Dünya Topraklarını Nasıl Yönetebiliriz?
19 Ağustos 2017 Doğa

Dünya Topraklarını Nasıl Yönetebiliriz?


Twitter'da Paylaş
0

Daha az et yiyin ve yiyecekleri israf etmeyin.

Nüfus fazlalığı, iklim değişimi, yoğun göç… Toprakla olan ilişkimiz hiç bu kadar karmaşık olmamıştı. Gökyüzünden bakıldığında dünya toprakları akıntıya kapılıp Hint Okyanusu’ndan kopmuş büyük bir şehir gibi gözüküyor. Yüksek binalar ormanı, zümrüt yeşili bir sudan gökyüzüne yükseliyor. Örneğin Maldivlerin başkenti olan Malé o kadar kalabalık ki orada yaşayanların yeni yapıları yukarıya doğru inşa etmekten başka şansları yok. Yerleşke bölgesini genişletebilecekleri bir alan kalmamış ve 2006 yılından beri nüfus %52 oranında artmış.

Belediye başkan yardımcısı Shamau Shareef, “İnsanlar Maldivleri düşündüğü zaman beyaz kum plajlarını ve berrak gölleri hayal ediyor. Fakat gerçek bundan farklı. Çok az bir alanımız kaldı ve burada hayat gerçekten zor” diyor. Bu yoğunluk beraberinde kaosu da getiriyor. İnsanların özel alanı yok, her şey iç içe yaşanıyor. Suç oranı, uyuşturucu kullanımı artmış durumda. Ve şehir her geçen gün bir çöplüğe dönüşüyor. Shareef’e göre sosyoekonomik problemler de yaşanıyor. İnsanlar buraya sağlık, eğitim ve iş olanakları için geliyor ama bu olanaklar nüfus yoğunluğu karşısında yetersiz kalıyor.

Aslında Malé, dünya çapında yaşanan problemlerin küçük bir örneği. Her yıl seksen üç milyon insan daha gezegende yaşamaya başlıyor ve bu da toprak üzerinde bir baskı oluşturuyor.

Birleşmiş Milletler’in son raporuna göre günümüzde 7,6 milyar insan dünyadaki topraklar için birbiriyle yarışıyor ve 2050 yılına geldiğimizde bu sayı 9,8 milyara ulaşacak. Bu yüzyılın sonunda ise gezegende yaşayan 11,2 milyar insan olacağı tahmin ediliyor.

Elbette bu insanların hepsi yaşayacak bir yer, çalışacak bir işyeri ve yiyeceklerini sağlayacak verimli bir toprak arayışında. Hayatta kalabilmek için suya ve ısınmaya, geceleri bulundukları yeri aydınlatmak için de enerji kaynağına muhtaçlar. Arabalarını sürebilmeleri için yol, park edebilmeleri için de otopark lazım. Şanslı olanlar için de boş zamanlarını değerlendirebilecekleri yerler gerekiyor. Hepsinin ortak yanı ise toprağı bu şekilde plansızca kullanmanın gelecekte insanlık için yaratacağı zorluklar.

Yaşanabilir topraklar - Yaşanamaz topraklar

İnsanlığın bir gün toprakları tüketeceği düşüncesini göz ardı ederek korkularımızla baş edebiliriz. Fiziksel olarak bakıldığında toprak 11 milyon insanı kolaylıkla barındırabilir çünkü gezegende 1,4 milyar hektarlık buzsuz toprak var. Fakat bu toprakların büyük bir kısmı konumları ya da iklim koşulları nedeniyle yaşanılamaz halde. Örneğin Sibirya’nın büyük bir bölümünde yaşamak imkânsız. Avusturalya’nın merkezinde bulunan büyük bir bölüm ise birçok insanı barındıramayacak kadar kurak. Bu sebeple nüfusun büyük bir kısmı sahil şeridinde yaşıyor.

Şehirler sonsuza dek büyüyüp genişleyemez. Üstünde konumlandıkları toprak ve tabiat onları sınırlandırır. Yaşanılabilir toprak artan nüfus ve kalabalık şehirler gibi zorluklarla karşılaşır. Birleşmiş Milletler Nüfus Bölümü başkanı John Wilmoth’a göre, “Ne kadar çok insan olursa, doğal kaynak ve yiyecek üretimi beklentisi de o kadar çok olur. Bu sebeple nüfus kontrolü yapılması gerekir.” Fakat farklı görüşlere göre aslında en yüksek nüfusa sahip olan ülkeler, dünyada paylarına düşen doğal kaynaklarını en az kullananlar. Yani zengin ve gelişmiş ülkeler adil dağılımda paylarına düşenden çok daha fazla kaynak ve enerji kullanıyorlar.

Tarım için yer açmak

Tarım konusunda bir iyi bir de kötü haber var. Kötü haber şu: Hayvanlar için gereken yeni ekim yerlerinin ve otlakların dünya üzerindeki ormansızlaşmanın %80’ine sebep olduğu düşünülüyor. Çünkü doğal sera gazı etkisini yaratan zengin bir biyolojik çeşitliliğe sahip bölgeler yok edilmiş.

İyi haber ise şöyle: Uzmanlara göre bu durum böyle devam etmek zorunda değil. Günümüzde toprağı kullanma şeklimiz oldukça verimsiz. Tarım arazilerinin %75’i insanların yediği hayvanları beslemek için kullanılıyor. Dünyada yetiştirilen yiyeceğin %40’ı kimse tarafından tüketilmiyor, israf ediliyor.

O halde olası bir çözüm şu olabilir: Daha az et yiyin ve yiyecekleri israf etmeyin.

Dünyada bu konuda adım atmaya başlayan ülkeler mevcut. Örneğin Çin, et üretimini azaltmayı düşünüyor. Avrupa ülkeleri ve ABD de yiyecek israfı konusunda önlemler almaya başladı. Aslında yeme alışkanlıklarının değişmesi bile toprak kullanımını daha verimli hale getirebilir.

Yükselen denizler ve sahil şeritleri

Tarihe baktığımızda, ticaretin, orta sınıfların yükselişi ve sahil kesimlerindeki refahın artmasıyla canlandığını görüyoruz. Bugüne geldiğimizde sahil yerleşiminin dünyadaki en kalabalık yerler olması da şaşırtıcı değil.

İngiltere ve Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre 2000 yılında sahilde yaşayan insanların sayısı 625 milyondu. 2060 yılına geldiğimizde bu sayının bir milyar olacağı iddia ediliyor. İşin içine iklim değişikliği de dahil olunca durum daha da karmaşıklaşıyor.

Uzman Barbara Neumann sahilin alan olarak kısıtlı bir bölge olduğunu ve bundan dolayı bu bölgelerdeki doğa ve ekosistem üzerinde daha büyük bir baskı olduğunu söylüyor. “Kum tepeleri doğal bir sel bariyeri görevi görür. Eğer bu tepeleri yıkarsak sahil fırtınalarına ve yükselen deniz seviyesine karşı daha korunmasız oluruz.” Maldivler, Miami gibi popüler yerler de bu tehlikeleri en yakından yaşayan bölgeler. Korkulan olursa topraklarının büyük bir kısmını kaybedebilirler. Bu sebeple yapılabilecek en iyi şey sahil bölgelerindeki yerleşimi ve dolayısıyla doğaya yapılan baskıyı engellemek ve insanları iç bölgelere yerleşmeye teşvik etmek.

İklim değişikliği ve göç

Her yıl 21,5 milyon insan iklim değişimi kaynaklı felaketlerden dolayı evlerini terk edip başka yerlere göç ediyor. Bunun yanı sıra yaşanan savaşlar ve katliamlar da bu göçe katkıda bulunuyor.

Yani insanlar her yıl savaş, kıtlık ve kuraklık yüzünden yeni yerler arayışına giriyor. Bu da yeni zorluklar doğuruyor. Yeni yerler birden artan nüfus yoğunluğu karşısında yetersiz kalıyor. Besin, altyapı ve iş problemleri yaşanıyor. En temelde su, yemek ve barınak ihtiyaçları bile karşılanamayan insanlar var.

Nüfus konusunda araştırmalar yapan öğretim üyesi Joel Cohen’e göre, “Asıl zorluk yeterince yer olmaması değil, bizim gelecekteki insanların ne durumda olacağını ve neler yaşayacağını düşünmememiz. Nüfus patlaması en çok yoksul ülkelerde yaşanıyor ve her yıl varoşlarda yaşayan insanlara milyonlarca kişi ekleniyor.” Gelişmiş ülkelerde de durum farklı değil. Mekân ve kaynak yetersizliğini onlar da yaşıyor. Yani kısacası, her yerin kendine özgü problemleri var ama aslında bu problemlerin sebepleri pek de farklı değil.

Dünyada yeni insanlar için yaşanacak yerler bulunabilir. Fakat içinde bulunduğumuz yirmi birinci yüzyılda asıl sorulması gereken konu bu yerlerde nasıl, kim ve ne ile yaşayacağımız ve neleri tecrübe edeceğimiz.

Çeviren: Deniz Saldıran

(BBC Future)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR