Edebiyat Ne İdi, Ne Oldu
31 Ocak 2020 Edebiyat

Edebiyat Ne İdi, Ne Oldu


Twitter'da Paylaş
0

Bir ritüel olmaksızın yaşamak istemeyen yazarların ülkesindeyiz ama edebiyat ritüellere gerek duymaz.

Edebiyatımızın yakın geçmişinden söz ettiğimde, 1980’lerden sonrasını düşünüyorum, ondan önceki dönemlere, sözgelimi 1950 Kuşağı’na gitmek için epeyce yol almak gerekiyor. Biz ruhen o kuşakla birlikte yaşadık, içinden çıkanlarla ağbi kardeş ilişkimiz de oldu ama en gençler için çok uzak, neredeyse bilinmeyen bir geçmiş o.

1950’lerde edebiyatımız ana akımın zapturaptı altındaydı ki, Sait Faik düzeni bozdu ve onun paltosundan çıkan 1950 Kuşağı’nın öykücüleri ile Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı edebiyatın ayaklarını yerden kesmeye başladı. Bu arada yazarlar neredeyse bir arada yaşıyor, birbirlerini yakından tanıyor, pek çoğunun yediği içtiği ayrı gitmiyor, birbirlerini seviyorlar ve dövüyorlar –başkası da yok çevrede–, aralarından otoriter söz sahipleri de çıkıyor ve onlara korkuyla karışık saygı duyuluyor. Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday gibi şairlerin büyük şairler olduğu hissedilmeye başlanıyor ama şairler daha çok kendilerine dönük.

Nurullah Ataç farklı. O yumruğunu masaya vurmaya başlıyor. Nasıl yazılması ve nasıl yazılmaması gerektiğini paylayarak söylüyor, o ne derse öyle olması gerektiği düşünülüyor. Karşı çıkmak zor gibi. Masa sarsılınca, altındakiler aralarında konuşuyor ama kimse pek sesini çıkarmıyor. Zaman, edebiyat söz konusu olduğunda bile herkesi hizaya getirecek bir otoritenin varlığını kabul ettirebiliyor. Üstelik kimsenin bundan şikâyeti yok. Olur olmaz yazıp konuşmasın kimse. Bu daha iyi gibi görülüyor.

Sesini özgürce çıkaramamış, okulda kendi düşüncesini söyleyememiş, yazar olduktan sonra bile kendi istediğini yazmaya çekinmiş, devletin ürkünç gücünden hep kaçınmış insanların ülkesinde otoritelerin ruhunu çağırma seansları eksik olmaz. Neden sonra vurduğu yerden ses getirenlerden olan Fethi Naci’den sonra bile yazarları hizaya sokacak bir otoritenin yokluğuna hayıflananlar çok olmuştu.

semih gümüş edebiyat

Edebiyattan böyle söz etmek şimdi tuhaf geliyor. O zaman da tuhaftı belki ama kendi modernleşmesinin farkında olmadan yaşamış bir edebiyatın bu gölgeden çıkma çabasını güçlü biçimde seslendirmesi olanaksızdı. Bir ritüel olmaksızın yaşamak istemeyen yazarların ülkesindeyiz ama edebiyat ritüellere gerek duymaz. Şimdi mezarından kalkıp şu tuhaf dünyamıza gelse, Ataç da kimseye sözünü dinletemez. Zaman bambaşka. Bundan, zamanın kötü olduğu sonucu çıkmasın. Anlamaya çalışalım.

Lars Iyer’ın Notos’un 49. sayısında yayımlanan edebi manifestosu, edebiyat okurlarının ilgisini çekmişti. Önemli bir yazıydı. Lars Iyer da edebiyat öldü demiyor ama sezgisel olarak edebiyatın öldüğünü gösteren semptomların elle tutulur olduğunu hatırlatıyor. Edebiyatın öldüğü tanısı empirik olarak yanlış çünkü hiçbir zaman şimdiki zamanlarda olduğu kadar çok yazılmadı ve yazılanlar bu kadar çok okunmadı.

Şimdi okunacak bir şey bulamadığnıı söyleyenlerin yüzüne bakın, onlar da o sıralarda klasiklere değil, öncelikle bugünün konuşulan yazarlarının kitaplarına uzanıyor. Orada Márquez ya da Paul Auster, burada Orhan Pamuk ya da Ahmet Ümit, bu arada okunmayı sürdüren Dostoyevski ya da Stendhal’den çok okunuyor. Demek yaşayan edebiyat elden düşmüyor. Bu arada tepedeki on yazarın kitaplarının toplam satışı, aşağıdaki bin yazarın kitaplarının toplam satışına eşit. Bir değer karşılaştırması yapmadan belirtiyorum bu veriyi.

Üstelik teknoloji, kitapların dünyasını alt üst etmeye de kararlı. E-kitapların niçin çoğalmadığını merak eden okurların sayısı artıyor. Özellikle en genç okurlar, kitabın aynı zamanda estetik bir nesne oluşuyla ilgilenmeden ve sevginin dokunmak demek olduğunu pek de umursamadan, elinin altında bir elektronik cihaz bulunmasını ve istediği yüzlerce kitabı cebinde dolaştırabilmeyi daha çok önemsiyor.

Kitapların dijital dünyayı da doldurmaya başlaması olumsuz değil elbette. Öte yandan, olumsuz sayılsa suyun akışı değişecek mi. Hem sonra, basılı kitapların yüzlerce yıl bounca bozulmadan kalabildiği dünyada, elektronik kitaplar ve onları okumanızı sağlayan cihazlar her an bozulabilir. Bin kitabı küçücük cihazınıza yükleyip uzun bir yolculuğa çıktınız, peki cihazınız ertesi gün bozulursa. Düşünmek bile istemez insan. Oysa o yolculuk boyunca okuyacağınız on kitabı çantanıza attığınız zaman, başlarına hiçbir şey gelmez.

E-kitapların çoğalmasından çoksatan yazarlar endişe duyabilir, haklıdırlar. Amerika’da e-kitap satışı satılan bütün kitapların yarısından çok olduğunda yazarların ve yayıncıların kazancının dörtte biri gitmiş demektir. Bu durum ürkütücü gelebilir. Hem sonra, ABD’de en çok konuşulan konulardan birinin yayıncılık sektöründeki zayıflama olduğunu orada olup bitenleri yakından izleyen bir arkadaşım da söyledi.

Neyse ki bizim burada tehlike daha çok uzak. Yazarların büyük çoğunluğunun kitaplarının bir yıldaki satışının ortalaması binden azsa, e-kitap hangi kitabın satışını etkileyecek?

Bana kalırsa, bundan daha çok konuşulması gereken sorun, piyasa kültürünün –yani popüler kültürün– edebiyatın değerlerini, niteliğini bozmaya başlaması. Bu çok daha önemli. Ben de Lars Iyer gibi, edebiyatın soğumaya başladığını tam içinde yaşayarak hissediyor ve bundan korkuyorum. Edebiyata olan inancımız çöktü, diyor o. Karamsarım ama onun kadar kötümser değil.

semih gümüş edebiyat

Edebiyata inanmayan edebiyatçıların sayısının gitgide çoğalması...... beni asıl tedirgin eden bu. Anlatacak hikâyeleri olduğunu düşünen pek çok kişi, edebiyatın aslında ne olduğunu sorgulamadan romanlar ve öyküler yazıyor. Benim hayatım roman sözünün roman olmadığını nasıl anlatmalı.  Senin hayatın, senin hayatın işte, o kadar, onun roman olabilmesi için roman olarak ortaya çıkması gerekir, hikâye anlatman değil.

Edebiyatın uğradığı nitelik kaybında, onu öğrencilere verilen bir akademik formasyon olarak gören ve bu yüzden yalnızca suyun yüzeyinde kalarak kulaç atmayı öğreten üniversitelerin payı (suçu demek istiyorum) büyük.

Karşılaştığım yüzlerce yazar adayının düşüncelerine ve işte o üniversite gibi çorak kurumların yaptıklarına bakınca, edebiyat dendiğinde korktuğum iki refleksin ne denli sakıncalı olduğunu görüyorum: İlki, edebiyatı gerçeklik etkisine bakarak değerlendirmek, yani edebiyatın hayatta karşılığı olup olmadığını sormak. İkincisi de, yazanın duygularını dile getirme aracı olduğunu sanmak. Bugün edebiyattan bunları bekleyen yazar ve okur, en azından şunu bilmeli ki, edebiyat bu değil.

Önceleri edebiyat ne idi, diye soruyor Lars Iyer. Benim için, Büyük Umutlar, Sönmüş Hayaller, Kırmızı ve Siyah, Karamazov Kardeşler, Mrs. Dalloway, Ses ve Öfke, Dönüşüm, Ve O Hiçbir Şey Demedi, Yüzyıllık Yalnızlık’tı. Önceleri. Büyük, okudukça içine daha çok daldığım, derinlik sarhoşluğuyla kıskıvrak yakalayan, kendi değerlerinden başkasına gönül indirmeyen, insanı yakasından tutup sarsan, kendine getiren, aynaya bakmaktan korkmamayı öğreten, elbette muhalif (muhalif olmadan yaşanır mı), kendi doğduğu zamanlar için doğası gereği devrimci. Ve dahası var.

Bu ruhu taşıyan eserler artık yok, diyor Lars Iyer. Ben onun gibi kötümser değilim, gerçekten değilim. Bugün de nitelikli edebiyatı yücelten öyküler ve romanlar yazılıyor, –bizde sayıları az da olsa– dünyada pek çok. Asıl dillerinden okuma olanağımız yoksa, bizde çevrilip yayımlanan romanlara ve öykü kitaplarına bakabiliriz, onlardan öğrenecek ne çok şey olduğunu hemen görüyor insan.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR