Divan Şiirinde Kadın Şairlere Kısa Bir Bakış
25 Aralık 2016 Edebiyat Kültür Sanat Şiir

Divan Şiirinde Kadın Şairlere Kısa Bir Bakış


Twitter'da Paylaş
0

Divan şiirinde kadın şairlerin izine XV. asırda rastlıyoruz. Bu şairlerin birçok ortak özelliği vardır. Bunların en önemlisi, hemen hepsinin evlerinde özel ve kapsamlı bir eğitim almalarıdır. Ayrıca büyük çoğunluğunun babası devletin ileri gelenlerindendir.
K. Miraç Ağca
Yerel bir şiirdeki kadın nüfusundan söz etmek için, evvelâ toplumu ve toplumdaki kadının yerini kısaca incelemek gerekir. Osmanlı’nın yayılmacı politikası toplumun her kesiminde doğal olarak değişimlere sebep olmuştur. Bu yayılmacı politika, işgal edilen topraklardaki halka amansız vergiler ödemek koşuluyla dinine ırzına dokunulmayacağı garantisi verilince, homojen olmayan bir toplumu da beraberinde getirmiştir. O sebeple Osmanlı’da salt olarak bir kadın figürü çizemeyiz. Zira Osmanlı coğrafyasında kadın, müslim, gayr-i müslim, kentli ve köylü gibi başlıklar altında  incelenegelmiştir.1 Divan şiiri de bu değişimden nasibini almıştır. Osmanlı edebiyatının ilk yüzyılları divan şiiri daha Türkçe, daha Anadolu iken, özellikle XIV. asırdan sonra şiire Farsî ve Arabî nutuklar etki etmeye başlamıştır. Örnekleyecek olursak, ilk divan şairlerinden sayılan Ahmed Fakıh’ın (ö. 1221) şu beytine bir bakalım: Bu şehrün çevre yanı yazılardur Yapusı nice yıllık yapulardur2 Görüldüğü üzere, diliçi çeviriye ihtiyaç duyulmayacak derece Türkçe olan beyit, aradan yıllar geçtikçe aşağıda göreceğimiz bir hale dönmüştür: İden tahsil-i neş’e dilde erbâb sükûnettir Habâb âsâ düşen câm-i meye ehl-i hevâdır hep3 Haşmet’in (ö. 1768) bu beytini diliçi olarak şöyle çevirebiliriz: “Sevinenler, sessizlikte yaşayanlardır / Kadehe hava zerresi gibi düşenler tutkuludur hep.” Bu çoğu divan şiiri tartışmasının baş meselesidir. O yüzden bu konulara çok girmeden asıl derdimiz olan kadın şairlere göz atalım. Modern çağların bitmek tükenmek bilmeyen geçmişe özlem duyma geleneği beraberinde birçok deyimi getirdi. Bu deyimlerden biri de “Osmanlı Kadını”. Cümle içinde kullandığımızda, cesur, saygılı, oturmasını kalkmasını bilen, şerefli eski toprak kadınlar aklımıza geliyor. Peki kimdir bu Osmanlı Kadını? Bu konuda, her konuda olduğu gibi devlet tarihçileri başka, roman tarihçileri başka, “bilimsel” tarihçiler başka bir şey söylüyor. Bilindiği üzere, Yavuz Selim hilafeti alarak İslam dünyasında mutlak hâkimiyetini kurdu. Bu zamandan sonra Osmanlı tamamen şer’i hukuk sistemiyle yönetildi. Şeriat kanunlarının kadına bakışını da göz önünde bulundurursak Osmanlı Kadın’ı olarak adlandırabileceğimiz bireyin neredeyse yok sayıldığını görebiliriz. Tabii bu durumun yukarıda da belirttiğimiz gibi kuruluş dönemi ve diğer dönemler olarak ayrılması gerekir. Zira dünyada kadının topluma en fazla entegre edildiği teşkilatlardan biri olan Bacıyan-ı Rum (Rum Bacıları ya da Bacılar Teşkilatı) Osmanlı topraklarında kurulmuştu. 4 Divan Şiiri’nde erkek şairlerin kadını nasıl gördükleri de tam olarak meçhûldür. Zira şiirlerde geçen “sevgili, yâr, dilrûba” gibi kavramlar her zaman muğlak kalmıştır. Bu konuda en kapsamlı eser veren sanırım Enderunlu Fazıl’ın Zenânâme eseridir. O da genel olarak fahişelerden bahseder. Kadın Şairler Divan şiirinde kadın şairlerin izine XV. asırda rastlıyoruz. Bu şairlerin birçok ortak özelliği vardır. Bunların en önemlisi, hemen hepsinin evlerinde özel ve kapsamlı bir eğitim almalarıdır. Ayrıca büyük çoğunluğunun babası devletin ileri gelenlerindendir. Zaten divan şiiri de “Saray şiiri” olarak bilinir. Kadın şairler de saraya yakın ya da bizzat sarayda muhitlerde yetişmiş ve eserler vermiştir. Kadın şairler arasında en meşhurları, Zeynep Hatun, Mihri Hatun, Ayşe Hubba Hatun, Tuti Hanım, Sıdkı Hanım, Leyla Hanım, Fıtnat Hanım,  Leyla Saz Hanım, Adile Sultan, Nakiye Hanım, Maide Hanım, Münire Hanım, Fatma Aliye Hanım, Sırrı Hanım, Nigar Hanım, Nüzhet Hanım ve Şerife Ziba Hanım’dır. Kadın Şairlerin Piri: Mihri Hatun Osmanlıda kadın şairlerin piri diyebileceğimiz isim şüphesiz Mihri Hatun’dur. Asıl adı hakkında iki iddia var: biri Mihrimah diğeri de Mihrinnüsa. Amasya’da doğmuş, iyi eğitimi ve güzelliğiyle çevresinde bir hayli saygınlık kazanmıştır. Evliya Çelebi de Amasya seyahatinde Mihri Hatun’dan şu sözlerle bahseder: “Pir İlyas soyundan afife bir hatun imiş. Yetmiş cild değerli kitabı ezberleyip, ilmi münakaşalarda bütün bilginleri aciz bırakmış. Şiirlerinde ‘Mihri’ mahlasını kullanan üstad şair Mihrimah Hatun, kendisi de fikirleri de gonca gül iken ölmüş ve Pir İlyas mezarlığına gömülmüştür. Temiz ve parlak sözleri, hurûf-u hecâ5 üzere üzere yazılmış mükellef divanı, nazımla yazılmış risaleleri vardır.” Yaşadığı dönemde şair meclislerinde de bulunmuştur Mihri Hatun. Hakkında birçok rivayet vardır, bunlardan en bilineni II. Beyazıd’ın oğlu Şehzâde Ahmed’in vezirinin oğluna âşık olduğu ama evlenmeyi hiçbir zaman düşünmediği için aşkını kalbine gömdüğüdür. Arapça ve Farsçayı çok iyi bildiği ve kırk beş yaşında öldüğü aktarılmaktadır. Şiirlerinde kadınlığını ve buna mukabil bütün özlemlerini yumuşak bir dille korkmadan işlemiştir. Mihri kadınca duygularını bir erkek gibi dile getirir. Bu da onu divan şiirinin ilklerinden biri haline getirmiştir. Yaklaşık 200 gazeli mevcuttur. Onlardan bir örneği aşağıda okuyabilirsiniz. Biçâre gönül bilmezem âvâre nedendür Dermânı nidür bilsem ana çâre nedendür (Böyle başıboş biçare gönül, bilmiyorum nedendir / ona çare, derman nedir bilmiyorum) Her dem felegün cevri ile yâr cefâsı Bilmem ki bu bed-baht-ı siyeh-kâre nedendür (Her zaman feleğin acısı, yârin cefâsı / Bilmiyorum neden hep bu mutsuz kara bahtlıya gelir) Çeşmi bana valsını harâm eyledi yârün Ben kanı helâl itdüm o hun-hâre nedendür (Onun gözü bana sevgiliye kavuşmamı yasakladı / Ama ben o kan içiciye kanımı helal ettim bilmiyorum nedendir) Can bülbüli nâlân ola gülzâr-i hadinde Daim viresün bûsenü ağyâre nedendür (Can bülbülü inlesin yanağının gül bahçesinde / Öpücüğünü boyuna başkasına veriyorsun nedendir) Mihri çeke hep cevrûni lütfun göre ağyâr Devlet ana zillet bu cefâ-kâre nedendür6 (Mihri senin acını çeker tadını başkaları çıkarır / Mutluluk yabancıya da acı çekene bu mutsuzluk nededir) Zeyneb Hatun Mihri Hatun’la çağdaş ve hemşehridir. Hakkında çok bilgi sahibi olmamakla birlikte birkaç şiiri günümüze ulaşmıştır. Hakkındaki az bilgiden biri de müzikle de uğraştığıdır. Bütün şiirlerinin toplandığı bir divan olduğu söylense de7 nerede olduğu konusunda herhangi bir bilgi yoktur. Amasyalı bir kadının kızı olan Zeyneb Hatun (ö. 1474)’un şiirlerinde dil işlek ve kolay söylenir haldedir. Çağdaşı şairlerin işlediği konuların dışına pek çıkmasa da kimi şiirlerindeki sert diliyle de nam salmıştır. Zeynep Hatun, şiirlerinde, kadının isteklerini, açgözlülük olarak nitelendirir ve döneminin kadınının aşağılık konumundan sıyrılma isteğini anlatır. Yumuşaklık, sevecenlik gibi kadına özgü bazı değerleri, zayıflık ve ruhsal eksiklik diye nitelendirir. Aşık Çelebi, ''Meşairus Şuara'' adlı kitapta, Zeynep Hatun'un yaşamının son döneminde şiiri bıraktığını, inzivaya çekildiğini anlatır. “Zeyneb ko meyli zinet-i dünyaya zen gibi Merdâne var sâde olub terk-i zîver et” (Zeynep dünya süslerine kadın gibi meyletme, erkek gibi saf gönüllü ol, süsü bırak) beytinde olduğu gibi zamanında kadınlar tarafından pek dile getirilmeyen şeyleri açıkça söylemiştir. Padişah Nedimesi, Kadı Anası, Şair: Ayşe Hubba Hatun XVI. asır şairlerinden olan Hubba Hatun, Sarı Selim nâm II. Selim’in hocası ve Kanunî’nin süt kardeşi Şemsi Çelebi’yle evlendikten sonra saraya taşınmış ve şiir yazmaya başlamıştır. Saraya yerleştikten sonra önce II. Selim’in daha sonra da III. Murad’ın nedimesi (yardımcı kadın görevlisi) olmuştur.  Şiirlerinde kendine özgülük pek görülmez, çağdaşı erkek yazarlardan tek ayrı özelliği eserinin adı diyebiliriz. “Rastık kullananlar gibi yürüyüşümüz düzdür Biz binlerce baygın göze girmiş çıkmışız” Beytiyle yaşadığı hayatın getirdiği hodgâmlığı şiirine yansıtmıştır. Günümüze kadar Cemşid û Hurşid adında adlı bir mesnevisi kalmıştır ki, bu mesnevi 3bini aşkın beyitten oluşmaktadır. Amasya’da doğduğu bilinen Ayşe Hubba Hatun 1590’da İstanbul’da ölmüştür. Şair Bâki’nin Karısı Şair Tûtî Hanım Hakkında rivayetlerden başka bilgi olmayan Tûtî Hanım, Kanunî’nin hareminde bir cariyeyken saray şairlerinden Baki ile evlendirilir. Haremde sanatlı ve ağdalı şiirleriyle nam salmıştır. İsminin anlamıyla ilgili bir rivayet oldukça meşhurdur. Raviyân-ı ahbar, isminin anlamı papağan olan Tûtî Hanım ile Baki’nin düğününde, Baki’yi pek sevmeyen bu sebeple hicivli bir tebrik mesajı veren bir adem, ''Bak ne kadar talihlisin; Tûtî Hanım gibi bir pırlantaya sahip oldun, değerini bil!'' deyince sinirlenen Bakî: ''Be adam, bu işi ne kadar uzattınız. Bize armağan edilen şey bir tûtî değil, nihayetinde bir kargadır'' der. Tabii bu muhabbet Tûtî Hanım’ın kulağına kadar gelir. Yine rivayet odur ki, Tûtî Hanım bu olaydan sonra, ''Bağteten olmuş iken tûtî gurabâ hem nişin Yine şekvâyı gurâb eyler garâbet bundadır'' (Güzel sesine inanıp papağan kargaya aşık olur ama niyeyse şikayeti yine karga yapar) şeklinde sert bir şiir kaleme almıştır. Ağdalı Dilin Peçeli Şairi Fıtnat Hanım Osmanlı kadın şairleri arasında dili en süslü şairlerin başında gelir Fıtnat Hanım. Doğum yılı açıkça bilinmese de 1788’de İstanbul’da ölmüştür. Şâir, bestekâr ve "Atrabül Âsâr" ismindeki mûsikişinaslar tezkiresinin müellifi Ebuishakzade Mehmed Esad Efendi’nin kızıdır. Aldığı özel eğitimle divan şiirinin bütün inceliklerini kavramıştır. Şiirlerinde derin duygulardan kaynaklanan sevgi ve özlem egemen olsa da kadınsı bir duyuş sezilmez.8 Gazel, kaside, tarih, musammât türlerinde eserler veren Fıtnat Hanım’ın, günümüze ulaşan bir divanı vardır.  O divandan bir şiiri paylaşmakta fayda var: Bâğda güller ruhin seyriyle virân oldı hep Kâkülün reşkiyle sünbüller perişân oldı hep (Yüzünü görünce bağdaki güller virân oldu / saçını kıskanan sünbüller hep darmadağın oldu) Bir nigâh-ı nâze şâyân olduk amma neyleyim Sinemiz âmâcgâh-ı tîr-i müjgân oldı hep (Bir nazlı bakışına şayan olduk ama ne yapayım / göğsümüz kirpiklerinin okuna hem atış alanı oldu) Arız-ı âlin senin ey gonca-leb itdüm hayâl Hâne-i hâtır yine reşk-i gülistan oldı hep (Gonca dudaklı senin kırmızı yanağını hayal ettim / hatır evi yine gülistanın hep kıskandığı yer oldu) Çaşni-bahş oldı kân-ı melâhat bezme çün Sâgar-i mey aks-i lâ’liyle nemek-dân oldı hep (Güzelliğin odağı toplantıya tat kattı / şarap kadehi dudak yansımanla hep tuzluğa döndü) Fıtnat ol şirin dehen nutka gelince nâz ile Feyz-i güftariyle âlem şekkeristân oldı hep9 (Ey Fıtnat, o şirin ağızlı konuşunca / sözlerinin verimiyle âlem hep şeker ülkesi oldu) Çocuk Gelin ve Şair: Leyla Hanım Hakkında Tûtî Hanım gibi rivayetlerden başka bir şey olmayan Leyla Hanım, çocuk yaşta çok kıskanç bir adamla evlendirilmiştir. Adam öyle kıskançtır ki, Leyla Hanım’ı çok güzel gösteriyor diye kirpiklerini kestiği rivayet edilir. Aynı zamanda Keçecizade İzzet Molla’nın da yeğeni olan Leyla Hanım, baskıya dayanamayarak kocasından ayrılır. Şiirlerinden günümüze çok azı kalmıştır. Onlarda yoğun acı ve yalnızlık duygusu ön plandadır. Reşat Nuri’nin meşhur Çalıkuşu romanını okuyanlar Leyla Hanım’ın yazdığı şiirden bir bölüme rastgelmişlerdir. Öyle ki, Çalıkuşu’nun şekerleme kutusunun kapağına yazıp Kâmuran’a verdiği şiir Leyla Hanım’a aittir. O şiir ise şöyledir: Pür ateşim açtırma benim ağzımı zinhâr, Zalim beni söyletme, derûnumda neler var Bilmez miyim ettiklerini eyleme inkâr Zalim beni söyletme derûnumda neler var10 Aynı zamanda Mevlevi olan Leyla Hanım, 1847’de ölmüştür. Sonuç Toplumun geneline hâkim olan erkek egemen anlayışın divan şiirinde de ayan beyan ortada olması elbette kimseyi şaşırtmamıştır. Her ne kadar, sarayın, buna bağlı olarak padişahın hizmetinde gelişen divan şiiri halktan kopuk ve Osmanlı soylusunun ürünü olsa da, şiirimizin temeli olmuştur. Peki, kadın şairlerin azlığı (hatta yokluğu) divan şiirini ne denli etkilemiştir? Bu sorunun cevabını bugün de kadın az olduğu (hatta olmadığı ) mecralara bakınca anlayabiliriz.
  1. Konuyla alakalı kaynak: Meral Altındal, Osmanlı’da Kadın, Altın Kitaplar Yayınevi, 1994
  2. Dr. Hasibe Mazıoğlu, Ahmed Fakıh-Kitabu Evsafı Mesâcidi’ş Şerife, 1974, s. 22-23
  3. Divan, 1841
  4. Konuyla ilgili kaynak: Bacıyan-ı Rum, Dr. Mikail Bayram Meslek Matbaası, 1987
  5. Hurûf-u Hecâ: Alfabe sırasına göre dizili harfler.
  6. Ün. TY. 1994 Divan
  7. Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri
  8. İsmet Zeki Eyuboğlu, Divan Şiiri, II. Cild, s. 349
  9. Divan, 1286
  10. Büyük bestekâr Dede Efendi Leyla Hanım'ın bu şiirini bestelemiştir.
       

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR