Dost’a Evrilen Yapay Seçilim: “Köpek”
23 Haziran 2018 Hayat Doğa

Dost’a Evrilen Yapay Seçilim: “Köpek”


Twitter'da Paylaş
0

“33 bin yıl önce başlayan bu çıkar ilişkisi zamanla dostluğa dönüştü. İnsanın doğaya müdahalesinin en kuvvetli örneğidir bu. Şu an gördüğünüz her cins köpek insan eliyle şekillendirildi. Yapay seçilim ile bizler, kurtların bir soyunu, yıllar içinde köpeğe dönüştürdük.”
Ergin Ozan Ekşioğlu
Evrimden ilk söz edenler İsa’dan önceki filozoflar olmuştu. Thales, canlıların tümünün sudan oluştuğunu ortaya atan ilk kişiydi. Anaksimandros, “Canlıların kaynağı denizdir; başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza evrimleşerek ulaştık!” derken, gene o dönemin büyük filozofu Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmanın rolüne değinmişti. Aristoteles’in evrim düşüncesi ise çok daha belirgindi. Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğunu, organizmaların basitten karmaşığa doğru yavaşça geliştiğini ve hatta canlıda organların doğal ihtiyaca göre zamanla oluştuğunu ortaya atmıştı. Ancak, Ortaçağ teolojisinin konuya yaklaşımı oldukça sertti. Kutsal kitaplar yeterince açıktı ve evrim düşüncesi kiliseye göre bir sapkınlıktan ibaretti. Fransız doğa bilimcisi Buffon, Aristoteles’in sistemini geliştirme amacıyla yola çıkmış olsa da, gördüğü tepkiyle sessizliğe gömülmek zorunda kalmıştı. Hâkim olan bütün inançlar, yaşamın karmaşıklığı ve çeşitliliğinin milyonlarca canlı türünü ayrı ayrı yaratan akıllı tasarımcının işi olduğunu söylüyordu. Ama canlılar konusunda tanrıbilimin ileri sürdüğü kesinlemelerin bilimle uzlaştırılması zamanla daha güç bir iş olmuştu. Kiliseye göre şimdi varolan hayvanların hepsi Nuh’un gemisine alınan hayvanların soyundan gelir; soyu tükenmiş olanlar ise selde boğulanlar olmalıdır. Evrim karşıtı bu dogmanın karşılaştığı en büyük güçlük zoolojinin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayısından doğdu. Çünkü o dönem türlerin sayısı iki milyonu bulmuştu ve her türden iki hayvanın Nuh’un gemisine alındığı göz önünde tutulunca geminin biraz kalabalık olduğu fark edildi. Ayrıca, Yeni Dünya (Amerika kıtası) Ağrı Dağı’ndan çok uzaktaydı ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan ortaya çıkmıştı. Avustralya’nın bulunması ise işin tuzu biberi oldu. Neden bütün kangurular Torres Boğazı’ndan atlamışlardı ki? Charles Darwin, ‘Evrim’ fikrinin kanıtlarını ilk olarak 1859 yılında yayınladı ve yarattığı deprem etkisi tüm dünyada hâlâ sürüyor. Bazı insanlar hâlâ evrimin bir tahminden ibaret olduğunu düşünür, sadece ortaya atılmış bir fikirmiş gibi algılarlar. ‘Özel’ olduğu düşüncesini bir insandan silmek tabii ki zordur ama evrim, ister kabul edin ister etmeyin, dünyanın döndüğü kadar bilimsel bir gerçektir. Sadece geçmişte yaşanan bir süreç değil; uzayzaman var oldukça sürekli olacak ve gelişecek bir yapıdır. Yaşayan her bir canlı türü, bu son perdesi bilinmeyen tiyatronun içerisinde sadece acemi bir figürandır… Evrimi anlayabilmek için binlerce nesli göz önünde bulundurmamız gerekir. Evrim süreklidir ama sakindir çünkü yetişmesi gereken herhangi bir yer yoktur. Bu yüzden evrimsel değişimi insan ömründe algılamamız imkânsızdır. Hayatta kalmak için daha iyi uyum sağlamış olan canlılar ortamları tarafından doğal biçimde seçilir. Bu, doğal seçilim yoluyla evrimdir. Doğaya dışarıdan müdahale ile gelişen evrimleşme sürecine ise bilim yapay seçilim der. Şu an yediğimiz birçok bitki ve hayvan, daha yabani bir türevinden, insan müdahalesi ile ortaya çıkmıştır. Bizler buna hayvanlarda terbiye bitkilerde ise yetiştiricilik diyoruz. Bundan çok uzun zaman önce toplayıcı ve avcı olarak yaşamını sürdüren atalarımız doğada diğer tüm yırtıcılarla beraber yaşamak zorundaydılar. Onların yüksek bir bahçe duvarı ya da kilitleyecek bir kapıları yoktu ve geceleri yabandaki diğer aç canlıların korkusuyla nöbetleşe uyumak zorundaydılar. Kurtlar, kedigiller ile karşılaştırdığımızda, bu hayvanlar arasında çok da tehlikeli olmayan bir gruba girer. Tek başlarına oldukları zaman zaten saldırmaya cesaretleri yoktur ama aç bir kurt sürüsüne denk gelmek oldukça sıkıntılı bir duruma sokabilir insanı. Atalarımız ne zaman sıvışıp ne zaman savaşacaklarını iyi biliyorlardı. Kalabalık bir kedi grubuna ya da ayıya avı terk edip tabanları yağlamak kaçınılmazdı belki, ama birkaç tane hırıldayan kurda da pabuç bırakacak değillerdi. Hayvanların hepsi –biz dahil– kiminle aşık atacağını iyi bilir, mecbur kalmazsa mağlup olacağı kavgaya girmez. Aklı başında olan kurtlar da kamp yerinin artığını zaten bekler; sadece açlığa dayanamayanlar yaklaşmaya cesaret eder. Bu cesareti gösteren ilk kurt, bundan 33 bin yıl kadar önce, uzağa fırlatılan bir kemik parçasıyla savuşturuldu. Karnını pek doyuramadı ama yine de kemiğin kimden geldiğini belleğine yazdı. Çekingenliğini zamanla üstünden atan kurt, her seferinde bir adım daha yaklaştı kampa. Fırlatılan kemik de her seferinde biraz daha yakına düşmeye başladı. Bu uzaktan flört, insan, kemik ve kurt arasında mesafe bitene dek sürdü. İlk temasta insanın aklında ne olduğunu kestirmek zor fakat kurdun müthiş bir hayatta kalma stratejisi olduğunu kesin: “İnsanları korkutmazsam, bana zarar vermezler ve yiyeceklerini benimle paylaşırlar. Düzenli beslenirsem hayatta kalırım, ürerim ve soyumu rahat sürdürürüm.” Bir canlının nasıl büyüyeceği, nasıl hareket edeceği, nasıl besleneceği, nasıl davranış biçimleri sergileyeceği, doğada nasıl hayatta kalacağı ve çoğalacağını DNA’sı belirler. Yavrulayan kurdun nesli de annelerinin DNA’sını ve huyunu sürdürdü tabii ki. İtaat etmeyen yavrular dışlandı ve aç kaldı. Sadece işe yarayan yavrular sevildi ve beslendi. Zaman içinde eğitilen bazı yavrular hem avlanmaya hem de güvenliğe yardım etmeye başladılar. Özgürlüklerini ve hatta eş seçme haklarını düzenli yemek ve sevgi ile takas ettiler. 33 bin yıl önce başlayan bu çıkar ilişkisi zamanla dostluğa dönüştü. İnsanın doğaya müdahalesinin en kuvvetli örneğidir bu. Şu an gördüğünüz yüzlerce cins köpek insan eliyle şekillendirildi. Yapay seçilim ile bizler, kurtların o soyunu, yıllar içinde köpeğe dönüştürdük. Aramızda yazılı bir anlaşma yok tabii ama DNA’larının talimatlarına uyan bütün köpekler türümüzün hizmetinde. Sevildiğinin farkına varan her sahipsiz köpek biraz sevgi ve karın tokluğuna insanoğlu için hizmet etmeye hazır. Onlar geçmişlerinin ne olduğunu dahi bilmeden, atalarının öğretisini binlerce yıldır genleriyle taşıyorlar. Peki ya biz? Doğada birinci kural hayatta kalmak ve insanoğlu zamanla zekâsını yaşadığı yeryüzünü kontrolü altına alabilecek kadar geliştirdi. Önceliklerimiz zaman içinde çok değişti ve artık karnımızı doyurmak için yöntemlerimiz çok farklı. Yeryüzünün geçici bir an için dahi olsa kontrolünü elimize geçirdiğimiz doğru, ama evrimsel bu süreçte beraber yürüdüğümüz ve yoldaşlığımızı yapan bu türe günümüzde ne kadar değer veriyoruz? Bizler geliştirdiğimiz bilim ve teknoloji ile hayvanlardan ayrıştığımızı düşünüyoruz ama onlar için artık bir geri dönüş yok. Bizler onlara “yabana dönüş” yapabilecekleri bir imkan ve bir alan dahi bırakmadık. Onlar şartları bizim koyduğumuz ve hatta imzalamadığımız bir anlaşmanın peşinde insanoğlunun hizmetine girmek için bekliyorlar. Yarın sabah, sokağınızdaki sahipsiz bir köpeğe “merhaba” deyin. Sallanan bir kuyruk ‘ben sözümde duruyorum’ demektir. Atalarınızın verdiği sözün siz de arkasında durun. Biraz sevgiye ve yemeğinizin artığına bile razılar, binlerce yıldır olduğu gibi…

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR