca (1774) antlaşmaları bu yüzyılda imzalanmıştır. Yeniçeri ayaklanmaları ve iç karışıklıklar, yönetim düzeninin bozukluğu, devlet adamlarının yolsuzluğu, halkın çektiği sıkıntı ve sefalet iç karartıcıdır. Yüzyılın ilk yarısında padişah III. Ahmet zamanında yaşanan Lâle Devri (1718-1730), bir barış ve sükûn dönemi olmuş, geniş yetkilerle devletin başına getirilen Sadrazam Damat İbrahim Paşa, İstanbul'u güzelleştirmek için pek çok yapı inşa ettirmiş, şair ve bilginleri toplayarak Arapça ve Farsçadan kitaplar çevirtmiş, yazın lale eğlenceleri, kışın helva sohbetleri düzenletmiştir. Yine bu devirde Osmanlı Devleti Batı kültürü ile ilişki kurma yoluna girmiş, Yirmisekiz Çelebi Mehmet elçi olarak Fransa'ya gönderilmiş, İbrahim Mü­teferrika tarafından ilk basımevi kurulmuştur (1727). Aynı yüzyılda orduyu ıslah etmek için çareler araştırılmış, önce kara mühendishanesi (1734), daha sonra da deniz mühendishanesi (1775) açılmıştır. Bu kurumlarda Avrupa'dan getirilen uzmanlar ders vermiş, askerlikle ilgili bazı eserler Türkçeye çevrilmiş, III. Selim yeniçeri ocağı dışında Avrupa usulüyle talim gören Nizam-ı Cedit adlı yeni bir ordu kurma girişiminde bulunmuştur. Divan edebiyatında Fars edebiyatı etkisinin azalması, dilde ve konuda yerlileşme akımının güçlenmeye başlaması da bu yüzyılın önemli olayları arasında sayılmalıdır. Başta Nedîm olmak üzere, şairlerin büyük kısmı, günlük konuşma dilini, deyim ve atasözlerini şiire taşıma çabasına girmişlerdir. Bununla birlikte, sanat anlayışı ve edebiyat türleri açısından, XVIII. yüzyılın büyük değişiklikler çağı olduğunu öne sürmek mümkün değildir. Sadece yüzyılın ilk yarısında Nedîm (öl. 1730), ikinci yansında ise Şeyh Galib (1758-1799), kişisel dehâlarıyla öne çıkabilmiş şairler olarak dikkat çekicidirler. Dönemin öteki şairlerinden bazıları ise şunlardır : Kâmî (öl. 1723), Dürrî (öl. 1723), Nazîm (öl. 1726), Râsih (öl. 1731), İzzet Ali Paşa (öl. 1734), Nahifi (öl. 1738), Neylî (1673-1748), Yenişehirli Beliğ (öl. 1758), Koca Ragıp Paşa (1699-1763), Fıtnat Hanım (öl. 1780), Hoca Neşet (öl. 1807), Sümbülzâde Vehbî (öl. 1809), Enderunlu Fâzıl (öl. 1810)... vb. Divan edebiyatının son büyük şairlerinden biri olan Nedîm, kaside, gazel ve şarkı türlerinin her üçünde de üstün başarı göstermiş, özellikle gazel alanında Nedimâne tarz 'ın veya şûhane gazel 'in en iyi örneklerini bu edebiyata kazandırmıştır. Şiirlerinde İstanbul ağzını bütün incelikleriyle kullanabilen bu Lâle Devri şairi, aşk ve içki temasını işlediği gazelleri ve şarkılarıyla büyük ilgi toplamıştır. Ahmet Hamdi Tanpmar, onun şiiriyle ilgili olarak şu değerlendirmeyi yapacaktır : "Çağdaşlarının yahut sonradan gelenlerin bu şiiri ne dereceye kadar anladığını tayin etmek bugün güçtür. Gerçekten Yahya Kemal'e kadar Nedimâne şiir'in mânâsı, daha ziyade, uçarı çapkınlık ve mahallî zevke inhisar eder. Yalnız Namık Kemal onun yaptığı yeniliği biraz takdir eder. Halbuki gerek mahallilik, gerek çapkınca mazmun, Nedim'den çok evvel şiirimizde vardı. Çağdaşları Nedim’de daha çok bunları görüp sevdiler. Onun sesini, eşya ile duyumlarının temasa geliş tarzım, mısraa verdiği bükülüşü ve bu mısramn hafifliğini, keman'ın yayını çekiş tarzını fark edemediler." (Edebiyat Üzerine Makaleler, 1969) Hasibe Mazıoğlu ise, "Nedim'in üzerinde Necatî, Bakî, Şeyhülislâm Yahyâ, Nef'î, Nabî gibi şairlerin etkisi olmuştur. Bu şairlere ve çağdaşı kimi şairlerin gazellerine nazireler söylemiştir. Nedim'in nazireleri başka şairlerin yaptığı gibi üslûp taklidi biçiminde değildir. Bu nazirelerinde kendine özgü incelik ve anlatım güzelliği, Nedimâne duyuş ve söyleyiş, kendini açıkça belli eder," demektedir. (Nedîm 'in Divan Şiirine Getirdiği Yenilik, 1957) Hüsn ü Aşk adlı mesnevisi ile büyük üne kavuşan Şeyh Galib, gazel yolunda gösterdiği üstün başarıyla da dikkat çekmiştir: 24 ya­şındayken 'tertib ettiği" Divan'ında 336 gazel yer almaktadır. Bu yüzdendir ki, XVII. yüzyılda Neşatî ve Nailî ile başlayan sebk-i Hindî'nin en güçlü temsilcisi, Divan edebiyatımızın ise son büyük şairi olarak kabul edilir. Şedit Yüksel'e göre, "Değişik ve zengin üslûbu ve yüksek sanat gücüyle gerek yaşadığı dönemde, gerek son iki yüzyılda kendisine geniş bir ün sağlayabilmiş olmasına karşılık,Galib'in etkisi Nabî ve Nedim'de olduğu kadar derin ve köklü olmamıştır. Bunda, Türk toplumunun kültür ve edebiyatının Batı uygarlığına yönelmesinin büyük rolü vardır. Bununla birlikte kendinden sonra gelen pek çok şair gazellerine nazireler söylemiş, özellikle İzzet Molla, Mevlevi de olması nedeniyle, onun yolunda güçlü bir izleyici olmuştur." (Şeyh Galib : Eserlerinin Dil ve Sanat Değeri, 1963) XVIII. yüzyılın öteki şairleri, Nabî'nin hikemî tarzında veya Nedim'in şûhane duyuş ve söyleyişiyle pek çok şiir yazmışlardır. Sözgelimi Koca Ragıp Paşa, Nabî yolunda hikmetli şiirler yazan şairlerin en ünlülerinden biridir. Bazı dizelerinin, bir özdeyiş veya atasözü gibi, halk ağzına kadar yansıdığı bilinmektedir. Dürrî, Fıtnat Hanım ve Neşet gibi şairler de Nabiyâne gazeller yazmışlardır. İzzet Ali Paşa, Enderunlu Fâzıl gibi şairler Nedimâne, Sümbülzâde Vehbî, Neylî, Yenişehirli Beliğ gibi şairler ise hem Nabiyâne, hem de Nedimâne şiirler kaleme almışlardır. Nahifi incelikli ve lirik gazelleriyle, aynı zamanda bestekâr olan Nazîm ise na'tleriyle tanınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu'nun XIX. yüzyılda çok hızlı bir gerileme ve çöküş sürecine girdiği görülmektedir. Yüzyılın ilk yarısında Yunanistan'ın bağımsızlığı tanınmış (1829), Eflâk ve Buğdan (1829) ile Sırbistan (1830), Cezayir (1830) ve Mısır (1841) elden çıkmış, iç ayaklanmalar ve dış saldırılar devleti çok zor duruma düşürmüştür. Bunları önlemek için bazı ıslahat hareketlerine girişilmiştir : III. Selim'in kurduğu Nizam-ı Cedit adlı yeni ordunun 1807'de bir yeniçeri ayaklanması ile dağıtılması üzerine ıslahat düşüncesi kuvvetlenmiş, II. Mahmut devrinde yeniçeri ocağı kapatılmış (1826), Avrupa usulüne uygun yeni bir askerî teşkilatın temelleri atılmış, Büyük Reşit Paşa'nın gayretiyle 1839'da Tanzimat ilan edilmiş ve devlet, yönünü tamamen Avrupa'ya çevirmiştir. Yine bu yüzyılda Harbiye (1834) ve Tıbbiye (1838) okulları kurulmuş, müsbet bilimlere önem verilmeye başlanarak bazı eserler Türkçeye çevrilmiş, Avrupa'ya ilk kez öğrenci gönderilmiş, Takvim-i Vekâyi adlı ilk gazete yine bu dö­nemde yayımlanmıştır (1831). Divan edebiyatı, toplum hayatında XVIII. yüzyılda başlayıp XIX. yüzyılda güçlenen değişim ve yenilik ihtiyacını karşılamadığı için, tarih sahnesinden yavaş yavaş çekilerek, yerini Batı etkisine giren yeni Türk edebiyatına bırakmak zorunda kalmıştır. Bununla beraber, edebiyat alanındaki bu yenilik hareketinin başlamasıyla Divan edebiyatı hemen ortadan kalkmamış, Tanzimat'tan sonra devam etmiş ve Divan şiiri de XIX. yüzyılın ikinci yarısında son tem­silcilerini yetiştirmiştir : Enderunlu Vâsıf (öl. 1824), Keçecizâde İzzet Molla (1785-1829), Leskofçalı Galip (1828-1867), Yenişehirli Avnî (1826-1883), Hersekli Ârif Hikmet (1840-1903)... vb. Şarkı ve gazelde Nedim'in yolunu izlemiş bir şair olan Enderun­lu Vâsıf, İstanbul halkının yaşayışını ve kültürünü yansıtan deyim ve sözleri bol bol kullanarak, yerlileşme akımına hız kazandırmıştır. Tanpınar, onun bu çabasını şu sözlerle değerlendirmektedir: "Ancak İstanbul Türkçesini bu türlü kullanmakla yeni bir estetik yaratma amacında olduğu söylenemez. Halk ve halkın söyleyiş biçimini araç olarak kullanıp türlü söz oyunları yapmıştır." (XIX. Asır Türk Edebiyatı, 1956) Yerlileşme hareketinin bir başka temsilcisi olan İzzet Molla da, Abdülbâki Gölpmarlı'ya göre, kuvvetli bir Divan şairi ol­makla beraber, Mihnet-Keşan adlı mesnevisinde İstanbulluyla taşra­lının görüş, düşünüş, anlayış, hattâ anlatış özelliklerini belirtmiş ve bize toplumsal hayatımızda henüz incelenmemiş tarihsel bir belge vermiştir." (Divan Şiiri, XIX. Yüzyıl, 1955) Ne var ki, yerlileşme ala­nında gerek Vâsıf'ın, gerekse de İzzet Molla'nın şiirine yansıyan bu eğilim, Nedim'de olduğu gibi estetik bir incelikle eş değildir. Kısaca söylemek gerekirse, eski'yi taklit ve tekrar, Divan şiirinin sonu olmuştur.

Kaynak: Bugünün Diliyle Divan Şiiri Antolojisi, Ahmet Necdet


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR