Dünyanın 7 Harika Bilimsel Gafı
30 Ocak 2019 Liste

Dünyanın 7 Harika Bilimsel Gafı


Twitter'da Paylaş
0

Gözümüzü açtığımız ilk günden beri içinde bulunduğumuz bu evreni ve yaşamı anlamaya çalışıyoruz. Hakikati bulma çabası içinde, sürekli bir yolculuk halindeyiz. Bilgiye ulaştıkça cesaretle, azimle ve sabırla yeni fikirler üretiyor ve önsezilerimize de güvenerek kuramlar yaratıyoruz. Ama kimi önseziler ya da fikirler ne kadar değerli olsalar da bilimsel birer gaf olmaktan öteye gidemiyorlar.

1 Evrenin merkezindeki yeryüzü

Atalarımız, evrenin kendileri için yaratıldığına inanırlardı. Her şeyin merkezinde bulunduğumuz çıkarımını yapmak gayet doğaldır çünkü evrenin hangi noktasında durursanız durun, tam ortada olduğunuz hissine kapılırsınız. Sonuçta, Güneş, Ay ve yıldızlar etrafımızda dönüyor gibi görünürler. Hatta bizler hâlâ Güneş’in doğuşundan ve batışından bahsederiz, oysa ki bu tabirlerin yanlış olduğunu hepimiz biliriz. Bugün Güneş sistemi adını verdiğimiz düzenin merkezinin Güneş mi yoksa Dünya mı olduğu tartışmasız gökbilim tarihinin en büyük savaşıdır ve çok insanın canına mâl olmuştur. Kopernik’e kadar olan dönemde bu konuda geçerlikte olan kuram, yerin evrenin merkezinde kımıldamadan durduğunu, Güneş’le Ay’ın, öbür gezegen ve durağan yıldız sistemleriyle birlikte yerin çevresinde kendi yörüngelerinde döndüklerini ileri süren Ptolemy’nin (Batlamyus) görüşüne dayanır. Kopernikçi kurama göre ise, hiç de durağan olmayan yer yuvarlağının günde bir kez kendi ekseni çevresinde, yılda bir kez de Güneş’in çevresinde iki türlü hareketi vardır.

Kopernik kuramı, 16. yüzyılda büyük bir yenilik olarak karşılanmışsa da, gerçekte, gökbilim alanında çok ileri olan eski Yunan’da daha önce ortaya atılmış bir görüştür. Yer yuvarlağının döndüğünü söyleyen ilk gökbilimcinin, M.Ö. üçüncü yüzyılda yaşamış olan Sisamlı Aristarkhos olduğu çok net olarak bilinmektedir. Yunanlılar geometrideki büyük üstünlükleri yardımıyla belli konularda bilimsel kanıtlamalara varabilmişlerdi. Güneş tutulmasıyla Ay tutulmasının neden ileri geldiğini de bulmuşlar, Ay üzerindeki gölgesinden dünyanın yuvarlak olduğunu daha o zaman anlamışlardı. Peki neden insanlık 2000 yıl daha beklemişti? Yoksa bekletildi mi?

Güneş ile Ay’ın, gezegenlerle durağan yıldızların günde bir kez yerin çevresinde döndükleri düşünülürken, bütün bunların bizim için var olduğunu, yaratıcının bize özel bir önem verdiğini düşünmek olasıdır. Kutsal kitabın onayladığı bir durumun kabullenilmesi de herkes için güzeldir (ve ayrıca sağlıklıdır). Kilise, denetimi altında bulunan bütün bilginlerle eğitim kurumlarının, Kopernik sistemini öğretmelerini yasak etmişti ve dünyanın döndüğünü öğretmek 1835 yılına değin baş yasaklardan sayılmıştır. Evrenin tüm amacının belki de ‘biz’ olmadığımız şüphesine insanlığın düşmesi, öyle görünüyor ki, ilk çağlardan günümüze kadar otoritenin altından kalkamayacağı bir sorun olarak kabul edilmiştir. İkinci yüzyıldan 16. yüzyıla kadar bu egoyu törpülemeden sürükleyen Ptolemy, tartışmasız bilim tarihinin en büyük gafının sahibidir.

2 Uyduruktan bir evren

Sör Isaac Newton'un üçüncü sıradan listemize girmiş olmasının aslında bir sebebi de ona atfettiğimiz gafı ortaya koyan Albert Einstein'ın da bu listede, hatta ondan bir basamak yukarıda olmasıdır. Einstein gibi büyük bir fizikçiyi eleştirmek niyetinde değilim fakat kendisinin bile bu gafı “hayatının hatası” olarak tanımlaması, onun bu listede üst sıralarda bulunması gerektiğini doğruluyor. Listenin ikinci sırasında kozmolojik sabit ile Albert Einstein yer alıyor. Hubble teleskopuna adını veren Edwin Hubble 1929 yılında Mount Wilson gözlemevinde yaptığı araştırmalar sırasında evrenin genişlediğini gözlemleyen ilk kişiydi. Gerçi Alexander Friedman statik bir evren olamayacağı varsayımını bundan birkaç yıl önce ortaya atmıştı fakat kanıtları ortaya koymak Hubble’a düşmüştü. Evrenin sürekli genişlediğini kabul etmek zorunda kalan çoğu bilim insanı, önceden evrenin hep var olduğu ve sabit bir büyüklüğü olması gerektiği yönünde hemfikirdi.

Bu tespit birçok kuramı altüst etmişti. Evrenin geçmişi ve geleceği ile ilgili birçok verinin tekrar gözden geçirilmesi gerekecekti. 1915’te genel görelilik kuramını kesinleştiren Einstein bile evrenin durağan olduğundan o kadar emindi ki, bu sonucu mümkün kılmak için kuramını değiştirerek, denklemlerine ‘kozmolojik sabit’ dediği uydurma bir sayı eklemişti. Verecek bozuk para üstü olmayınca mahalle bakkalının alışveriş poşetine çiklet eklemesi  pek sıkıntı yaratmaz, ama hesabı tutturamayan Einstein'ın denklemine gereksiz ve uyduruk bir sayı yapıştırmasının sonuçları elbette büyük olacaktır. Yaşamı boyunca binlerce bilimsel gafı ortaya çıkaran Einstein, maalesef kendi bile bu listeye girmekten kurtulamadı. Evrenin genişlediğini gösteren özgün denklemlerini durağan bir evren olacak bir biçimde değiştirmesi ile Albert Einstein listemizde hak ettiği ikinci sırayı aldı.Einstein kozmolojik sabiti denklemlerinden çıkartmıştı fakat bu sayı Einstein'ın ölümünden yıllar sonra, evrenin ivmelenerek genişlediği keşfedilince tekrar gündeme geldi. Bunun sonucu da bugün kozmolojik sabiti, tümüyle farklı bir tabloda olsa da, hâlâ görüyor olmamızdır.

3 Zamanın sapmayan oku

Pek çoğumuz zamanı basit ve düz olarak düşünürüz. Zamanın tek bir yönde ve sabit bir hızda aktığı yanılgısı içerisindeyiz. Ama büyük bilim insanlarının da geçmişte büyük hatalar yaptığını vurgulamak açısından, bu gafı efsane fizikçi Sör Isaac Newton'a atfetmenin yerinde bir karar olduğu düşüncesindeyim. Isaac Newton, matematik, mekanik, kütleçekim ve optik alanlarının her birindeki başarısı ile bilim tarihinin tartışmasız tek hipernovasıdır. Ölümünden üç yüzyıl sonra bile tutulmaları önceden hesaplamak için Newton dinamiklerini kullanıyoruz. Dünya’dan milyarlarca kilometre uzaklıktaki başka bir gezegeni araştırmak üzere gönderdiğimiz uydu, Newton’un hesapları sayesinde önceden saptanmış bir noktada yörüngeye giriyor. Çiftçilikle uğraşan sıradan bir ailenin prematüre doğan cılız ve sağlıksız bebeğine, bilime model oluşturan fiziksel dünyanın tüm mekanik açıklamasını borçluyuz.

Ama Isaac Newton’a göre bile zaman herkes ve her yer için aynıydı ve değiştirilmesi mümkün değildi. Newton’un çalışmalarından etkilenen ve ona saygı duyan çoğu bilim insanı, Newton'dan sonra bu konu üzerinde hiç kafa yormadı. Newton gibi büyük bir dehanın kabul ettiği bir olgunun tartışılması çoğu bilim insanı için anlamsızdı. Ama Newton’dan yaklaşık 200 yıl sonra Albert Einstein bunun büyük bir gaf olduğunu ve zamana bakış açımızın tamamıyla hatalı olduğunu ortaya koydu. Zaman, kişinin ya da cismin evrende bulunduğu konuma, hızına ve maruz kaldığı kütleçekim gücüne göre farklı hızlarda akabilir.

Peki bunu neden gündelik hayatımızda görmüyoruz? Bu mantıkla çok hızlı giden bir uçakta zamanın daha yavaş akması gerekmiyor mu? Dünya’da yapabileceğimiz hızın zaman üzerindeki etkisi, algılayamayacağımız kadar düşük olmasına karşın yine de deneysel olarak ispatlanabilir. Einstein'ın göremediği bu deney ilk olarak 1971 yılında yapıldı ve daha sonra defalarca tekrarlandı. Deney için iki adet atomik düzeyde ölçüm yapan saate ve çok hızlı uçabilen bir jet uçağına ihtiyacımız var. Ne mi yapıyoruz? Saatlerden birini yanımıza alıp uçuyoruz, diğerini ise yerde bırakıyoruz. İşte bu kadar. Yeterince hızlı ve uzun bir süre uçarsanız iki saat arasında saniyenin milyarda biri kadar da olsa mutlaka bir fark oluşur.

Einstein, uzay ve zaman olgularını uzayzaman diye adlandırdığı dört boyutlu bir yapıda birleştirdi, iki kavramın asla birbirinden ayrılamayacağını ve zamanın okunun büyük bir gaf olduğunu ortaya koydu. Fizik kanunları ile açıklamak gerekirse geçmiş, geçmişte kalmamıştır, gelecek ise meydana gelmiş olabilir. Geçmiş, gelecek ve şu an hep aynı şekilde vardır ve zaman manipüle edilebilir. Einstein’ın söylediği üzere: Zaman tamamen bir illüzyondur ama çok kuvvetlidir.

4 Hayalet gezegen Vulkan

Yeryüzünde koca bir anakarayı keşfettiğini ıskalamaktan daha büyük bir gaf nasıl yapılır? Aslında hiç olmayan bir gezegeni keşfetmek olabilir mi? Listemizin dördüncü sırasında bulduğu hayalet gezegen ile Urbain Le Verrier yer alıyor. Döneminin seçkin gök bilimcilerinden olan Le Verrier -ki bu ününü Neptün gezegeninin varlığını öngörmesine borçludur- 1860’ta Merkür’ün hareketleri üzerinde çalışırken yanlış giden bir şeyler olduğunu fark etti. Merkür, tam olarak bulunması gerektiği yerde değildi. Hesaplarını kontrol eden ve kısa bir süre düşünen Le Verrier, Merkür’ün bilinmeyen bir gezegenin kütleçekim gücü ile konumunu kaybetmiş olduğu fikrine kapıldı. Ama görünürde böyle bir gezegenden eser yoktu. Le Verrier bir süre sonra, bir köy doktoru olan Edmond Lescarbault’dan bir mektup aldı. Lescarbault, Merkür’den daha içerdeki bir gezegenin, Güneş’in yüzeyinden geçiş yaptığını gördüğünü söylüyordu. Le Verrier, mektubu alır almaz soluğu Lescarbault’nun yanında aldı.

Lescarbault pek profesyonel bir bilim insanı sayılmazdı, hatta kullandığı zaman göstergesi saniyesi bile olmayan eski bir saatti. Doktorluğu ve marangozluğu bir arada yapıyordu, gökbilim ise onun için meraktan öte bir şey değildi. Bütün bunlara karşın Le Verrier, Lescarbault’nun sonuçlarının bulduğu gezegenin varlığını teyit ettiğini düşündü. Yeni gezegene demircilerin koruyucusu Ateş Tanrısı Vulkan’ın adını verdi ve Güneş’ten uzaklığını 21milyon km, dolanım süresini 19 gün, çapını ise yaklaşık 1500 km olarak belirledi. Ne var ki, Vulkan o tarihten sonra bir daha hiç görülmedi. 1878 yılında yaşanan bir güneş tutulmasından sonra bu konu tekrar gündeme geldi. İki Amerikalı gözlemci, Watson ve Swift, tutulma sırasında yaptıkları araştırmalar sonucunda tanımlanamayan çeşitli gökcisimleri saptadıklarını iddia ettiler. Bunlardan biri kayıp gezegen Vulkan olmalıydı. Ama ne yazık ki Watson ve Swift’in gözlem sonuçları, ne olduğu varsayılan Vulkan ile, ne de birbirlerinin yaptıkları hesaplamalarla bir bütünlük oluşturmuyordu. Bu durumda gördüklerinin, sıradan yıldızlardan başka bir şey olmadığına karar verildi.

Bundan yıllar sonra, Merkür’ün hareketlerindeki düzensizliği açıklamak için işin içine başka bir gezegen sokulmasına gerek kalmayacağı anlaşılacaktı. Einstein’ın genel görelilik kuramı bu durumu tamamen açıklığa kavuşturdu. Sonuçta Vulkan hayal oldu, ama Le Verrier’nin hatırına, efsane bilimkurgu dizisi Uzay Yolu’nun ana karakterlerinden biri olan Mr. Spock’ın doğum yeri olarak kayıtlara geçti.

5 Amerika’nın Hintlileri

Cesaret ve delilik arasında çok ince bir çizgi vardır. Cesaretin dozu aşırıya kaçtığında onu frenleyecek şey ise bilgidir. O da maalesef dönemin gemici tacirlerinde yoktu. 15. yüzyılda, yaşadığımız yeryüzüne ait birçok harita vardı fakat bu çizimlerin hemen hemen hepsi birbirinden farklıydı. Uzakdoğu ile yapılan özellikle baharat ve ipek ticareti tüm tacirler için büyük kârlı bir işti, ne var ki zorlu yolculuklar gemicileri canından bezdiriyordu. O dönem Asya'nın zenginlikleri, ancak kervanlar yoluyla İstanbul üzerinden Avrupa’ya taşınabiliyordu.

Dönemin yeryüzü haritalarından birini önüne koyan Kristof Kolomb kestirme bir yol bulacağından emindi. Her nasıl yaptıysa İspanya kralı Ferdinand ve eşinden de destek aldı. Okyanusu batıdan geçmek çok da zor olmasa gerekti. Kolomb'un ilk gafı yaptığı hesap hatası oldu. Elindeki harita ile kabaca bir hesap yapıp İber yarımadası ile Çin arasında 2500 mil civarında bir uzaklık olduğunu buldu. Oysa bu mesafe onun hesabından en az dört kat daha fazlaydı. Bu hesap hatası onun Amerika'ya ulaştığında kendisini Asya'da sanmasına sebep oldu. Yerlilerin kıyafetlerine bakınca vardığı yerin Çin olmadığı açıktı ama Kolomb batıya seyahat ederek Asya'ya varmış olduğundan emindi. Hindistan'da olduğuna kanaat getirdi ve ikinci gafını yapmış oldu.

Ortalığa baharat kokusundan ziyade tütün kokusu hakimdi ve gemi tayfasının çoğu garip bir şeyler döndüğünün farkına varmıştı. Ama Kolomb, tayfasına çenelerini kapalı tutmalarını, aksi taktirde dillerini keseceğini pek de nazik olmayan bir biçimde izah etti. Başlarına ne geleceğinden emin olan mürettebat Kolomb'un sözünden tabii ki çıkmadı. Yeryüzü haritalarında henüz çizilmemiş bir anakarayı keşfeden ama bunun farkına varmak istemeyen Kristof Kolomb, dilimizde kızılderili dediğimiz Amerika yerlilerine, İngilizce  Indians (Hindistanlı) denmesinin de sebebi olunca listemize beşinci sıradan girdi.

6 Şömine başında flojiston keyfi

Ateş! Belki de ilk tanrı, yeryüzündeki en kudretli şey. Ateşin kullanılması, insanlık tarihinin en önemli olayıdır ve onun gücünü kullanmayı öğrendikten sonra insan için tüm yeryüzü ve tüm yaşam değişmiştir. Hatta, tüm insanlık tarihi ateşten önce ve ateşten sonra olarak ikiye ayrılabilir diyebiliriz. Atalarımız gibi çoğumuz yanan ateşi seyretmekten keyif alırız. Evet, şöminede yanan odunun verdiği sıcaklık ve huzur başka hiçbir şeyde yok. Peki, hiç odundan çıkan ateşin nereden geldiğini düşündünüz mü? Tabii ki odunların içindeki flojistondan. Eğer maddelerin içinde flojiston yoksa zaten yanmazlar. Bilmiyor muydunuz? Listemizin altıncı sırasında yer alan büyük kimyager Georg Ernst Stahl’ı da hiç duymadınız o zaman!

Ateşin yapısını bilimsel olarak çözme girişimi ilk olarak 1600’lü yılların sonunda atak yapan Stahl öncülüğünde başlamıştı. Alman bilim adamı, ateşin flojiston adını verdiği bir madde tarafından sağlandığını öne sürmüştü. Bu maddenin içeriği hakkında pek detaylı bir bilgi veremiyordu çünkü onu oluşturan temel yapıtaşları çok küçük olmalıydı. Fakat içinde flojiston olan maddeler yandıkları zaman kesinlikle küçülüyor ve hafifliyorlardı. Çıkan dumanla birlikte flojiston zamanla tükeniyor olmalıydı çünkü dumanın çıkmasını engellediğiniz zaman yani üstünü kapattığınızda ateş sönüyordu.

Bundan daha iyi bir açıklamayı Antoine Lavoisier ortaya koyana dek Stahl'in flojiston kuramı yaklaşık 100 yıl boyunca kabul gördü. Lavoisier, Joseph Priestley'nin adına oksijen dediği bir gazın, yanmanın temel kaynağı olduğunu ortaya koydu. Nesneler, içerdikleri flojistonu yaktıkları için değil, etraflarındaki oksijeni tükettikleri için alev alıyordu. Stahl, uydurduğu bu kuramla, bilim insanlarını efsaneler ve hurafeler yerine, gözlem ve araştırma yoluyla açıklama arayışlarına yöneltmişti, ama yaptığı bu muhteşem gafla listemize altıncı sırada girmekten de kurtulamadı.

7 Benmari usulü altın

Tarih öncesi çağlardan beri bulduğumuz şeyleri karıştırıp kullanışlı ve sağlam alet edevat yapmaya çalışıyoruz. Yer altından çıkardığımız maddeleri karıştırıp hayatı kolaylaştırmak binlerce yıldır yaptığımız bir şey. Çıkardığımız madenler hayatımızın her alanına giriyor, ama bu madenler arasında bir tanesi var ki tüm zamanların en revaçta olanı: Altın! Belki çok ışıltılı olduğu için, belki paslanmadığı için, belki kolay işlendiği için, belki de ender bulunduğu için hiçbir zaman popülaritesini kaybetmedi bu maden. İnsanlar altın bulmak uğruna çağlar boyunca dünyayı arşınladılar ve hatta kanlı savaşlar yaptılar. Simya ile uğraşan kimileri ise altın için savaşmak yerine onu üretmeyi hedefledi. İkinci yüzyılda İskenderiye’de yaşayan Maria isimli bir kadın da bunlardan biriydi.

Maria bu işi diğerlerinden çok daha ciddiye almıştı ve sıradan maddeleri karıştırmaktan çok daha fazlasını yaptı. Karıştırdığı madenlerin her aşamada saflığını, sıcaklığını ve tepkimelerini kontrol ediyordu. Hatta o devirde, sıvıları yavaş ısıtabilmek için su banyosunu icat etmişti. Su banyosunda kap içerisinde ısıtılan su, içine konulan başka bir kaptaki sıvıyı ısıtır. Maria, bakır ve kalay gibi birçok madenin, hazırladığı bir düzenek (kerotakis) ile, türlü sıvılarla etkileşime girmesini sağlamaya çalıştı. Isıttığı sıvının buharı, metalleri yalayarak aygıtın kubbesinde soğuyor ve sıvılaşıyor, aşağı inince tekrar ısıtılıyordu. Buna, günümüzde Maria usulü pişirme yani benmari diyoruz.

Hiçbir simyacı, hiçbir zaman altın üretmeyi başaramadı ama altın yapmaya çalışırken bulduğu pişirme yöntemi ile Maria, listemize son sıradan da olsa girmeyi başardı. Peki Maria neden altın yapmayı başaramadı? Bu sorunun yanıtı Maria'nın döneminden ancak 1500 yıl sonra verilebildi. Çağdaş kimyanın 17. yüzyılın sonuna doğru gelişmesi ile altının bir element olduğu fark edildi. Bir element, kimyasal süreçlerle ayrıştırılamadığı gibi bileşim yoluyla da asla elde edilemez! Siz de boşuna uğraşmayın.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR