Edebi Sonsuz: Alef

Edebi Sonsuz: Alef


Twitter'da Paylaş
0

Fictions, Artifices edebiyatın alıp alabileceği en dürüst isimler olabilir. Borges’i bu başlıklara çok uygun düşen anlatılar kaleme almış olmakla eleştirmek, bir tür aşırı açıksözlülükle itham etmek demektir.

Sonsuzdan söz ederken Borges bu kavramın başkalarını bozduğunu, yoldan çıkardığını söyler. Michaux sonsuzdan insanın düşmanı olarak söz açıp meskalinin “sonlunun hareketini reddettiği”ni söyler: “Sonsuza dönük olduğu için huzursuz eder.” Borges’in sonsuzu edebiyattan aldığını tahmin ediyorum. Amacım sonsuzun Borges’te edebiyat eserlerinden devşirilmiş halim selim bir bilgi olduğunu söylemek değil, edebiyat deneyiminin, Hegel’in –sonsuzu saf dışı bırakmak için– “kötü sonsuz” dediği şeyin paradoks ve safsatalarına belki esası itibariyle yakın olduğunu öne sürmek. Edebiyatın hakikati belki de sonsuzun başıboşluğunda bulunur. İçinde yaşadığımız dünya, yaşadığımız haliyle dünya, bereket versin ki sınırlı. Odamızın dışına çıkmaya birkaç adım, ömrümüzün dışına çıkmaya birkaç yıl yeter. Ama varsayalım ki birden kararan bu daracık mekânda birden körleşen bizler yolumuzu şaşırmışız. Varsayalım ki coğrafi çöl, Kutsal Kitap’taki çöle dönüşmüş: Çölü geçmek için bize artık dört adım değil, on bir gün değil, iki kuşağın zamanı, bütün insanlığın tarihi, belki de daha fazlası gerekir. Ölçülü insan için, ölçü insanı için oda, çöl ve dünya tam anlamıyla belirlenmiş yerlerdir. İster istemez ömründen biraz daha uzun sürecek bir yürüyüşün başıboşluğuna mahkûm olan çöl ve labirent insanı içinse, aynı mekân –öyle olmadığını bilse bile, hatta öyle olmadığını bildiği ölçüde– hakikaten sonsuz olacaktır.

Oluşun Anlamı

Başıboşluk, hiç durma imkânı olmaksızın yolda olmak, sonluyu sonsuza çevirir. Şu tekil özellikler de buna eklenir: Sonuçta ucu kapalı olan sonludan çıkmayı her zaman için umut edebiliriz, ama sonsuz enginlik, çıkışı olmadığı için, hapishanedir; hiçbir çıkışı olmayan her yer aynı şekilde sonsuza dönüşür. Yolun kaybedildiği yer doğru çizgi nedir bilmez; böyle bir yerde bir noktadan diğerine gidilmez hiçbir zaman; buradan çıkılıp şuraya varılmaz; hiç çıkış noktası, hiç ilk adım yoktur. Başlamadan önce, zaten hep yeniden başlanır; bitirmeden önce, bir daha baştan alınır; hiç yola çıkmaksızın geri dönmenin veya hep yeniden başlamak suretiyle başlamanın meydana getirdiği bu absürdlük, “kötü” sonsuzluğa karşılık gelen “kötü” ebediyetin sırrıdır; bu ikisi belki de oluşun anlamını içerir.

Esasen edebiyat adamı (yani her zaman edebiyatın izin verdiği tarzda anlamaya hazır) olan Borges, “esrime” denen o şanlı tersine dönüşe varıncaya dek sürekli olarak kötü ebediyet ve kötü sonsuzlukla –herhalde sadece bu ikisinden emin olabiliriz– boğuşur. Onun için kitap temelde dünyadır, dünya da bir kitap. Evrenin anlamı konusunda onu huzura kavuşturacak olan işte budur, çünkü evrenin aklından şüphe edebiliriz ama yarattığımız kitaba –özellikle de polisiye romanlar gibi tam anlamıyla karanlık problemlere tam anlamıyla aydınlık çözümlerin bulunduğu hünerle hazırlanmış kurmaca kitaplara– zekânın nüfuz etmiş olduğunu ve “ruh/zihin” diyebileceğimiz düzenleme yetisinin can verdiğini biliyoruz. Ama dünya bir kitapsa, her kitap dünyadır ve bu masum totolojiden korkunç sonuçlar doğar.

Birincisi şu: Artık referans olacak bir sınır yoktur. Dünya ile kitap, yansıyan imgelerini ebediyen ve sonsuz biçimde birbirlerine gönderirler. Anlama arzumuzun temelinde baş döndürücü biçimde bulacağımız tek şey, işte bu belirsiz yansıtma gücü, bu parlak ve sınırsız çoğaltmadır ki ışık labirentine tekabül eder ve bir hiç olduğu da söylenemez. İkincisi de şu: Kitap dünyanın olanaklılığıysa, bundan çıkaracağımız sonuç dünyada yalnızca yapma gücünün değil, aynı zamanda -mış gibi yapmanın, hile yapmanın ve aldatmanın büyük gücünün de işbaşında olduğudur. Her kurmaca eser bu gücün ürünüdür; üstelik söz konusu güç eserde ne kadar iyi saklanmışsa onun ürünü olduğu o kadar aşikârdır. Fictions, Artifices1 edebiyatın alıp alabileceği en dürüst isimler olabilir. Borges’i bu başlıklara çok uygun düşen anlatılar kaleme almış olmakla eleştirmek, bir tür aşırı açıksözlülükle itham etmek demektir. Böyle bir açıksözlülük olmasaydı, mistifikasyon kelimesi olanca ağırlığıyla ciddiye alınabilirdi. (Görüyoruz ki bu gökyüzünden yoksun gökyüzünde parlayan yıldızlar Schopenhauer’dır, Valéry’dir.) Hile ve sahtecilik gibi kelimeler ruh ve edebiyat hakkında kullanılınca çok şaşırıyoruz. Bu tür numaraların çok basit bir şey olduğunu, evrensel bir sahtekârlık varsa da erişilmez ama saygın, kimilerine göreyse hayranlık uyandıracak bir hakikat adına olduğunu düşünüyoruz. “Kötü cin”2 hipotezinin en iç karartıcı hipotez olmadığını düşünüyoruz: Her şeye kadir bile olsa sahtekâr bir şey, bizi ötesini düşünmekten koruyan sağlam bir hakikat olma niteliğini kaybetmez. Borges edebiyatın tehlikeli haysiyetinin, dünyanın –hülyalı mistifikasyonlara dalmış– yüce bir yaratıcısı olduğunu düşündürmek değil, yansız ve kişisiz bir tuhaf gücün yaklaştığını hissettirmek olduğunu anlar.

Shakespeare hakkında şu sözün söylenmesini sever Borges: “Bütün insanlar gibiydi, bütün insanlar gibi olması dışında.”3 Bütün yazarlarda tek bir yazar görür, o da benzersiz Carlyle, benzersiz Whitman’dır, yani hiç kimse değildir. Kendilerine ait olmayan sayfaları kitaplarına katabilen George Moore ve Joyce’ta –Lautréamont ve Rimbaud’da da diyebilirdi pekâlâ– kendisini bulur, çünkü önemli olan bireyler değil edebiyattır ve edebiyatta da önemli olan bir tek kitabın tükenmez birliğinin ve bütün kitapların bıkkınlık veren tekrarının her bir kitapta –kişisiz olarak– var olmasıdır. Borges Don Quijote’nin iki bölümünü –kendine ait düşüncelerden yola çıkarak– metinsel olarak kopyalayacak bir şeyler yazan çağdaş bir Fransız yazar hayal etmemizi önerdiğinde, unutulacak gibi olmayan bu absürdlük aslında her çeviride gerçekleşenden başka bir şey değildir.

Çeviride aynı eser iki dilde karşımızdadır; Borges’in kurmacasındaysa aynı dilin özdeşliği içinde iki eser vardır ve aslında “bir” olmayan bu özdeşlik içinde olanaklıların ikizliğine dair büyüleyici bir serap vardır karşımızda. Ancak kusursuz ikizin olduğu yerde orijinal, hatta orijin ortadan kalkar. Dolayısıyla dünya bir kitapta birebir tercüme edilebilecek ve kopyalanabilecek olsaydı bile, başını ve sonunu kaybederdi; bütün insanların üzerine yazdığı ve yazıldığı sonlu ama sınırsız küresel hacme/cilde dönüşürdü. (Bu sapkınlık herhalde olağanüstü ve korkuyla karışık bir iğrenme uyandıran Alef’tir.) Edebiyat basit bir aldatma değil, tehlikeli bir güçtür – imgeselin sonsuz çokluğunu kat ederek var olana doğru gitme gücü. Gerçek olan ile olmayan arasındaki fark –gerçeğin tahmin edilemez ayrıcalığı– gerçeklikte daha az gerçeklik olmasıdır; çünkü gerçekdışılık, enerjik bir olumsuzlama çalışmasıyla ve aynı zamanda çalışma olan bu olumsuzlamayla inkâr edilmiş, saf dışı bırakılmıştır. Düz çizgi denen şanslı tarza uygun olarak bir noktadan diğerine gitmemizi sağlayan işte bu “daha az”dır, mekânın bu bir bakıma zayıflaması, incelmesidir. Fakat bir de imgeselin özü olan belirsiz “daha fazla” vardır ki, K.nın Şato’ya ulaşmasını, keza Akhilleus’un kaplumbağaya ebediyen kavuşmasını, belki de yaşayan insanın ölümünü tam anlamıyla insani ve dolayısıyla görünmez kılacak noktada kendi kendisine kavuşmasını engeller.

Fransızcadan çeviren: Savaş Kılıç

1 Türkçeye Ficciones: Hayaller ve Hi-kâyeler diye çevrilen başlığın Fransızcadaki karşılığı, birebir çevirecek olursak: “Kurmacalar, Yapıntılar”. (ç.n.) 2 Descartes’ın Metafizik Düşünüşler’inin birincisine gönderme: Filozof “yeri, göğü, şekilleri, sesleri, gördüğümüz her şeyi” sırf insanı aldatmak için var etmiş bir cin hayal eder. (ç.n.) 3 Carlyle’ın sözü. (ç.n.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR