Ebro Nehrinin Kıyısında: Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler

Ebro Nehrinin Kıyısında: Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler


Twitter'da Paylaş
0

“Sahiden iyi bir eseri defalarca okusan da nasıl yapıldığını anlayamazsın. Çünkü iyi edebiyatta daima bir gizem vardır ve bu gizem didiklenip incelenemez. Sonu gelmez ve her zaman mevcuttur. Her okuyuşta yeni bir şey görür veya öğrenirsin.”

“İstediğim şekilde yazmanın tek yolu her iki tarafı, üç hatta dört boyutu göstermek” diyor Hemingway mektuplarından birinde. Ve bir başkasında Owen Wister’a, “İstediğim etkiyi yaratmak için sözcükler ve doğrudan ifadeler yerine dolaylı anlatımı kullanmaya çalışırım her zaman” diye anlatıyor kendini. Yazmak, Hemingway için bir meydan okuma, bunu her fırsatta dile getiriyor. Kendine, okura, birçok yazara meydan okuyarak kullanıyor kalemini. İki, üç, dört boyuttan bile ötesini görüyor belki kimi zaman. İstediği etkiyi yaratmak için sınırlarını zorluyor ama kendisine atfedilen Buzdağı Teorisi’ni kullanırken, sözcükleriyle bir savaş başlatmak ve onun kelimeleriyle çarpışan okuru denizinin kenarında izlemeyi de sevdiği belli.

“Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler”, sembolizmin taçlandığı, okuru rahatsız edip düşünmeye iten, öykünün içinde keşfe çıkaran bir metin. Hemingway için kullanılabilecek en güzel sıfat belki de ‘titiz’ olacaktır. Bu öyküyü yazarken kullanacağı kelimeleri, ifadeleri seçmek için oldukça uzun düşündüğünü kendi ağzından da duyuyoruz.

Öykü, adını hiç öğrenemediğimiz bir adam, Amerikalı, ile metnin ortalarına doğru adamın Jig diye hitap ettiği genç bir kız arasında geçiyor. Bir ilişki içinde olduklarını, aralarında geçen diyalogdan anladığımız ikili, tam da yol ayrımının olduğu bir tren istasyonunda kırk dakika sonra gelecek Madrid trenini bekliyorlar. Bir kafede, birer bira ısmarlayarak konuşmaya başlıyorlar. En yalın haliyle, diyaloglardan, Jig’in bir operasyon geçireceğini ve bu konuda aralarında bir anlaşmazlık olduğunu söyleyebiliriz. Öykü boyunca aralarında yer yer yavaşlayan diyalog neredeyse öykünün sonuna kadar hiç durmaz. İlk bakışta dümdüz ve basit görünen bu diyaloglar aslında büyük ustanın okura gösterdiğinden çok daha fazlasını anlatıyor.

Atmosfer

Kurgu, bizi olduğumuz gerçeklikten alıp yazarın tasarladığı alternatif bir dünyaya götürür. Peki evimizde, belki üzerimizde pijamalarımız, elimizde bir fincan kahve ile bir kurgu metni okurken, yazar, bizi içinde bulunduğumuz gerçeklikten sıyırabilmek için ne yapmalıdır? Şüphesiz, bu etkiyi yaratmada, atmosfer en güçlü dinamiklerden biridir. Hemingway, henüz hikâyenin başında okuru, öykünün kadın karakterinin gözlerinden İspanya’nın vadilerine bakmaya davet ederek atmosfer piyonunu öne sürüyor. Hemingway, “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler”de, anlatıcısına daha ilk cümleden etrafı betimletir ve özellikle bu öyküsünde atmosferin, buz dağına hizmet etmek için daha özel bir konumda olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Hemingway, atmosferi henüz öykünün başında okurun önüne en yalın haliyle öyle bir sunar ki, okur neredeyse çiftin yanındaki masada oturur vaziyette bulur kendini. Öyle ki, okur da bir yandan birasını yudumlarken bir yandan da yan masada oturan çifte kulak kesilir ve gözlerini Ebro vadisinde gezdirir. İstasyonun, tam da bir makasta olması elbette tesadüf değildir. İstasyon bir rotayı, ilişkinin akıbetini, verilecek karara göre ikilinin geleceğini imgelemesi açısından oldukça önemlidir.

ernest hemingway

“Ebro nehrinin karşı kıyısındaki tepeler göz alabildiğine beyazdı. Bu kıyıdaysa ne bir ağaç ne de bir gölge vardı ve istasyon güneşin alnında uzanan iki demiryolu hattının ortasındaydı” cümleleriyle açılan öykü, kızın dalıp gittiği beyaz tepelerden tekrar bahseder ve şöyle devam eder: “Güneşin altında bembeyaz görünüyorlardı, araziyse sapsarı ve çoraktı.” Hemingway, bir zıtlık betimlediği bu cümleler ile okura, Jig’in masaya ilk oturduğu anlarda tepelerin beyazlığına bakışını fakat araziyi sarı ve çorak gördüğünü anlatır. Jig de tren yolundaki makas gibi zihninde yaşadığı ikilemleri doğayla, tepelerle imgeler okura. Jig âdeta atmosfer ile hemhal olur, tüm zihnini atmosfer üzerinden okura aktarır. Ebro nehri, belki yaşam ve doğurganlığı temsil ettiği gibi Jig’in arzuladığı üç kişilik geleceği de temsil ediyordur. Diğer yandan, çoraklık, kuruluk ise bu iki imgenin tam tersidir Jig’in zihninde... Kaybedilmiş bir bebek, ölüm ve dolayısıyla artık bitmiş bir ilişki... Jig için tepelerin beyazlığı ‘harika’dır. “Dağların beyaz fillere benzediğini söyledim. Harika bir benzetme değil mi?” diye sorar adama, cılız bir onay alır. Belli ki Jig, alacağı, alamayacağı cevapları öngördüğünden, aslında adamla konuşurken bir monolog halindedir de. Kendi bakış açısını, duygu durumunu simgeleyen tepelerden gözlerini ayırmakta zorlanır durur. Âdeta kendi kendine konuşuyor gibidir: “Ne kadar da güzel tepeler.” Sonra devam eder: “Beyaz fillere benzemiyorlar aslında...” Jig’in beyaz tepeleri, adamla konuştukça soluklaşmaya ve deforme olmaya başlar. ”Bir bulutun gölgesi buğday tarlalarının üzerinden çekildi ve ağaçların arasından nehri gördü kız” diye devam eder anlatıcı ve Jig sessizliğini bozar: “Oysa bütün bunlar bizim olabilirdi.” Nehir artık onun gözünde doğanın doğurganlığı, su, yaşam ve berekettir ama Jig tüm bunların elinden kayıp gittiğinin farkındadır. Anbean değişen manzarada Jig artık kaybedilen, düşlenen ama asla sahip olamayacakları geleceği görmeye başlar. En nihayetinde, kadın tepelere ve manzaraya bakıp, öngördüğü sonu kendince açıklamaya ve hala bir umut ararken; adam, Jig’e ve masaya bakarak konuşmaya devam eder. Bu cümleler kadın ve adamın aslında hemen hiçbir konuda aynı tarafa bakmadıklarını da simgelemektedir. Hemingway, belki onlarca süslü cümle ile okura anlatabileceği şeyleri yarattığı güçlü atmosferi, amacına hizmet eden bir piyon gibi kullanarak çok daha kuvvetli bir anlatım diline sahip olmuş ve okurunun, öyküyü katman katman soyarak deneyimlemesini istemiştir. Atmosfer, öykünün bütününe yayılan bir dinamik olduğu; öyküdeki gerilime ve gizeme hizmet ettiği sürece de öykü güçlenecektir. “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler”de gerilim öykünün sonuna kadar atmosferle desteklenir.

Cinsiyet

Öykü, 1927 yılında yayımlanmış. Adı hiç geçmese de ikilinin arasındaki gerilimin temelinde Jig’in hamile olması ve kürtaj yaptırıp yaptırmayacağı sorunu yatar. Amerikalı yazar Hemingway, öyküsü için İspanya’yı seçer çünkü bu dönemde İspanya’da kürtaj yasaktır ve el altından yapılmaktadır. 1977 yılında Amerika’da, bir ulusal eylem planı hazırlanır (Houston National Woman's Conference) Bu planın amaçlarında; kürtaj hakkı, ev kadınlarına sosyal güvence hakkı, lezbiyenlere karşı ayrımcılıkların kaldırılması, cinsel tacizi önleme programları, kadınlara karşı şiddeti önleme programları hedeflenmiş fakat bu plan onaylanmamıştır. Öykünün, ilk kez Hemingway’in Kadınsız Erkekeler kitabında yayımlanmış olması da önemli başka bir detaydır. Haliyle, döneme bakacak olursak, kürtaj başlı başına sıkıntılı bir durumdur, özellikle de bir kadın için. Kürtaj minvalinde derdini anlatan Hemingway, öyküdeki kıza bir isim verirken –ki belli ki bir lakaptır bu–, adama sadece Amerikalı demeyi seçmiştir. İsimsiz erkek karakterin kayıtsızlığı ile Amerikan toplumuna da gönderme yapar Hemingway. Amerikalı, kanlı canlı biri olmanın dışında, bir erkek bakış açısının da temsili olarak orada durmaktadır. Maskülendir, duyarsızdır, kontrolcüdür, kadını domine ve manipüle etmeye uğraşan bir inatçılığı vardır. Kate Millett, Cinsel Politika kitabında, “Ataerkillik; ancak kendisini doğalmış gibi yutturmaktaki başarısı sayesinde, istikrarlı ve güçlü bir egemenlik kurabilmiştir" der. Mikro ölçekte Amerikalının rahat tavırları, art arda içki ısmarlaması, (istatistiksel olarak kürtaj olan yüz kadından neredeyse sekseninin travma yaşadığı göz önüne alınacak olursa) Amerikalı’nın, Jig’de derin yaralar açıp açmayacağını önemsemeden bu operasyonu, çok basit bir olay olarak görmesi öyküdeki erkek karakter üzerinden ataerkilliğin vücut bulmasıdır da diyebiliriz. İkili farklı yönlere bakar. Bulundukları yerde İspanyolca konuşuluyordur ve İspanyolca bilen kişi, erkek karakterdir. Dolayısıyla, Jig, oradakilerle iletişim kurabilmek için, erkeğin diline muhtaçtır. Adamın fikrini kıza kabul ettirmek için ısrarcı tavırları, bunu yaparken kızın söylediklerini neredeyse duymaması, Amerikalı'nın, sen/ben demeyi seçerken, biz diyenin kadın olması gibi unsurlar da Hemingway’in öyküdeki alt metin için ne kadar detaylı çalıştığının birkaç göstergesi demek yanlış olmaz.

ernest hemingway

İletişim

Habermas'ın evrensel Edimbilim’i dört temel aşamadan meydana gelir. İletişim sürecine katılan bir kişi, savını anlaşılır bir şekilde ifade eder, karşısındaki kişiye anlaşılabilecek bir şey aktarır, böylece kendini anlaşılır kılar ve başka bir kişi ile ortak bir anlayışa ulaşır. “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler”, baştan sona diyaloğa yaslı yürüyen bir öyküdür. Öykünün iki ana karakteri, aralarındaki sorunu çözebilmek için sürekli konuşurlar. Bu noktada, Hemingway’in ustalıkla yaptığı ironi de göze çarpar ki ikili sürekli konuşmakta fakat neredeyse hiç iletişim kuramamaktadır. Halihazırda diyaloglar satır satır çözümlendiğinde Habermas’ın İletişim Felsefesi’nin temelinde olması gereken unsurlardan hemen hiçbiri yoktur bu diyaloglarda. Üstelik belli ki Jig zaten kendini çok iyi ifade edebilen, kararlarını ve fikirlerini sağlamca destekleyebilen, güçlü bir karakter de değildir. Jig’in İspanyolca bilmeyip, İspanyolca olan her şeyi Amerikalı’ya sorması, bir yandan Jig’in kendini tam olarak ifade edemeyişini de simgeler. Fakat aslında bu iletişimsizlik yine de onları bir sona götürür. Öykünün sonunda, yazar okura tam olarak bir açıklama sunmaz. İyiyim, diyen Jig, operasyonu yaptırmayı kabul mü etmiştir, bu fikirden vaz mı geçmiştir, adamı terk etme fikrinde mi karar kılmıştır bunu bilemeyiz ama Jig’in bir kararı olduğu apaçıktır. Lacan, “İletişim, bir iletişimsizlik düzeneğidir” der. Dolayısıyla, bu aksak görünen diyaloglarda aslında karakterlerimiz bir şekilde iletişim kurmuşlar ve bir sonraki adımlarının ne olacağını belirlemişlerdir.

Tepişen Filler

Usta yazar, henüz öykünün adında başlar okuru dürtmeye... Nedir bu beyaz fillere benzeyen tepeler? Fil, hemen her kültürde bereket, iyi şans ve pozitifliği simgeler. Üstelik filler sevimli hayvanlardır. Peki ya beyaz filler? Bazı kültürlerde beyaz filler, doğada nadir bulunmaları sebebiyle, kutsal sayılmaktadır. Nadirlikleri sebebiyle kutsal olan bu hayvanlar, bakımı, beslemesi zor olduğundan külfetlidirler de. Diğer yandan, “... odadaki fil...”, özellikle Amerikan kültüründe, konuşulmaktan kaçınılan şeyler için de kullanılan bir tabirdir. Tüm bunları toparlarsak, Jig en başta tepeleri beyaz fillere benzetiyor. Yuvarlak hatlı ve fillere benzeyen bu tepeler, Jig için hamile bir kadının siluetini andırıyor belli ki. Buzdağının daha altına doğru indikçe, bu tepeler, özellikle Jig için bebek, hamilelik, doğurganlık, kutsallığın birer yansıması... Amerikalı için ise, bebek ilişkide bir istenmeyen üçüncü; haliyle bir yük. Tüm öykü boyunca, kürtaj kelimesini hemen hiç kullanmadan bu sorunu tartışan çift, gerek sürekli alkol tüketerek gerek yer yer konuyu kapatmaya çalışarak, aslında bu konuyu konuşmakta gönüllü olmadıklarını, mevzunun onlar için odadaki bir filden farksız olduğunu da anlatıyorlar.

İmgeleir/Simgeler

Baştan sona simgelerle dolu öyküdeki önemli diğer sembollerin başında belki içkiler gelecektir. Kısa sürede oldukça hızlı şekilde içki içen çift, farklı bir içki de denerler. Jig, bu farklı içkiden sonra, “...yıllar yılı beklediğin şeylerin tadı absent gibi,” der. Bu cümlede, yaşadığı sert ve etkili hayal kırıklığını anlatan Jig, aslında (bence) bu bebek konusunda kendi de çok kararlı değildir. Zira hamile olduğunu bildiği halde sürekli alkol alır. Bu alkol tüketiminden, aslında Jig’in en baştan adamın gönülsüzlüğünü öngördüğü, eni sonu kürtaj olacağını bildiği ve diyaloglar boyunca hâlâ adamda bir umut aradığı da söylenebilir. Öykünün sonunda da, Amerikalı, valizleri karşı tarafa geçirdikten sonra son bir içki alıp, bekleyen insanları izler. Belki de zaferine kaldırdığı son bir kadeh. Alkol, bir rahatlamayı, kaçışı da simgelemektedir.

İki rakamı da öyküde birkaç kez geçer. Karakterler iki kişidir, Amerikalı biraları ısmarlarken İspanyolca, Dos, yani iki der, yine Amerikalı iki bavul taşır, tren iki dakika bekler... İki burada verilecek karara göre iki yöne gider. Jig, kürtajdan sonra Amerikalı ile kalırsa hâlâ iki kişi olacaklardır. Kürtajı kabul etmeyip, ilişkiyi sonlandırırsa ise bebeğiyle beraber iki kişi olacaklardır artık. Fakat yazar iki üzerinde ısrarcı olduğu için kanımca öyküde bir üçüncüye yani bebeğe yer yoktur. Haliyle, öykünün sonunda Jig’in bebeği Amerikalı’yla kalsa da ilişkiyi bitirse de aldıracağını çıkarabiliriz.

Kafenin salınan boncuklu perdesinden de öyküde sık sık bahsedilir. Perde, bir şeyleri gizler, örter. İki şeyi ayırır. Genelde perdeyi inceleyen yine Jig’dir. Belli ki bu perde, Jig için ilişkideki ayrılma, bölünmeyi de temsil etmektedir.

“Sahiden iyi bir eseri defalarca okusan da nasıl yapıldığını anlayamazsın. Çünkü iyi edebiyatta daima bir gizem vardır ve bu gizem didiklenip incelenemez. Sonu gelmez ve her zaman mevcuttur. Her okuyuşta yeni bir şey görür veya öğrenirsin” diyor Hemingway, Harvey Breit’a yazdığı mektupta. Söz uçuyor ve iyi ki yazı kalıyor. Ustaların metinleri kaldıkça öğretiyor. Ve Hemingway, dingin bir denizin kenarında balık tutarken biz okurlara gülümsüyor. Belli ki onun derinlerine inebilmek çok daha fazla okumayı ve çalışmayı gerektiriyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR