Dünya Yaratmak
1 Ocak 2019 Edebiyat

Dünya Yaratmak


Twitter'da Paylaş
0

Sanatçı dünyayı kendi dünyasına çevirir. Sanatçı kendi dünyasından bir dünya yaratır. Bir süreliğine. O sanat eserine bakma veya o eseri dinleme, seyretme ya da okuma süresince.

Dünya yaratmak hakkında konuşmamız gerekiyor. Yaratma fikri aklıma yenisini yapmayı getiriyor. Yeni bir dünya yaratmak: farklı bir dünya. Orta Dünya mesela ya da bilimkurgunun gezegenleri. Fantastik hayal gücünün işi bu. Bir de dünyayı yeniden yaratmak, farklı bir hale getirmek söz konusu: Bir ütopya yahut distopya, bu da politik hayal gücünün işi.

Peki ya dünyayı, bu dünyayı, eski olanı yaratmak? Dinsel hayal gücünün yahut hayatta kalma isteminin alanına giriyor gibi gözüküyor (ikisi aynı şey de olabilir pekâlâ). Eski dünya doğan her bebekle, her yılbaşıyla ve her sabahla yenilenir; ayrıca Budistler her an yenilendiğini söyleyecektir. 

Nereden bakılırsa bakılsın içinde yaşadığımız dünyayı yarattığımız şüphe götürmez, ne var ki sıfırdan mı –hımm! Tadı öyle doğrusu! Ama bu Piskopos Berkeley’nin Evren karışımı kokteyli!– yoksa gerçeğin sonu gelmez kaosunda bize faydalı yahut eğlenceli gelenler arasından iyi kötü isabetli bir seçilimle birleştirdiğimiz parçalardan mı, bunu filozoflara bırakıyorum. 

Her iki durumda da sanatçıların yaptığı, evrenin parçalarını büyük bir maharetle seçmektir; olayların dizginlenemez akışı sırasında fevkalade faydalı ve eğlenceli parçalar seçilir, bir tutarlılık ve süreklilik yanılsaması yaratacak şekilde düzenlenir. Sanatçı dünyayı kendi dünyasına çevirir. Sanatçı kendi dünyasından bir dünya yaratır. Bir süreliğine. O sanat eserine bakma veya o eseri dinleme, seyretme ya da okuma süresince. Tıpkı bir kristal gibi, sanat eseri sanki her şeyi içinde barındırıyormuş, sonsuzluğu imliyormuş gibi gözükür. Gelgelelim aslında sadece bir kâşifin harita taslağından ibarettir. Sisli bir sahildeki kıyı şeridini gösteren bir krokidir, hepsi bu. 

Bir şey yaratmak onu icat etmek, keşfetmek, ortaya çıkarmaktır; tıpkı Michelangelo’nun heykeli gizleyen fazlalıkları yontması gibi. Belki de bu önermenin tersine çevrilmiş halini daha az düşünüyoruz, şöyle ki: Bir şey keşfetmek onu yaratmaktır. Julius Caesar’ın dediği gibi, “Britanya’nın varlığı ben oraya gidene kadar bilinmiyordu.” Kadim Britonların, en iyi çivit otunu nerede bulacakları gibi ayrıntılara varıncaya kadar, Britanya’nın varlığından gayet haberdar olduklarını rahatlıkla varsayabiliriz elbette. Fakat Einstein’ın dediği gibi, her şey nasıl baktığınıza bağlıdır ve Britanya değil, Roma söz konusu olduğunda Britanya’yı Caesar icat etti (invenire, “bulmak, rastlamak”). Orayı dünyanın geri kalanı için var kıldı.

ursula k. le guin

Bana kalırsa Büyük İskender Hindistan’da bir yerlerde oturup ağladı, çünkü geriye fethedilecek yeni bir dünya kalmamıştı. Ne aptal adamdı ama! Çin yolunu yarılamış, oturmuş, içli içli ağlıyor! Bir fatih. Hep yeni dünyalara tesadüf eden ve çabucak onları tüketen Konkistadorlar. Fethetmek bulmak değildir, yaratmak da değildir. Yeni Dünya denen yeri fetheden ve doğayı fethedilecek bir hasım olarak gören kültürümüzdür. Şu halimize bir bakın hele! Her şeyimiz tükeniyor. 

Sempozyumumuzun adı Kayıp Dünyalar ve Gelecek Dünyalar. Bizden öncekiler buraya ister altın, ister özgürlük peşinde, ister de köle olarak gelmiş olsun bizler, malikler, şimdi burada, Yeni Dünya’da yaşayanlar fatihleriz. Kayıp bir Dünyanın sakinleriyiz. Bütünüyle kaybolmuş bir dünyanın. İsimler bile kayboldu. On binlerce yıl burada, bu mekânda, bu tepelerde yaşayan insanlar Konkistadorların diliyle hatırlanıyor (şayet hatırlanıyorsa tabii): “Costano’lar”, “Santa Clara’lar”, “San Francisco’lar”, yabancı yarı tanrılardan alınan isimler. Altmış üç yıl önce Handbook of the Indians of California’da (California Yerlilerinin El Kitabı) babam şu satırları yazdı:

"Esas itibariyle Costano yerlilerinin nesli tükendi. Sadece orada burada bir avuç insan kaldı... Heyetin görevine son verilmesinin üzerinden neredeyse bir asır, yerlilerle ilk karşılaşmasının üzerindense yaklaşık bir buçuk asır geçti. Bu dönemler, tek tük parçalar dışında, atalarının geleneksel alışkanlıklarının hatıralarını bile sildi."

İşte bu tür parçalardan biri, bir şarkı; burada söylediler bu şarkıyı, canlı meşe ağaçlarının altında, fakat o zaman burada yaban yulafı yoktu, sadece California küme çayırları vardı. Halk, “Seni düşlüyorum / Seni düşlüyorum zıplarken / Tavşan, kır tavşanı ve seni, bıldırcın” şarkısını söyledi. Bir de bir dans parçasından bir mısra kaldı geriye: “Dünyanın eşiğinde dans etmek.”

Bir dünya bulmak için başka bir tanesini kaybetmeniz gerekir belki de.

Böylesi parçalarla enkazımı kıyıya çıkarabilirdim belki ama nasıl yapacağımı bilmiyordum. Yalnızca bir gelecek yaratabilmek için bir geçmişimizin olması gerektiği bilgisiyle kendi atalarımın ve analarımın Avrupa temelli kültüründen alabildiğimi aldım. Pek çoğumuz gibi, kullanabildiğim kadarını kullanmayı, Çin’den bir fikir araklamayı, Hindistan’dan bir tanrı çalmayı ve elimden gelen en iyi şekilde bu parçalardan bir dünya yaratmayı öğrendim. Ama hâlâ bir gizem var. Doğduğum, büyüdüğüm ve başka her yerden daha çok sevdiğim bu yerin, benim dünyamın, benim California’mın hâlâ yaratılması gerekiyor. Yeni bir dünya yaratmaya eskisinden başlarsınız elbette. Bir dünya bulmak için başka bir tanesini kaybetmeniz gerekir belki de. Belki de kaybolmanız gerekir. Yenilenmenin dansı, dünyayı yaratan dans hep bir şeylerin kıyısında, eşiğinde, sisli sahilde edilirdi. 

İngilizceden çeviren: Seda Ersavcı

* 1981’de Stanford Üniversitesi’nde düzenlenen Kayıp Dünyalar ve Gelecek Dünyalar sempozyumunda yaptığım kısa konuşmanın metni; nispeten tahrif edilmiş bir nüshası editörlüğünü Marilyn Yalom’un yaptığı Women Writers of the West Coast’ta (Capra Press, 1983, Batı Kıyısının Kadın Yazarları) yayımlandı.

** “Dünya Yaratmak” yazısı İthaki Yayınları tarafından yayımlanacak olan Dünyanın Kıyısında Dans adlı derlemeden çevirmenin ve yayınevinin izniyle yayımlanmıştır. (e.n.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR