Eagleton ve Marksist Eleştirinin Sıkıntıları
18 Şubat 2018 Edebiyat

Eagleton ve Marksist Eleştirinin Sıkıntıları


Twitter'da Paylaş
0

Eleştiri, yazınsal metnin kendiliğinden gerçekliğini verirken, kendi niteliğinin yazınsal metin tarafından bozulmasına izin vermez. Üstünde yeterince durulmamış bir bakış açısı bu.
Semih Gümüş
Eleştirinin düşünce üretiminin yaratıcılıkla birleştiği yerde ortaya çıkışı, onu öteki düşünce biçimleriyle her zaman iç içe geçirir. Eleştiriyi bu düşünce alışverişinden koparmak onun doğasına aykırıdır, bu ilişkinin verimliliğiyse onu zaman içinde sürekli daha yukarı çıkaran niteliksel değişimin itici gücü. Yeni düşüncelerin etki alanı ne denli geniş, ömrü ne denli uzun olursa, onların etki alanı içindeki eleştiri anlayışının ömrü de o denli uzun olur. Marksizmin eleştiri üstündeki etkisini tartarken de, bu iki düşünce alanı arasındaki ilişkiye bazen içerden, bazen dışarıdan bakmak gerekir. Organik bir hayat alanına yakından bakmaktır bu da, öteki ilgi alanlardan özveri bekler; üstelik bu çabanın olumlu ve ümit verici yanları olduğu gibi, insanı ümitsizliğe düşüren yanlarıyla yüzleşmeyi de gerektirir. Kendini daha çok toplumsal, siyasal, ekonomik hayatın yeniden üreticisi olarak bulan düşünce biçimleri sürekli gelgitler içinde yaşayıp epeyce yanılma payı taşırken eleştiriyi yanıltma gizilgücünü de kendiliğinden besler. Terry Eagleton, Eleştiri ve İdeoloji kitabında hocası Raymond Williams’ın edebiyat ve eleştiri anlayışını eleştirirken hiç kuşku yok ki kendini de öğrencilerinin eleştirilerine açmış oluyordu. Marksizmin kendini ister istemez dogmalarla dışavuran dalgalarından yorulmuş pek çok yeni Marksist gibi, Terry Eagleton da hiç durmadan yenilenmeye çalıştı. Bugün de aynı sorun yaşanıyor elbette ya da Althusser ve onun etki alanından çıkıp yürüyen Marksistler de sonunda kendilerini özgürleştirdi özgürleştirmesine ama çok geçmeden kendi dogmalarıyla yaşamaya başladıkları için, Marksizmi özgürleştirmeyi başaramadılar. Althusser bir yandan Marksizmin determinist, mekanik yorumlarını eleştirirken öbür yandan siyasete hak etmediği değerleri verip yeni dogmalar yaratmış, dolayısıyla iktidar sorununu çözememiş, ideolojiye maddi bir güç olma değeri vermişti. Hem ideolojinin büyük bir yanılsama olduğunu bilip hem de ona öteki maddi düzeyleri belirleme yetkisi tanımak, kafa karışıklığından çok, Marksizm içinde yenilenememeyi gösterir. Tam da bulunduğu noktaya saplanmak. Sonunda bu Marksizm, yaratma değil de yapma düşüncesi olduğu için, yazınsal yaratımın parçası olan eleştiriyle de sürgit barış içinde kalmayı başaramıyor. Eleştirinin bağımsızlığının savunulması, Terry Eagleton’ın çıkış noktalarından. Eleştiri, yazınsal metnin kendiliğinden gerçekliğini verirken, kendi niteliğinin yazınsal metin tarafından bozulmasına izin vermez. Üstünde yeterince durulmamış bir bakış açısı bu. Metnin gerçekliğiyle özdeşleşmeye kalkışıp kendini ona uydurmaya çalışan eleştiri yok olmakla yüz yüze kalır. Eleştirinin yazınsal yapıtların görevlisi olarak anlaşıldığı, hiç de uzak olmayan bir geçmişte, daha önceden Batı edebiyatlarında, daha yakın geçmişte bizim edebiyatımızda, sır değil, yazınsal yapıt karşısında saman çöpü gibi görülüyordu. Bu algı düzeyinde kim kazanıp kim kaybediyor, bunu tartmaya gerek yok ama buna verdiğimiz her yanıt önemli bir kayıt yerine geçiyor.
“Kendi tarihi belirleyicilerini tanımak, fakat doğruluğunun bunlarla özdeş olmadığını göstermek Marksist eleştiriye düşen görevdir.”
Sonunda eleştiriyi edebiyatın kapısına dikilmiş bir asker gibi görmek eleştiriyi küçültmez; askerliği bittiğinde, gene özgürdür eleştiri. Ama içeridekiler orada duruyor, nasıl duruyorlarsa: içinde yaşadıkları edebiyatın seksen yıllık geleneğini el üstünde tutmaktan başka hangi erdemlerle, yaratıcılıkla iç içedirler ve bembeyaz bir sayfaya yazacakları kanon kendilerinden başka kimi ilgilendirir? Bu anlayışın elinde çürüyebilir eleştiri. Hiç değilse kimliğini yalnızca geçmişin gölgesinde bırakmak yerine, kendi eline alabilsin. Terry Eagleton aslında bu bakış açısını kullanarak, “Kendi tarihi belirleyicilerini tanımak, fakat doğruluğunun bunlarla özdeş olmadığını göstermek Marksist eleştiriye düşen görevdir,” diyor. Ne ki, Marksist eleştiri de her zaman bu edimi bir süreç olarak yaşamaya yatkın, yeterince esnek bir düşünce olmadı. Yalnızca doğrularıyla yaşadığı yıllar daha uzundur. Denebilir ki Raymond Williams ne denli eski ve yer yer dogmatikse, Terry Eagleton da ortaya koduğu bütüncül eleştiri anlayışını onun üstüne o kadar çıkarmaya çalışmıştır. Sonra gelen Marksist eleştirmenler de basamakları birer birer çıkmakla yetindi, yüksek atlamayı düşünmediler. Bu da önemli sorunlarımızdan. Çok daha önce Paul de Man, kıyısından da olsa, Marksizmin “son kertede kendi sonuçlarını sonuna dek götürme sabrını göstermeyen şiirsel bir düşünce” olduğunu belirtir ki, edebiyatın içinden Marksizme yöneltilmiş, üstünde düşünülmesi gereken, çok incelikli bir eleştiridir bu. Düşünce akımları birbirinden hem farklı olup hem de çoğu kez birbirinin karşıtı olarak gelişimlerini hızlandırdıkları için, eleştirinin onlara koşut, kesintisiz bir tarihi olmadı. “Eleştiri tarihini inşa etmede, çizgisel ya da düzensiz, bir sürecin tarihindeki yaprak dökümünü izlemiyoruz” diyor Eagleton. “Söz konusu olan, eleştirilerin tarihidir.” Bütüncül bir eleştiri tarihi aramak yersiz elbette. Eleştirinin gelişimi yazınsal yapıtlar üstüne yazılanlara bağlı olduğu kadar, öteki eleştiri anlayışlarının eleştirisi üstüne de, belki en çok onların üstüne kurulu. Terry Eagleton bu tarihi oluşturan eleştirileri “yazınsal metinleri eleştiri-için-metin” ya da daha parlak bir tanım kullanarak, “metnin bir metaforu olarak eleştiri” olarak niteliyor. Böylece onun yeterince üstünde durup derinleştirmediği yanıyla, aslında doğrudan yazınsal eleştiriden söz ediyor. Böylece eleştiri kendini yazınsal metinden ayırarak varoluş bilincini pekiştirir ve bunu soyutlamaların sınırsız olanaklarını kullanma biçiminde açıklamak yerinde olur. Terry Eagleton’ı hocası Raymond Williams’dan daha parlak bir Marksist eleştirmen olarak görmek için nedenler pek çok. Sözgelimi eleştiri ile metin arasındaki ilişkiyi söylem ile gerçeklik arasındaki ilişkiye bakışımlı bir düşünme biçimi olarak anlatırken eleştirinin işlevini, “metnin neyi bilmediği ya da neyi bilemeyeceğinin açığa çıkarılabileceği ilişkileri değil, metnin kendini bilebileceği ilişkileri sağlamak” biçiminde açıklıyor. Parlak bir tümevarım bu. Buradaki ince ayrım iki düzeyi birden birbirinden bağımsızlaştırırken eleştirinin verili yanılsamaların dışında, yalnızca yol ve yordam verebileceğini, tünelin ucundaki ışık olduğunu anlatır.
Demek ki ideolojinin estetik alanı içinde bütün yazınsal yapıtlar çarpıtılmak zorunda kalır.
Terry Eagleton’ın ideoloji ile ilişkisinin verilmiş bir alanı yeniden üretme kaygısı taşıdığı ama bunda yeterince başarılı olamadığı ya da yenilikçi olmayı başaramadığı belirtilebilir. Eleştiriyi ideolojinin estetik alanı içinde görür Eagleton. Eleştirinin bugün ulaştığı düzeyde bunu savunamayız. Yazınsal metnin, dolayısıyla ve kendiliğinden değişimi içinde yazınsal eleştirinin topyekûn bir bağımsızlık alanı olarak varolduğu günümüzde, ideolojinin yalnızca bir anlayış biçimine, belli bir tür bakış açısına ait olduğunu belirtmek zorundayız. Demek ki ideolojinin estetik alanı içinde bütün yazınsal yapıtlar çarpıtılmak zorunda kalır. Eagleton’daki bu yanılsamanın nedeni, eleştiriyi Marksizmin son kertede belirleyici, otoriter düşünce biçiminin, katı formasyonunun gölgesinde görmekten kaçınamamasıdır. Öyleyse eleştiri, kendi tarihi içinde her zaman kendi dışındaki düşünsel formasyonların tarihine bağlı, onları tamamlayan bir fenomen olarak vardır ve o formasyonların dışında kesinkes zayıf düşüp işlevsizleşir. Demek ki ideolojiden bağımsız bir hayat alanı görmek de olanaksızdır ve ensonu, kültür nasıl ki “ideolojik bir terim”dir, eleştiri de “ideolojik bir terim”dir, dolayısıyla “bilimsel bilgi”nin türevidir. Sanırım Marksist eleştirinin can alıcı açmazı bu son noktada beliriyor ve orada çözülmeden kalmıştır.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR