Dönüş Yokuşu
28 Ağustos 2019 Öykü

Dönüş Yokuşu


Twitter'da Paylaş
0

Genişleyip daralan kaldırımın kuşattığı sıralı manolyaların bir sağından bir solundan geçiyordu. Kaldırımın iyice daraldığı yerde bir ayağı yola kaydı. Son sürat üstüne hücum eden, yaklaştıkça büyüyen, gözünü kamaştıran ışık halesi onu ezmeden teğet geçti. Halenin onu çiğnememesine, son anda/bir şekilde/nasıl oluyorsa çiğnenmemiş olmasına, kesin gözüyle baktığı asfaltla nihai buluşmanın –asfalttan geldik asfalta gideceğiz– bir türlü gerçekleşmemesine her seferinde şaşıyordu. Hale onu yine umursamamış, yanağından bir makas alıp saçını okşayarak geçip gitmişti. Yürümeye devam etti. Anacaddeyi ara sokaklarla birleştiren bir kıvrımın başında hesabını tutturamayıp manevrasını tamamlayamadan sıkışıp kalmış, dörtlülerini yakarak gıdım gıdım hatasından dönmeye çalışan pişman kamyonetin önünde durdu. Caddeden gelerek kamyonetin kalçalarına yapışan araba geri basamıyor, önündeki kamyonete, arkasında kar topu gibi büyüyen kızgın yığılmaya, etraftan geçenlere, oldukları yerde dikilip olan biteni izleyenlere izlemeyenlere, ilgiliye ilgisize, tüm kâinata bir isyan kornası çalıyordu. Korna sesine mahallenin derinliklerinden yükselen, karın gurultusunu andıran matkap sesleri cevap verdi. Matkabın üstüne gökleri yırtarak inen boğuk akşam ezanı boşaldı. Yağmurun kaldırım taşlarını döven tok sesi onu takip etti. Bir süre bekledikten sonra çaresiz minibüsün kıçıyla isyankâr arabanın burnu arasında gittikçe daralan boşluktan sıvışarak yoluna devam etti. Palamut satan çingenenin kaldırımı fethetmiş tezgâhının etrafından dolaştı. Biraz ileride, hırçın bir sokak köpeği hırçın bir sokak çocuğunu ısırıyordu. Sırtını hafifçe duvara vererek yanlarından geçti. Kilisenin müştemilatına tünemiş, panjurları daima kapalı gizemli ganyancı ininin aralık kapısından baktı – üzerlerine televizyon ışığı vuran gümüş rengi bıyıklar, koyu yeşil masa örtüsünün üstünde dinlenen yıpranmış parmaklar, sıvası iyice yaşlanmış duvarda efsane mertebesine ulaşmış jokey posterleri, bir tuğra ve kalpaklı bir Mustafa Kemal; gözleri bir çift gözle çiftleşince başını eğdi, adımlarını sıklaştırdı. Bastığı yer ıslaktı. Çevik bir hareketle oto yıkamadan ayaklarına doğru hücum eden köpüklü suyun üzerinden atladı. Hortumdan kaçan sabunlu su arabanın kiriyle bütünleşmiş, hafif kahverengileşmiş, sokağın çamuruyla birleşince iyice kararmış ve su giderinden akmayı reddedip kaldırımın kenarına yerleşerek kaçak bir gölet oluşturmuştu. Göçebe tinerci topluluklarının ara ara uğradığı, odalarında ateşler yakarak kaderlerine terk ettiği birkaç metruk binayı geçti, yol boyunca uzanan dikenli telleri takip etti. İlaç fabrikasının kendisini şüpheli gözlerle süzen güvenliğinin önünden geçti. Fabrikayı cansiperane korumak, sıcacık güvenlik kabininin içinden dışarıda soğuğun hırpaladığı insanlara sert bakışlar atmak, on binlerce plastik bardakta yüz binlerce sıcacık çay içmek, arada başının üstündeki televizyonun yakıcı ışığına gözlerini batırmak, sonra yine sokağa dönüp geçenleri keskin bakışlarıyla azarlamak, ayağınızı denk alın, demek istedi. 

Çarşının içinden kıvrak bir yılan gibi süzülen anacadde, bir süre sonra şehrin tepelerine doğru çıkmaya yelteniyor ama yukarılara uzandıkça nefes nefese kalıyor, daralıp zayıflıyor, anacaddelik görevini bırakarak –bu görevi paralel sokak üstleniyordu– hasta ve bakımsız bir yokuşa dönüşüyordu. Kadim zamanlardan bu yana etrafı çevrilerek kapatılmış boş arazinin –mutlaka imarı, iskânı, bir şeyi eksikti– sokağa bakan kısmındaki demir levhalar bir bir sökülmüş, açılan boşlukta önce bir kasa limon belirmiş, daha sonra –organik olduğu iddia edilen– bir çuval elma peyda olmuş, mevsime göre portakallar, armutlar dizilmiş, en sonunda soğan, maydanoz ve türlü zerzevat eklenmiş, tam teşekküllü bir manav kurulmuştu. Kim bilir nereden ve nasıl tedarik ettiği mahsulünün önüne attığı taburede oturmuş nöbet tutan, yanından geçtiği sırada ayağıyla kırık kaldırım taşını gediğine oturtmakla meşgul ayyaş burunlu sessiz ihtiyarın yıllarca boş durmuş araziyi adım adım istimlak edişine hayranlık duydu. Önce üreticiye gitmiş, olmayınca nakliyatçıyla müzakereler etmiş, kabzımalın gözlerinin içine bakmış, sözünü almış, ellerini sıkı sıkı sıkmış, caddenin bittiği, yokuşun başladığı kör noktada kalan boş arazinin gelenini gidenini gözlemiş, ihtiyatlı bir cesaretle her gece bir levha sökmüş, belki zabıtanın da elini görmüş/insafına sığınmış, bismillah diyerek ilk limonlarını vatandaşın beğenisine sunmuş, konumu itibariyle ilgi görmüş –her zaman daha da yakın bir manava ihtiyaç vardı– çeşidini artırmış ve kendini caddeye, yokuş sakinlerine ve dünyaya bir manav olarak kabul ettirmişti.

Manavı geçince hayat, iki paralık cılız ışığını sokağa yaymaya çalışan lambaların altına sığınıyor, karanlık can çekişen ışığın etrafını çevirip kuşatıyor, gün ağarıncaya kadar tehdidini sürdürüyordu. Bir lambadan diğerine hızlı adımlarla yürüdü. Eczacı Hanım’ın kepenkleri iniyordu. Bütün dünyanın şifacıları gibi Eczacı Hanım da mahallenin diğer esnafından farklıydı. Onu dükkânının önünde sigara içerken, kaldırıma çömerken, mal indirirken, mal bindirirken, para bozarken, para bozdururken, para alırken, para sayarken, solundaki dükkâna girip çıkarken, sağındaki dükkândan koşup gelirken, yoldan geçenlere selam verirken yakalamak mümkün değildi. Müşteri çekmek için kapının önünde türlü cambazlıklar yapması gerekmiyordu. Müşteri ya da kendi tabiriyle “hasta” ona –ekşi bir surat ve endişeli bir ifadeyle– geliyor, dükkâna sessizce giriyor, raflarda sabırla bekleyen şifalı beyaz kutucuklara bakarak dükkânın dibindeki Eczacı Hanım’ın huzuruna çıkıyor, derdini telaşla, arada takılıp doğru kelimeyi arayarak, olabildiğince kısa kesmeye çalışarak anlatıyor, Eczacı Hanım hastanın kıvranan gözlerinin içine bir an bakıp bir şey demeden sırtını dönüyor, raflarda çağrılmayı bekleyen kutuların üzerinde işaretparmağını bir süre gezdirdikten sonra –sanki rastgele seçiyormuş gibi– birini alıyor ve hastaya uzatıyordu. O da dükkânın en dibine, tezgâhın arkasındaki rafların hemen altına kurulmak, suratsız bir suratla gelene gidene şifa dağıtmak istedi. Dingin bir akarsu gibi yavaşça sokağa dökülen kepenklerin altından dükkânı zifiri karanlıktan kurtaran açık mavi bir ışık sızıyordu. Son kepenk inmeden bir anlığına parlayan mermer yüzey –gün boyunca üzerinde çekingen adımlar atan binlerce pabuca rağmen– tertemizdi.

Yokuş dikleştikçe lambalar seyrekleşiyor, hâlâ var olmakta ısrar eden yaşlı, eğri büğrü, kamburu çıkmış, gelip geçen martı ve karganın zıplama tahtasına dönmüş son birkaç direk de “burası aydınlanmasa da olur” dercesine emekliliklerini ilan etmiş, karanlığın vahşi saldırıları karşısında sinmiş uyukluyordu. Yokuşun bir başka yokuşla birleştiği bu noktada aydınlanma ihtiyacını köşeyi tutmuş kuruyemişçinin parlak beyaz ışıkları karşılıyordu. Dükkânın önünde boya malzemeleri dizilmişti, kuruyemişçi dükkânı yeniliyor, dış cepheyi de her yenilemede olduğu gibi eskisinden daha çirkin bir renge boyuyordu. Dura kalka, isteksizce ışığa doğru yürüdü. Yokuş yer yer çatallanıyor, bölünür ve çoğalır gibi oluyor, başka imkânlar, değişik fırsatlar, iştah açıcı rotalar sunacak gibi göz kırpıyor ama her bir sokak içine saplandıkça bir çıkmaza dönüşüyor, bir evin dağınık bahçesine, uzun gri duvarlara ya da sıkı sıkı kilitlenip mühürlenmiş demir kapılara çıkıyordu. Hiçbir yere sapmadan, başka çıkış yolu aramadan, umuda kapılmadan, kaçınılmaz olarak o yokuşu çıkması gerektiğini, sokağa armağan ettiği parlak beyaz ışık altında güneşlenen kuruyemişçiyle göz göze gelmesi gerektiğini, o an müşterisi yoksa kuruyemişçinin meraklı bakışlarına, kuruyemişçi sorularına ve kendi sorularına verilen kuruyemişçi cevaplarına maruz kalması gerektiğini bilerek yürümeye devam etti. İrikıyım bir adam olan kuruyemişçinin hem yüz hem vücut hatları rahmetli SSCB’nin kıymetli önderlerinden merhum Leonid İlyiç Brejnev’i andırıyor, solgun, donuk, artık nesli tükenmiş siyah beyaz bir sertliği yaşatmaya devam ediyordu. Hava kararana kadar sahil kafeteryasında oturup gülümseyerek kendi fotoğraflarını çeken yaşlı kadına “biraz ondan biraz bundan” hazırlamakta olan –neyse ki müşterisi vardı– bu kalıplı Brejnev gövdesi, gençliğinde bir siyasi partiye girmemiş, o makamdan bu makama yükselmemiş, önce zorbalık sonra seçim yoluyla ya da önce seçim sonra zorbalık yoluyla iktidara el koymamış, lambaların ve kaldırımların emekli olduğu, bir başka yokuşla kesişen yokuşun sonundaki kuruyemişçide sıkışmış kalmıştı. Adımlarını hızlandırmadan –hızlanmanın bir anlamı yoktu, nasıl olsa Brejnev’in kararlı gözlerine sobelenecekti– dükkânın yanından geçti. Zamanında mahalle yaşantısının altın kuralını –esnafla asla dini tartışmalara girme– ihlal etmiş, Brejnev’e ahiret hususunda “birtakım şüpheleri olduğunu”, yani onun tabiriyle “itikadında birtakım sıkıntılar olduğunu” bir kez hissettirmiş ve ahireti boylayana kadar ondan kaşık kaşık üstü kapalı dini nasihatler yutmaya mahkûm olmuştu. Davetkâr bakışlarını acelesi olduğunu belirten bir el hareketiyle kibarca geri çevirirken kuruyemişçilerin Brejnevlerden tehlikeli olduğunu, kuruyemişçi Brejnevlerinse herkesten tehlikeli olduğunu düşündü. Karşıdan karşıya geçip devri kapanan yokuştan yeni yeni serpilerek tepelere yükselen diğer yokuşa atladı. Dükkândan sokağa dökülen ışığın yorgun zerreleri tepelere uzanamıyor, gece en sonunda mutlak ve nihai zaferini ilan ediyordu. Bir kedi, kediler âleminde uğradığı bir haksızlıktan olacak, yanık sesiyle gazel okuyordu. Yokuşun bir anda dikleştiği, karanlığın iyice keskinleştiği bu noktada, açık denizde yönünü kaybetmiş bir denizci gibi ruhunu aniden yoğun bir belirsizlik ve endişe hissi kaplıyordu. Vücudunu saran kışlıkların altında acele etmeden bir yerden diğerine taşınan ter damlalarını hissediyordu. Bastığı yeri görmüyordu ama yavaşlarsa yeni dökülmüş asfaltın altında yatan deliklerin, çukurların, üstü örtülmüş tüm yara berenin paçalarına asılıp, bacaklarına yapışıp onu aşağıya çekeceğini biliyordu. Kornadan, ezandan, ilaç fabrikasından, sokak köpeklerinden, mahallenin doğurduğu manavdan, fıstıkçı Brejnev’den, sağanağa dönen yağmurun ıslattığı kaygan asfaltın uğultusundan kurtulmak için son bir gayretle öne doğru atıldı. Yorgunluktan bükülmüş başını kaldırdığında yokuşun başında beliren ışık halelerinin son sürat üzerine taarruz ettiğini fark etti. Yaklaştıkça büyüyen, büyüdükçe yaklaşan haleler önce gözünü kamaştırdı, sonra kararttı, en sonunda yaktı. Vücudu sarsıldı, kulakları tıkandı, dengesi bozuldu. Hale bir anlığına tüm benliğini kavradı, sıkı sıkı tuttu ama hemen sonra gevşedi, onu olduğu yere bırakıp geldiği gibi gitti. Mutlak sessizlik ve karanlığın devraldığı yokuşun üstünde kalakaldı. “O iş o kadar kolay değil,” diyen Brejnev’i duyar gibi oldu. Karanlığın içinde koyulaştıkça derinleşen, derinleştikçe koyulaşan bir karanlığa doğru tırmanmaya devam etti.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR