23 Temmuz 2018 Söyleşi Edebiyat

Drago Jančar: "Post-varoluşçu bir yazarım."


Twitter'da Paylaş
0

Drago Jančar, Orta Avrupa edebiyatının önde gelen yazarlarından.  Türkçede Joyce’un Öğrencisi ve Kuzey Işıkları kitapları yayımlandı. Kasım-Aralık 2011 tarihli Le Matricule des Anges dergisinde yayımlanan söyleşisini yayımlıyoruz. İyi bir yazarı yakından tanımak için.

En usta yaratıcılar bile okuduklarının, gördüklerinin, duyduklarının etkisinde kalmaksızın, hiçlikten ortaya bir eser çıkarmamışlardır. Buna karşılık elinize aldığınız bir eserde kendine özgü bir “şey” yazarının sesini hemen tanımanıza yol açar.

Öykülerinizi, roman ve oyunlarınızı ele alırsak, sizce her birinin rolü ayrı mı, yoksa tek bir anlatımdan söz edilebilir mi? 

DJ: En kapsamlı edebi tür romandır. Roman, içinde öyküyü de barındırır, dramaturjik bir hikâyeye zemin yaratır; tüm edebi türlerin bileşimidir. Benim için en önemlisi romandır. Buna karşılık öykü, çalışma masasının döküntülerinden ortaya çıkmışçasına hafife alınacak bir tür değildir. Son öykü kitabım Almanya’da yayımlandığında, bir eleştirmen çok cömert bir yazar olduğumu söyledi, başkalarının ortaya bir roman çıkaracağı malzemeyle, bir öykü oluşturuyormuşum. Öykülerimi çok özenerek yazıyorum; olay örgüsünü, anlatımı olabildiğince yoğunlaştırmaya çalışıyorum. Romanda ise sınır tanımıyorum, canım isterse Barok dönemde bulabilirim kendimi. Öyküye eli sıkı yaklaşmalısınız.

Denemeleriniz okurla buluşabilir mi? 

DJ: Bazı denemelerimin çevirisi yapılabilir. Metinlerim felsefi olmaktan çok, toplumsal; Doğu Avrupa olduğu kadar Batı Avrupa toplumlarını da irdeleyen metinler. Totaliter bir rejim altında da yaşadım, demokraside de. 

Roman kahramanlarınızın çoğu bulundukları coğrafyayı yansıtıyor. Kendinizi Orta Avrupa edebiyatının bir mirasçısı ve sürdürücüsü olarak mı görüyorsunuz? 

DJ: Orta Avrupa kültürü taşra kültürü değildir. Küçük bir ülkenin kültürü küçümsenmemelidir. Kendimi Orta Avrupa’ya ait hissediyorum. Tarih küçük ülkelerde büyük uluslardakinden farklı yaşanmıştır. Ömrünüzü Slovenya’nın küçük bir köyünde geçirirken, önünüzden gelip geçen şahsiyetleri gözlemleyerek tarihin akışına tanıklık edebilirsiniz: surları aşan çeşitli ordular, her defasında dayatılan farklı vergilerle karşılaşabilirsiniz. Ben köyüme dört beş farklı ordunun girdiğini çıktığını gördüm. Küçük bir köy 20. yüzyıl dünyasının karmaşık yapısına sahne olabilir. Her şey gözünüzün önünde olur biter. Rejim karşıtları, bölücüler, sürgüne yollananlar, geleceğin komünist liderleri, hepsi gelir geçerler. Orta Avrupa çelişkiler yumağıdır. Edebiyata son derece ilginç bir malzeme oluşturur. Doğu Avrupa sorunsalını ilk irdeleyen Milan Kundera’dır. Savaştan önce bütünlüğü olan ülkelerin nasıl olup da savaştan sonra parçalandığını, Avusturya-Macaristan arasındaki mayınlı bölge misali, mayın döşeli sınırlarla bölündüğünü anlamaya çalışıyorum. Peter Handke Avrupa’dan bir meteoroloji vakası olarak söz eder. Buna diyeceğim şudur: gökyüzüne bakmaya itirazım yok ama yere de bakmazsan, mayına basarsın. Orta Avrupa halkları gözyüzündeki bulutlar gibi yer değiştirebildikleri gün hür olacaklar. Bu aslında gerçekleşti. Günümüzde Avrupa birleşti. Artık bir Orta Avrupa sorunundan söz edilmiyor. Geçmişte kaldı.

Drago Jancar edebiyat öykü

Taşrayı anlatıyorsunuz. Kuzey Işıkları’nda, küçük burjuva klikleşmeleri, Madam Bovary’i anımsatan Bayan Samsa’sı ve şehirden geçip giden satış temsilcileriyle, doğum yeriniz Maribor’u taşra dünyasının merkezine yerleştirmiyor musunuz? 

DJ: Maribor gibi tipik bir taşra şehrinde bile dünyanın herhangi bir büyük şehrinde rastlanabilecek çapta çatışmalara tanık olabilirsiniz. Avrupa’yı derinden etkileyecek olayların kıvılcımı Maribor gibi küçük şehirlerde çakabilir. Tarihin tohumu böyle bir şehirde atılabilir. Bu temayı seviyorum ve henüz bununla işim bitmedi.

Saraybosna örneğinde olduğu gibi mi? 

DJ: Saraybosna gerçekten küçüktür, son derece pitoresktir, dünyanın minyatürü gibidir. Gizlisi saklısı yoktur. Müslümanı, Katoliği, milliyetçisi, komünisti ortalıktadır. Oysa Maribor gibi, hepsi birbirine benzeyen öbür küçük şehirlerde çatışma tohumları göze görünmez. Davranışlar birbirine benzese, halk aynı kafede vakit geçirse, aynı kiliseye, aynı spor klübüne gitse de herkes birbirinden nefret eder. Trieste’de ise anlaşmazlıklar, sözgelimi komünistlerle faşistler, Slovenlerle İtalyanlar arasındaki gerilim saklıdır ama oradadır.

Romanlarınızdaki öteki ana ekseni “tarih”. Katarina, pav in jezuit (Katerina, Tavuskuşu ve Cizvit) tarihi bir roman, Kuzey Işıkları 1938’de geçiyor, hatta Zvenenje v glavi (Kafada Gürültü) bile 20. yüzyıl tarihine gönderme yapıyor. Tarih merakınız nereden geliyor? 

DJ: Czeslaw Milosz her olayın, geçmişi geleceğe bağlayan zincirin bir halkası olduğunu söylerdi. Dünya bir günde yaratılmadı. Bugünü yapan, geçmişimiz. Marguerita Yourcenar için geçmişi yeniden yaratmak çok önemliydi. İnternetin bu denli önem kazandığı teknoloji çağında yaşıyor olsak da insanoğlunun pek değiştiği söylenemez. Duyguları, arzuları hep aynıdır: hüzün, aşk, güç... Benim için tarihi perspektife yerleştirilen her şey, bir düzlemde olana nazaran anlam kazanıyor.

Katarina, pav in jezuit’da dünyanın 1756’daki değişimini anlatıyorsunuz ve Kuzey Işıkları’nda yine dünyanın kökünden sarsıldığı başka bir yılı, 1938’i ele alıyorsunuz. Romanlarınızda tarihin dönüm noktalarını irdelemeyi mi tercih ediyorsunuz? 

DJ: Evet, Katerina döneminde de Avrupa bir dönüm notasındaydı. İçten içe değişimin hazırlığı vardı. Gelecekte çalkantılara, hatta Avrupa’nın tamamını kökünden sarsacak Fransız Devrimi’ne yol açacak sakin bir dönemden geçiliyordu. İnsanların derinden inançlı oldukları ve akılcılıkla bağdaşmadıkları zamanlardı. Nitekim inançla akılcılığın çatışmasının halkı ezip geçtiğine şahit oluyoruz. Ama beni bütün bunlardan daha fazla ilgilendiren bir aşk hikâyesi vardı ortada. Tabii bir de hikâye anlatmanın keyfi, bu kadar basit.

Yazdığınız oyun Veliki briljantni valček’da (Büyük Işıltılı Vals) yargılama var. Romanlarınızdan ikisi Kuzey Işıkları ile Zvenenje v glavi kapalı ortamlarda geçiyor. Romanlarınızda yargılama ve laboratuvar gibi dar bir alanda tahlil etmenin dışına çıkılıyor değil mi? Karakterlerinizi belli bir dönemde kapalı bir çerçevenin içine yerleştiriyorsunuz ve başına gelenleri gözlemlemeye koyuluyorsunuz. 

DJ: Evet ama benim de o laboratuvarın, o kapalı alanın içinde olmam şartıyla. Ben de bütün bu kapatılmış insanlardan biriyim. “Madame Bovary, benim,” demişti yazar, değil mi? Yarattığım karakterlerin tümü, kadın ya da erkek, iyi ya da kötü olsun, benden bir parçadır. Dolayısıyla karakterlerime sanki laboratuvarda kobaymışlarcasına tepeden bakmıyorum. Onların arasındayım. Kendisini kapatılmış hisseden, hapsedilmiş olan benim, dışarıdan beni ve olanı biteni seyredense başkası. Benden daha tehlikeli birisi. 

Eserleriniz arasında geçişlere yer veriyorsunuz. Veliki briljantni valček’da ve Katarina, pav in jezuit’da birbirine benzeye iki Simon olduğunu görüyoruz. Bir önceki hayatında İspanyol Lucia Alvarez olduğunu iddia eden Macar kadın karakteri hem Veliki briljantni valček’de hem de Kuzey Işıkları’nda karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde hem Joyce’un Öğrencisi’nde hem de Kuzey Işıkları’nda ortak karakterler görüyoruz. Bu geçişleri biraz açar mısınız? 

DJ: Bazı geçişleri farkında olmadan, bazılarını da bilinçli yapıyorum. Bir yazarın hep aynı kitabı yazdığını söylerler. Fazla itibar etmesem de bu sözde bir gerçek payı olduğunu kabul etmek gerekir. Her başladığım kitapta öncekilerden farklı şeyler söylemek, kendimi bambaşka durumlarda bulmak istiyorum. Buna karşılık bazı anlarda geçmişte yaşanmışlık hissine kapılıyorum ya da kendime rağmen daha önce irdelediğim bir döneme dönmüş oluyorum. Veliki briljantni valcek’deki Simon ile Katarina’daki Simon’un benzerlik gösterdikleri apaçık. İkisi de bir şeye inanıyor ama hayal kırıklığına ve ihanete uğruyorlar. Ortalama bir okur bu benzerlikleri fark etmiyor.

Sadece eserleriniz arasında değil, arada öteki yazarların eserleriyle de geçişler olduğunu görüyoruz. Kuzey Işıkları’nda karşımıza çıkan Samsa’nın Kafka’yı anımsattığını söyleyebiliriz. Böylece kendimizi edebiyatın yeraltı tünellerinde bulmuyor muyuz?

DJ: Haklısınız. Çalışmalarımı ben bu şekilde tarif etmezdim ama parmak bastığınız noktanın doğru olduğunu düşünüyorum. Kafka’nın varlığını yadsıyamayız, yine de ben Kafka tarzında değil, kendi tarzımda roman yazmak istiyorum. Samsa isminden yola çıkarak Kafka’nın Orta Avrupası’nda buluştuğumuzu söyleyebiliriz. 

Kitaplarınızın her birinin elinden tutan bir vaftiz babası olduğunu varsayabilir miyiz? Kuzey Işıkları’nınki Kafka ise, Zvenenje v glavi’i Buzatti’yle, Veliki briljantni valček’i Camus’yle ya da Sartre’la ilişkilendirebilir miyiz? 

DJ: Hayır. Kesinlikle hayır. En azından bilinçli olarak değil. Buna karşılık elbette yazı yazarken bizi etkileyen her şey kafamızda harmanlanmış oluyor. Pek sevmediğim Borges der ki: “Kitaplar kitaplardan çıkar.” Bu söze tamamıyla katılıyorum. Ama yazarın beslendiği çeşitli kaynaklar bir bütünü, yani beni oluşturuyor. Kitaplarımın hiçbiri benden başka kimseden beslenmiyor. Elbette beni etkileyen her şey yazdığım kitapta yerini bulur. En usta yaratıcılar bile okuduklarının, gördüklerinin, duyduklarının etkisinde kalmaksızın, hiçlikten ortaya bir eser çıkarmamışlardır. Buna karşılık elinize aldığınız bir eserde kendine özgü bir “şey” yazarının sesini hemen tanımanıza yol açar. Bu bir atmosfer olabilir. Bende bu eserin atmosferidir. 

Christian Garcin, taslak yazarları ve süreç yazarları diye tanımlayabileceğimiz iki gruptan söz eder. İlki yazmaya başlamadan önce takip edeceği yolu kararlaştırmıştır. Ötekiyse kendisini yazının akışına bırakır. Siz hangi gruba dahilsiniz?

Drago Jancar edebiyat öykü

DJ: Taslak yazarı değilim. Daha çok, süreç yazarı olduğumu söyleyebilirim. Kitaplarımın çıkış noktası kesinleşmiş bir ön çalışmadan ziyade olağan bir karşılaşma ya da yaşadığım bir olaydır. Bireyi tarihe oturtmaktan hoşlanırım. Kitaplarımın çoğu tarihle karşı karşıya kalan bireyi anlatır. Bu anlamda varoluşçuluğa yaklaştığımı söyleyebiliriz. Bana dilerseniz post-varoluşçu diyebilirsiniz. 

Örneğin Zvenenje v glavi’i yazarken neler olup biteceğini, nereye varacağınızı, nasıl sonlanacağını bilmiyor muydunuz? 

DJ: Hayır, bilerek yazamam. Devamını bilmediğim bölümler halinde ilerlerim. En mutlu olduğum an ise o sese kulak verdiğim, yazma zevkine teslim olduğum andır. Herhangi bir edebiyat ödülü kazanabileceğinizi ya da elinizin altındaki işin size bir burs olarak geri döneceğini aklınıza bile getirmediğiniz, saf yaratım ânı. En güzeli yazının bir atomik reaksiyon gibi kendiliğinden ortaya çıkıvermesidir. Zvenenje v glavi’i yazmaya başlarken hiçbir şey bilmiyordum. Sonunu öngörmemiştim. Sonu hafif melankolik oldu.

Yazıya hâkimiyetin kaçtığı durumlar olmuyor mu? 

DJ: Elbette oluyor. Kara deliklerden de geçiyor insan. Yazabilmek için her zaman sakin bir yere ve yalnızlığa ihtiyaç duyuyorum. Dağa çıkıyorum ya da göl kenarına yerleşiyorum. Şüpheye düştüğüm, kara deliğe girdiğim zaman inzivada olmanın faydasını görüyorum, sorundan kaçmak yerine üzerine gitmek zorunda kalıyorum. Üç gün aylaklık edebilirim ama sonunda çıkış yolu bulur, yazının devamını getirebilirim.

Film senaryosu yazmanın yararını görüyor musunuz? Romanlarınızda elips kullandığınıza şahit oluyoruz. Odasında oturan bir karakteri, bir sonraki cümlede, belirgin bir geçiş olmaksızın, akşam yemeğinde buluyoruz. 

DJ: Birçok okurum kitaplarımın sinemaya kolaylıkla uyarlanabileceğini düşünür. Kitaplarımı ekrana taşımaya kalkışanlar bu işin göründüğü kadar kolay olmadığını anladılar. Görüntüye çevrilemeyen durumlarla karşılaştılar. Ve genellikle vazgeçtiler. Romanda görüntüler sözcüklerin gerisine saklanır, sözcükleri görüntüye dönüştürebileceğinizi sanırsınız ama imkânsızdır. Aslında eserin okurda uyandırdığı duyguların görüntüye aktarılmasının yolu yoktur. 

Kuzey Işıkları’nı okurken peşimizi hiç bırakmayan bir tuhaflık hissine kapılıyoruz. Her ne kadar Josef Erdman’ın başına gelenleri takip ediyorsak da kahramanınızın onu dış dünyadan ayıran bir buzlu camın gerisinde durduğu izleniminden kurtulamıyoruz. Cümleleriniz basit olmakla birlikte garip bir derinlik barındırıyorlar. Bu etkiyi isteyerek mi yarattınız? 

DJ: Evet. Durumu sizin kadar iyi ifade edemezdim, doğrusu. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Rüyada gibi.

Joyce’un Öğrencisi’nde yer alan öykülerde şimdiki zaman haber kipini geçmiş zamanla dönüşümlü olarak kullanıyorsunuz. Şimdiki zaman henüz gerçekleşmeyenin yapılmış olduğu izlenimini uyandırıyor. Farklı zamanlarda fiil çekimlerine yüklediğiniz rol nedir?

DJ: Slovencede sadece üç zaman olması kısıtlayıcıdır. Ya şimdiki zamanı, ya geçmişi ya da geleceği kullanırsınız. Başka seçeneğiniz yoktur. Bu nedenle tanımlayıcı bir yönteme ihtiyacınız vardır. Bunun çevirmene zorluk çıkardığının farkındayım. Slovencede ayrıca tekile ve çoğula ek olarak bir üçüncü bir nicelik seçeneği vardır. Bu, ikili kip seçeneğidir. İki kişiyi kapsayan ya da ilgilendiren bir durumdan söz ederken kullanırız. Gördüğünüz gibi kipte zenginliğe karşılık, zamandan yana fakiriz. Sıklıkla hayali ya da ayrıksı bir gelecek zaman anlatımına başvururum. Örneğin Kuzey Işıkları’nda olay 1938’de geçse de zaman zaman geleceği, daha sonra olacakları göz önüne seriyorum. Bize geçmişi anlatan gelecek oluyor. 

Fransızcadan çeviren: Ay Neşe Başman


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR