Edebi Gerçeklik Kendi İçimize Yaptığımız Yolculuktur
20 Mart 2020 Edebiyat

Edebi Gerçeklik Kendi İçimize Yaptığımız Yolculuktur


Twitter'da Paylaş
0

Dünya ve insan bir şekilde var oldukça edebiyat da varlığını değişimlerle sürdürecek. Aslolan hikâyedir, yaşantıdır ve bunu bir hafızanın kodlara dönüştürmesidir. Bu kodların gerçekliğini sorgulamaksa edebiyatın tarifinde yoktur.  

Ta çocukluğumdan başlayarak uzun yıllar babamdan dinlediğim özel bir hikâyemiz var. Sekiz-on kuşaktır bizim aileye ait bir hikâye. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına mı, yoksa biraz daha eskiye mi ait olduğu net bir şekilde bilinmiyor. Evlerin avlularında kocaman namaz taşlarının olduğu, insanların burada namaz kılabilmek için dereye inip abdest aldığı devre ait bir hikâye. Bu hikâyeye göre, büyük büyük büyük dedelerimizden biri, yıldızlı ve sıcak bir yaz gecesi her yeri su içinde evine gelir. Gece yarısıdır. Annesi kapıyı açıp da oğlunu sırılsıklam karşısında görünce doğal olarak tedirgin olur, yaşananları anlamaya çalışarak oğluna nereden geldiğini sorar. Oğlu, annesinden üzerine gelmemesini ister. Anne ısrarcı olunca da Karadeniz’de bir gemiyi batmaktan kurtardığını söyler. Ardından yatağına gider ve o geceden sonra ortalıktan kaybolur. Sabah annesi onu yatakta bulamaz ve bir daha hiç kimse bu büyük dededen haber alamaz. Babam bu hikayeyi arada anlatmayı ve sülalede bir evliyanın olduğunu düşünmeyi sever. Bu ailenin ortak hikâyesidir. Ailede herkes bu hikâye üzerinde kafa yormuştur, ama benim gibi bunu bir romana dönüştürmeyi düşünen olmuş mu bilmiyorum.

Bu benim, benim gibi yazmaktan ve okumaktan hoşlanan kardeşimin, babamın, amcalarımın, büyük amcanın bildiği bir hikâye bugün. Benim veya diğer aile bireylerinin bu olayı hikayeleştirip de diğer kuşaklara aktarması, tahmin ediyorum ki yeterli olmayacak ve eğer bir edebi metin içinde değerlendirilmezse nice olay gibi bu da insan hafızasındaki yerini kaybedecek.

Anlatmak istediğim şey gerçek edebiyatın tarifinin de en temelde bu olduğu. Edebiyatta olayları değiştirmenin, yalan demenin, uydurmanın ve böylece gerçekliği saptırmanın edebiyata verdiği hiçbir zarar yok. Aksine onu besleyen ana kaynağın da bu olduğunu düşünüyorum. Hayat akıp giden bir hikâyedir sonuçta. Biz bu hikâyeleri bir doğruya dayandırmak ya da illâ tarih kitabından okumak ve bütün anlatılanlara inanmak zorunda değiliz. Gerçeğin peşinde olmak, durumları, olayları veya düşünceleri illa tanımlama yoluna gidip onları gerçeğe yaklaştırmak doğurgan bir çaba değildir. En azından edebiyatın dokusu bunlarla barışık değildir. Edebiyat uydurmayı sever. Dışarıdaki biçimsizliği düzenli bir form haline getirmeyi sever. Yaşantıyı zenginleştirmeyi, büyüleyici bir hale dönüştürmeyi sever. 

Yukarıya aldığım anlatı parçasında babam, büyük büyük dedenin evliya olduğunu, bir gece denizde bir gemiyi kurtardığını ve ardından ortadan ulu bir şekilde kaybolduğunu düşünüyor. Bu onun inancı. Her şeyin bu şekilde olduğunu düşünmek ona mantıklı geliyor, onu mutlu ediyor. Olayı bir mantığa bağlamaya çalışıp gerçeğin peşine düşersek karşımıza çok daha farklı bir tablo çıkabilir. Büyük büyük büyük dede ağabeyi tarafından öldürülmüş olabilir. Biraz saf bir kişiliğe sahip olduğundan ölümüyle sonuçlanan bir duruma karışmış olabilir. Bir gün bir karar verip bütün tanıdıklarından uzaklaşıp kendine yeni bir hayat kurmak da istemiş olabilir. Bütün bu olasılıklar edebiyatın kendi mantığında gerçeklikle ilişkilidir. Yazar her istediğini düşünmekte, bütün biçimlerde hayal etmekte özgürdür. Kısaca diyebiliriz ki edebi gerçeklik kendi içimize yaptığımız bir yolculuktur. 

Bu anlatıyı bir romana çevirmeyi düşündüğümü yukarıda da belirttim. Fakat yazmaya başladığımda tam olarak neleri hayal etmeyi isteyeceğimi şimdiden bilmiyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR