Doğaüstü Suçları Merkezine Alan 6 Klasik Roman
23 Kasım 2018 Edebiyat Liste

Doğaüstü Suçları Merkezine Alan 6 Klasik Roman


Twitter'da Paylaş
0

Kan akıtma, ceset hırsızlığı ve gayrimenkul sahtekârlığı?

Robert Masello

Özümde eski kafalı bir yazarım. Martiniyi sek içerim, kadının alaycısını severim, kurgularım kronolojik ve suçlarım doğaüstü olmalıdır. Milwaukee dondurucularda saklanan kafaları, bir palyaçonun evindeki döşeme altına gömülen bedenleri veya Beatles’ın Helter Skelter’ından ilhamla yazılmış kanlı faciaları okumaktan hoşlanmam. (Bunu bırakın şarkıyı bile sevmem.)

Böyle zımbırtılara maruz kaldığım ender durumlarda kendimi tuhaf bir suç ortaklığına girmiş gibi hissettiğim de olur. Gerçek insanların akla hayale sığmayan korkulara kurban edildiği bir öyküye kendimi kaptırabilir hatta alttan alta keyif alabilirim. Böyle şeyler başıma geldi.

Doğaüstü niteliği olan suçların yaşandığı kitapları okuduğumda, daha da iyisi bunun gibilerini yazdığımda kafamı bu şeylerin gerçekte yaşanmadığı gerçeğiyle rahatlatabilirim – ah hayır, içten bir kederi sömürmüyorum, hayır hayır, o vampir aslında genç kızın kanını içmedi ve hayır kurt adamların gerçekte kimseyi parçaladığı filan yok.

Doğaüstü öykülerdeki suçları cazip kılan başka şeyler de var. Tahminleri zorlarlar mesela ya da yaşam ve ölüm arasındaki hiçbir yasayı takmadan bir salgın gibi etkili olabilirler. Zihinlere kazılmış ve önünde saygıyla eğildiğimiz bazı doğaüstü hikâyelerde suçlar bizimle aynı zamanda bile işlenmez hatta kitabın kendi zaman çizgisinden bile soyutlanmışlardır –  evinize musallat olan babadan yadigâr günahları ya da yaşarken işlediği kusurların kefaretini ödemeden huzura kavuşamayan ruhları hatırlayın. (Bir Noel Şarkısı’ndaki Marley’yi nasıl unuturuz?)

O halde, ününe ün katmış, en etkili doğaüstü romanlardan dahası bunların merkezindeki çapraşık hatta benzersiz suçlardan yaptığım seçkiye buyurun…

bram stoker

Bram Stoker, Dracula

Suç: Kan akıtma

Yazarı Bram Stoker’ı hayli uzun ve sancılı bir yaratma sürecinden geçiren kitap genellikle övgüyle karşılandı ama kan akıtmanın, daha açık söyleyecek olursak kan alışverişinin anlatıldığı korkunç paragrafları yüzünden de bir o kadar eleştirildi. Jonathan Harker yatak odasında kendini bilmez bir şekilde yerde yatarken karısı yatakta dizleri üzerine çökmüş ve kafasını sımsıkı tutan vampirin göğsündeki açık yaraya ağzını bastırarak onun kanını emmektedir – bu sahneyi bir daha okumaya çalışın derim. Sapkınlığa bundan daha iyi bir örnek bulamazdınız ki Viktorya döneminde bile (belki de özellikle halkın baskı altında tutulduğu Viktorya döneminde) metaforik çağrışımlar hepten kaybolmamıştı.  Roman ancak F.W. Murnau’nun 1922’deki sinema uyarlaması “Nosferatu” ile sınırlarını aştı ve bugün bildiğimiz şekliyle bir efsaneye dönüştü. Stoker’ın dul karısı telif hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle açtığı davayı kazandı ve filmin tüm kopyalarının yok edilmesine karar verildi. Neyse ki bir iki kopya sızmıştı. On yıl kadar sonra Universal Pictures şirketinin çektiği Bela Lugosi’li filmle Dracula kolektif hafızamıza öyle bir yerleşti ki onunla aşık atabilen ancak tek bir hikâye vardı. Hangisi mi? Hemen aşağıda.  

mary shelley

Mary Shelly, Frankenstein

Suç: Ceset hırsızlığı ve ölüye saygısızlık

Bugün bile hâlâ hayret ederim. 19 yaşındaki Mary Shelly fırtınalı sinsi bir havada İsviçre, Geneva Gölü’nün kıyı kesimindeki Villa Diodati’de mahsur kalsın ve ortaya bu kadar tekinsiz, bu kadar güçlü ve birçok açıdan derin yankılar uyandıran bir hikâye çıksın – işte cesaret diye buna denir! Lord Byron, misafirlerine zaman geçsin diye hayalet öyküleri yazmaları ve gürül gürül yanan şöminenin önünde birbirlerine okumaları önerisinde bulunur. Hastalıkların tedavisinde elektriğin kullanılabileceği tartışmasından haberdar olan Mary bu fikri önüne koyar, kurar kurar ve ortaya bir başyapıt çıkarır. (Aslında misafirler arasındaki Dr. John Polidori bir hevesle Vampir’i yazar ama öyküsü Shelly’ninkiyle karşılaştırılamaz bile.) Bir de Boris Karloff’un sinemada canlandırdığı hantal, homur homur eden canavarı lütfen önemsemeyin. Shelly’nin canavarı her türlü insani duyguyla sarmalanmıştı ve bunları gayet inandırıcı bir şekilde dile getirebiliyordu. Normalde asap bozucu olabilecek bir hikâyeyi böyle dokunaklı kılan da bu olsa gerek.  

robert louis stevenson

Robert Louis Stevenson, Dr. Jekyll ve Hyde’ın Tuhaf Hikâyesi

Suç: Kimlik Hırsızlığı

Tamam pekala, Dr. Jekyll, Bay Hyde’ı yani kötü öteki benini uydurduğu delilikleri özümseyerek kendi isteğiyle yarattı ama bu hainin gücü ele geçireceğini hiç düşünmemişti! Hem de canı her istediğinde! Eski haline dönmek için gizemli karışımlardan daha fazla hazırlamak gerektiğinde kimyasalları hiçbir yerde bulamayacağı da iyi doktorumuzun aklına gelmemişti.  Sonrası malum, Bay Hyde doğru yoldan sapar ve masum bir kızcağızı ayakları altında ezip (bu durumdan da Jekyll’ın çek hesabını kullanarak sıyrılınca) daha baştan suç kariyerine adım atar. Üstüne, saygı değer bir adam olan Sir Danvers Carew’u bastonla öldüresiye dövünce işler iyice sarpa sarar. The Jekyll Revelation’ı yazarken ilham aldığım ilginç bir tesadüf de söz konusu. Jekyll ve Hyde’ın Lyceum Theater’da ilk kez sahneye konulduğu 1888’de Karındeşen Jack de Londra’nın doğu yakasındaki cinayetlerine başlamıştı.  Jack’in gerçek kimliğini ararsanız, fazla uzaklara gitmeyin çünkü bu konuda romanın ortaya koyduğu bir teorim var.

oscar wilde

Oscar Wilde, Dorian Gray’in Portresi

Suç: Sanatsal Temsil

Oscar Wilde’ın kahramanı Dorian Gray, cemiyet ressamı Basil Hallward’a portresini yaptırtır ve Dorian’in fısıldadığı bir dilekle, portre, onun tüm günahlarını (ki epey çoktur) üzerine alır, Dorian’in yerine yaşlanır. Bu sırada, ne geçen yılların ne de işlenen günahların dokunabildiği Dorian gençliğini ve saflığını korur. Ne söyleyebilirim ki – Hallward, Beverly Hills civarında, evime yakın bir yerlerde stüdyo açmış olsa, insanlar yolun bir ucundan diğerine çoktan dizilmişlerdi. (Bir dakika ne diye dalga geçiyorum? Bu sabah aynada bana bakan yüzü düşünce o sıraya pekâlâ ben de girmiş olabilirdim.) Kitap yayımlandığı 1890 yılında ahlaka aykırı olarak görüldü ve yazarın daha kötü suçlardan (eşcinsellik) yargılanıp iki sene kürek cezasına çarptırılmasına daha beş sene vardı. Wilde bu cezadan sağ salim çıktı ama artık bitmiş bir adamdı. Sadece birkaç yıl sonra Paris’te neredeyse bir sürgün gibi tek başına öldü. 46’sını ancak görmüştü.

emily bronte

Emily Brontë, Uğultulu Tepeler

Suç: Gayrimenkul Sahtekârlığı

Tek bir isme sahip olacak kadar yoksun bir adam olan Heathcliff, zalimliğe varan mizacını ve para mevzularında (Yeni Dünya’da kârlı işlere girerek kazandığı) öngörüyü kullanır ve zamanında yetim olarak getirildiği Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) malikânesini, ardından hayatının aşkı Catherine Earnshaw’un bir zamanlar aristokrat Edgar Linton’ın karısı olarak yaşadığı Thrushcross Grange’ı ele geçirir. Kitap 1847’de (Emily Brontë’nin mahlası) Ellis Bell ismiyle yayımladığında, çalılıklarda dolanan yalnız hayaletleri, karanlık ve Gotik havası ve Viktorya döneminin yerleşmiş ahlak kavramlarına meydan okuyan göndermeleri epey gürültü çıkardı. Heathcliff, sinsice Catherine’nin kapağı açık tabutunun başına gelmiş ve boynundaki madalyonu açarak içinde kocasına ait olan bir tutam saçı kendisinin saçıyla değiştirmişmiş. Bu ne cüret! İngiliz şair ve ressam Dante Gabriel Rosetti pek doğru söylemiş: “[Uğultulu Tepeler] kötücül ruhu olan bir kitap… inanılmaz bir canavar… İnsanlara ve mekânlara İngilizce isimler verilmiş ama bunun dışında olay basbayağı cehennemde geçiyor.”

h. g. wells

H.G. Wells, Dünyalar Savaşı

Suç: İnsanlık Suçu

Marslıların seninle veya benimle (ya da mesela eski eş, önceki iş ortağı, müziği gümbürdeten üst kat komşusuyla filan) bir alıp veremedikleri yoktu; hayır, onların meselesi hepimizleydi. H.G. Wells, İngiltere topraklarını dehşet verici sesler çıkararak hantal adımlarla kat eden ve önüne çıkanı o eklemli ayaklar altında ezip geçen dev tripodları yarattığında doğaüstü korkunçluklarda sınırları bir hayli zorladı. Bunun sonucunda, günümüze kadar gelmekle kalmayıp halen gelişmeye devam eden yeni bir türün yani bilimkurgunun yaratılmasına yardım etti. Dünya dışından gelen istilacılar, zaman makineleri, görünmez insanlar, klonlamaya benzeyen insanlık dışı uygulamalar (Dr. Moreau’nun Adası), muazzam facialar (Days of the Comet), genetiği değiştirilmiş gıdalar (Food of the Gods) – bunların hepsi Wells’in banka soygunu veya oto hırsızlığı gibi gerçek hayattan bildiğimiz suç malzemelerine bel bağlamadan öykü fikirlerinden oluşan bir evren yaratmasını sağladı. Bugün bile Wells’in öykülerini okurken bunlardaki hayal gücünden keyif alabiliyorum ve gazete manşetlerinden fırlayıp gelecekmiş gibi duran seri katillerden ya da okul basanlardan korktuğum kadar korkmuyorum. Kulağa teselli gibi gelebilir ama ne kadar iyi hatta ne kadar korkunç kurulmuş olursa olsun doğaüstü suçlar işlenirken kan dökülmüyor. En azından aksini görmedik… henüz.

Çeviren: Burcu Uluçay

burcu.ulucay@yahoo.com

(CrimeReads)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR