Ece Ayhan | İsmail Sancak

Ece Ayhan | İsmail Sancak


Twitter'da Paylaş
0

Salt gerçeğin peşinden hem kendini hem çevresindekileri kırmaktan kaçınmadan yürüdü.. Kimseyi ötekileştirmeden ama öteki olmayı bilerek yazdı ve söyledi.. Onun şiiri, Tanzimat’tan meşrutiyete, meşrutiyetten Cumhuriyet’e fay hatlarında yaşayıp giden toplumun kırılmışlığıydı.. Kıyısında her daim azgın dalgalar olan bir denizde hiç durulmadan yaşamayı seçen bir sürgün; gözleri ufka kilitli Kara bakışlı bir şairdi o:  Ece Ayhan. Türkiye, iki dünya savaşının arasındaki zamanı önce bağımsızlık mücadelesiyle ardından yüzyıllardır biriken sorunlarla başa çıkabilme çabasıyla geçirdi. Daha 18. Yüzyılda başlayan umutsuzluk, sanayi devrimin ardından batının dünya hakimiyeti ile yerini yenilgi psikolojisine bırakmış  19. yüzyılda Osmanlı aydını dar boğazdan çıkışı “batı gibi olmakta, batılı değerlerle yaşamakta” bulmuştu.. Kendisi olamadan başkası olarak düze çıkma anlayışı beraberinde yeni sorunlar getirmişti. Bu “hal ve gidiş” 20. Yüzyıl başında 600 yıllık Osmanlı imparatorluğunu hüzünlü sona götürecekti.. Doğu ile batı arasında kalmış, kendi kaynaklarıyla kalkınmayı başaramamış ve bütün enerjisini savaşlarda harcamak zorunda kalmış bir toplum 1923 yılında ayağa kalkıp varlığını bütün dünyaya yeniden hatırlatmıştı. İdealist genç nesil, cumhuriyetin ilke ve değerlerini topluma benimsetmek için anadolunun yolu, elektriği olmayan kasabalarında heyecanla görev yapıyor; her tayin döneminde memleketin ücra bir köşesinde yeni bir hayat kurarak yaşama çabasını sürdürüyordu. Şair Ece Ayhan Çağlar bu koşullarda devlet memuru olan babasının görev yaptığı Muğla’nın Datça kazasında 1931 yılında dünyaya geldi.

bin yılları katran ağaçları altında akdeniz dudaklı penceresiz sancılı bir çocuk babasını bir göl olarak hatırlıyor avuçlarında kuzeyden yosun balıklı bir göl..

Behzat Çağlar,  Datça’da kısa bir süre kaldıktan sonra tayini Kastamonu Küre’ye çıkınca memuriyetten istifa ederek memleketi Çanakkale’ye yerleşti. Arzuhalcilik yaparak ailesini geçindirmeye çalıştı. Ece Ayhan, sonraki  yıllarda çocukluğuna dair  ilk hatırladıklarının hala Çanakkale Savaşı’nın izlerini taşıyan şehrin aynalı çarşısı, her şeye tepeden bakan üç katlı saat kulesi, Sarıçay’ın üstündeki tahta köprü ve en nihayet ön kapısından içeri girilmeyen İstiklal ilkokulu olduğunu yazacaktı.. İkinci dünya savaşı yıllarıydı, her yerde iktisadi buhran hüküm sürüyordu. Arzuhalcilikten kazandıklarıyla ailesini geçindirmekte zorlanan Behzat Bey, karısı Ayşe, çocukları İffet ve Ece’yi alarak bir umut yollara düştü.. İstanbul, yüzyıllardır olduğu gibi  o zaman da zorda kalanlar için bir sığınaktı.. Çağlar ailesi, daha rahat bir hayat umuduyla İstanbul’a gelerek Cankurtaran semtinde derme çatma bir eve yerleşti. Ece Ayhan’ın bütün hayatını sarmalayacak yoksulluk ve yoksunluk bu büyük şehirde de yakasını bırakmadı..  Bazen giyecek ayakkabı bulamadı, bazen yiyecek ekmek.. Keskin zekasıyla daha o yaşlarda sınıfsal eşitsizliklerin ayrımına vardı, iktidarın her daim sorgulanası bir mefhum olduğunu anladı..

Kapkaragümrüklü ölçüsüz uyaksız Ali çocuklar. Asılmak bilirsiniz kesin tehlikeli ve yasaktır. Edirnekapı-Bahçekapı sarı kamu tramvaylarına

Tramvaylar, sinemalar, Pera’nın ve Suriçi’nin arka sokakları  Ece Ayhan’ın yoksul çocukluğunun zengin ve öğretici yaşam alanıydı.. Karagümrük’te ilkokulu, Zeyrek’te ortaokulu bitirdi. Arkadaş çevresi genellikle Rum ve Ermeni azınlığa mensup çocuklardı. Okulda dersleri kırarak Beyoğlu sinemalarına dadanmak ve Topkapı sarayı ile tren yolu arasına kalmış terk edilmiş arazide uçurtma uçurmak en büyük eğlencesiydi.. Beyazperdede izlediği filmler Ece’nin hayal gücünü zenginleştirdi, kendini hapishanede gibi hissetse de Zeyrek Ortaokulundaki müzik dersleri ona bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı.. Bu nedenle  Wagner ve Strauss operalarının hikayelerini iştahla anlatan müzik öğretmeni  Demirhan Altuğ’u her zaman şükranla andı.. Liseyi Taksim Lisesi’nde bitiren Ece Ayhan, 1953 yılında Ankara’ya gitti. Siyasal Bilgiler Fakültesine kaydoldu.. Lise yıllarında İstanbul’un çok kültürlü ortamında gözlemledikleri, tarih, müzik ve sinema merakının kendine kazandırdıkları keskin zekâsıyla birleşince içine kapanıklığına rağmen Mülkiye’nin en dikkat çeken öğrencilerinden biri oldu. Yine de derslerden çok şiirle ilgiliydi.. İlk şiiri temmuz 1954’de Türk Dili dergisinde yayımlandı.. Sonraki yıllarda Pazar postası, Seçilmiş Hikâyeler, Varlık gibi bir çok edebiyat dergisinde şiirleri merakla beklenen bir genç şair olarak yer buldu kendine. Garip ve sonrası, toplumcu - gerçekçi şiir ve ikinci yeni tartışmaları arasında ilk dönem Ece Ayhan şiirleri kendi soluğunu arayan çalışmalardı..  Şair, 1958’de ilk şiir kitabı, Kınar Hanımın Denizleri’ni yayımladı..  Bu kitap o güne kadar yapılan bütün tartışmaların hem içinde hem ötesindeydi. Kendine özgü bir ritim ve müzik duygusunun yanısıra Nazım Hikmet’ten bu yana süre gelen toplumcu duyarlılığı, İkinci Yeni’nin ortak biçim kaygıları içinde eriten bambaşka bir şiirdi bu:

ve içinde birikmiş ut çalan kadın elleri olurmuş hep gibi bir üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara kınar hanım'ın denizlerinden.

1959 yılında Mülkiye’den mezun olduktan sonra maiyet memurluğunda stajını tamamladı  ve kaymakamlık kursunu bitirdi.  Aslında bürokrasi onun uzak durduğu bir alandı. Bütün ömrünü devlet ve otorite kavramlarını didiklemeye ve en sivil şiiri bulmaya adayan Ayhan, biraz da maddi zorunluluklar nedeniyle kaymakam oldu... Sırasıyla Sivas’ın Gürün, Çorum’un Alaca, Denizli’nin Çardak ilçelerinde görev yaptı.. Ece Ayhan, asi tabiatına hiç uymayan Kaymakamlığın sıradan ritüellerine uzun süre dayanamadı:

Altı yıl kaymakamlık yaptım ve ayrıldım.. Sonra da İstanbul’a geldim. Hayır, bir daha kaymakamlık yapmayı hiç düşünmedim. Zaten arızalı bir şeydi. Benim niyetim filan yoktu aslında.. Ben Haziranda bitirdim okulu. Okulda “aşık olan öğrenci çok iyi ders mi çalışır yoksa dersleri serer mi?” diye münazara olurdu. Ben bir kızı seviyordum ve okul biter bitmez onun yanına Erdek’e gittim, sonra da mecburen kaymakamlık yapmaya başladım

Ece Ayhan, 1962 yılında Deniz Hafize Hanımla evlendi, bir yıl sonra çocukları Ege dünyaya geldi. Bu mutlu aile tablosu kısa zamanda bozuldu. Eşi kansere yenik düştü, oğlu Ege’yi Hafize hanımın ailesine emanet etti ve düzensiz bir hayat içinde şiire, tarihe bitmek bilmez sorgulamalara bıraktı kendini.. Zaman zaman ansiklopedi editörlüğü, sinema müdürlüğü gibi işlere girse de sürekli bir işi ve düzenli bir geliri olmadan yaşadı. Bu yaşam biçimi sanatını sokağa yakınlaştırdı, “argo” Ece Ayhan şirinin yapı taşlarından biri oldu. Şair, 1965’te Bakışsız Bir Kedi Kara’yı, 1968’de Ortodoksluklar’ı ve 1973’de Devlet ve Tabiat’ı yayımladı. Kendine özgünlüğü belirginleşen, gittikçe düzyazı şiire yaklaşan bu çalışmalarda Tanzimat’tan bugüne Türk modernleşmesini sert biçimde eleştirdi. Özellikle Şerif Mardin ve İdris Küçükömer’in araştırmaları ona ilham kaynağı oldu. Küçükömer’in “ilginç ve özgün bir derviş” olduğunu söyleyen Ece Ayhan, Şerif Mardin’i de “Türkiye’deki tek sosyolog ve siyaset bilimci” diye niteledi.. İktidarın gerisinde halk yığınlarının sıkıntısını, tepeden inme devrimcilikle, sosyolojik gerçekliğin bitmeyen çelişkisini bu iki önemli düşünürün tespitlerinden hareketle irdeledi. Ona göre,  her şeyden önce şiir bir etik sorunuydu; şairin toplumsal iki yüzlülükle hesaplaşabilme cesaretiydi.

ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan askerler tabiatta hâlâ tramvaydan sirkeci'de mi inerler? süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

1974 yılı Ece Ayhan’ın çelişkiler ve zorluklarla dolu hayatının dönüm noktası oldu..  Beyninde ortaya çıkan tümör zaten sınırlarda yaşamayı seven Ece Ayhan ve dostları için çok zor günlerin habercisiydi.  Tümör sağ kulağında ciddi işitme kaybına neden olmuş, sağ gözünde  de hasar oluşturmuştu. Onat Kutlar öncülüğünde dostları para toplayarak onu İsviçre’ye gönderdiler. Ünlü beyin cerrahı Gazi Yaşargil’in gerçekleştireceği ameliyatın masrafları da Başbakan Bülent Ecevit’in girişimiyle örtülü ödenekten karşılandı. Tedavi tam üç yıl sürdü. “Akıl almaz muhalifliğiyle” bilinen şair bu tedavi sürecinden sonra kontrolsüz ve öngörülemez davranışlarıyla dostlarına şaşkına çevirdi. Yaşadığı sağlık sorunlarına, bazen isteyerek bazen istemeden çevresindeki dostlarını uzaklaştırmasına, çoğu zaman geçim sıkıntısı çekmesine rağmen üretmekten vazgeçmeyen Ece Ayhan, şirinde işlediği temel sorunları derinleştirerek, bitmek bilmeyen bir iştahla yeni eserler verdi. Kuşağındaki bir çok şair gibi sadece şiirle yetinmedi. Günlükler, edebiyat üzerine denemelerle şiirde peşinde koştuğu düşünce evrenini açıklamaya çalıştı. Tılsımı, her daim yeninin peşinden koşmak, gerektiğinde var olan her şeyden vazgeçip sıfırdan başlamaya cesaret edebilmekti. Her şeyi acımasızca eleştirmesine, ahde vefa gösteremeyişine  ve sonsuz bir karmaşa içinde olmasına rağmen  genç kuşak ondan faydalanmaktan hiçbir zaman geri durmadı.. Hayatının hemen her döneminde dost meclislerinde sözü dinlenen, beyninin kıvrımlarında dolaşan düşünceleri dikkatle takip edilen bir kişilik oldu Ece Ayhan.. O sadece tarihle, devletle, toplumsal sorunlarla uğraşmadı, her şeyden önce kendine karşıydı Ece Ayhan’ın kavgası..  Birçok imkânı elinin tersiyle iterek -zaman zaman şikâyetçi olsa da- mülkiyet karşıtlığı konusunda hep tutarlı oldu. Yoksul yaşadı, çevresinde onlarca insan varken bile yalnız bir savaşçı olmayı seçti. 1974’den beri süre gelen sağlık sorunlarıyla boğuşurken kendini tekrarlamadan yazmayı sürdürebildi.  Yort Savul, Zambaklı Padişah, Çok Eski Adıyladır, Sivil Şiirler ve Son Şiirler onun bitmeyen yazı serüveninde kilometre taşı olan yapıtlardı.

Bugün bakıyorum da (..) yazdıklarımın nasıl “acımasız” ve “öldürücü” bir ortamda, koşullarda yazıldıklarını anlıyorum.  Acılar çekerek yaşadım, yaşıyordum. Acılar çekerek görüyordum, gördüm. Kimi zaman zihnimle kimi zaman gözümle, kimi zaman her ikisiyle birden..

Türk şirinin en özgün seslerinden biri olan Ece Ayhan, hayatının son demlerinde de acılarla boğuştu. 1999 yılında ayakları vücudunu taşıyamaz hale gelince dostlarının maddi desteğiyle hastaneye yatırıldı. İstanbul’daki büyük hastanelerin hemen hepsinde tedavi gördü.. Kendini bir nebze iyi hissettiğinde memleketi Çanakkale’ye döndü.  Hastalığı sürekli bir bakımı zorunlu kılınca İzmir Gürçeşme huzurevine yerleşmek zorunda kaldı.. Kayıtsız ve alaycı bir seslenişle “Şiirimiz, mor külhanidir abiler” diye haykıran şair, 12 temmuz 2002’de 71 yaşında hiçbir zaman sahip olamadığı huzurlu bir sessizlik içinde İzmir’de öldü.

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri: Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR