Edebiyat Ne İşe Yarar?
8 Şubat 2018 Edebiyat

Edebiyat Ne İşe Yarar?


Twitter'da Paylaş
0

Edebiyat pek çok şey yapabilir. Ağır bir depresyondan geçiyorsak bize elini uzatabilir, etrafımızdaki diğer insanlara ulaşmamızı, dünyayı daha iyi anlamamızı ve yaşamamızı sağlar.
Tzvetan Todorov
John Stuart Mill 1873’teki ölümünün hemen ardından yayımlanan Otobiyografi’sinde, yirmi yaşında geçirdiği ağır depresyonu anlatır. “Keyif aldığı her şeyi yavan ve önemsiz bulan, bu illet yüzünden tüm zevklere ve hoş duyumlara kayıtsız” birine dönüşmüştür. Denediği her şey boşa çıkar, derin bir sıkıntı giderek içine işler. Günlük alışkanlıklarını mekanik bir şekilde, hiçbir şey hissetmeden yerine getirir. Bu acıklı durum iki yıl boyunca devam eder. Sonra yavaş yavaş hafifler. O zamanlarda Mill’in tesadüfen okuduğu bir kitap iyileşmesinde önemli bir rol oynar: Wordsworth’un şiirlerinin bir derlemesidir bu. Oradaki dizelerin güzelliğinde kendi duygularının yüceltilmiş ifadesini bulur. “Tüm insanlığın paylaştığı manevi sevinci, duygudaşlığın ve hayal gücünün hazlarını bulduğum bir kaynak gibiydi. Doğanın güzelliklerini sessizce seyre dalmanın gerçek ve kalıcı bir huzur getirdiğini hissetmeye ihtiyacım vardı. Wordsworh, insanların sıradan hislerine ve ortak yazgısına yüz çevirmemeyi öğretmekle kalmamış, insanlara duyduğum ilgiyi ikiye katlamamı sağlamıştı.”
“Yazarın karakterleri kanlı canlı varlıklardan daha gerçektir çünkü onlar bitmez tükenmez.”
Yaklaşık yüz yirmi yıl sonra, genç bir kadın kendini Paris’te hapiste bulur: Alman işgalcilere karşı komplo hazırlığında olduğu için tutuklanmıştır. Charlotte Delbo hücresinde yalnızdır; “Gece ve sis” rejimi ona kitapları yasaklar. Ama alt kattaki arkadaşı, kütüphaneden kitap ödünç alabilmektedir. Delbo battaniyesinden söktüğü iplerle örgü örer ve penceresinden sarkıtarak kitap çeker. O andan itibaren Fabrice del Dongo da onun hücresinde yaşar. Pek konuşmaz ama yalnızlığını gidermesine yardımcı olur. Birkaç ay sonra bir hayvan vagonunda Auschwitz’e götürülürken Fabrice ortadan kaybolur. Ancak Delbo başka bir sese kulak verir, mizantrop Alceste’in sesine; bu ses yol aldığı cehennemin nasıl bir şey olduğunu anlatır ona, dayanışma örneği sergiler. Kampta, özgürlüğe susamış başka karakterler, Elektra, Don Juan, Antigone ziyaretine gelir. Aradan sonsuz zaman geçer, Fransa’ya dönüşünde Delbo hayata yeniden dönmekte zorlanır: Auschwitz’in kör eden ışığı tüm düşleri alıp götürür, yaratıcılığı olanaksız kılar, yüzlerin ve kitapların sahteliğini ilan eder... ta ki Alceste yeniden gelip onu sözleriyle sürükleyene kadar. Felaketle yüz yüzeyken, Charlotte Delbo kitap kahramanlarının güvenilir yoldaşlara dönüşebileceğini keşfeder. “Yazarın karakterleri kanlı canlı varlıklardan daha gerçektir çünkü onlar bitmez tükenmez” diye yazar. “İşte bu yüzden onlar benim arkadaşım, yoldaşımdır; onlar sayesinde varlığımız ve hikâyelerimiz kanalıyla farklı insanlara ulaşma olanağı elde ederiz.” Ne Charlotte Delbo’nunki kadar acı bir şey yaşadım, ne de John Stuart Mill’in anlattığı gibi ağır depresyon sıkıntıları çektim, ama şairlerin sözleri, romancıların anlatıları olmadan da yaşayamam. Onlar hissettiklerimi biçimlendirmemi, hayatımı oluşturan ufak tefek olayların akışını düzenlememi sağlar. Onlar beraber hayal kurarım, huzursuz olurum, umutsuzluğa kapılırım. Sıkıntıya düştüğüm zamanlarda Marina Tsvetaeva’nın hararetli düzyazılarını okurum, onun dışındaki her şey bana tatsız gelir. Bir başka gün, hayatta salt sezinlenebilir olan bir boyut keşfederim ve çok geçmeden onu bir hakikat gibi kabul ederim: Dostoyevski’nin “budala”sı Prens Mışkin’in gözünden Nastasya Filipovna’yı görürüm. Petersburg’un tenha sokaklarında, tetikte bekleyen bir sara krizinin ateşiyle onunla birlikte yürürüm. Hatta kendimi şu soruyu sormaktan alamam: Neden başkalarını kendinden daha çok seven, insanların en iyisi Mişkin akıl sağlığı bozulmuş, psikiyatri kliniğine kapatılmış halde varoluşuna son vermek zorunda kalır?
Bugün anlamsızca daralmış bir edebiyat anlayışı yükselişteyken o artık kıyıda köşede kalmaya yüz tutmuştur.
Edebiyat pek çok şey yapabilir. Ağır bir depresyondan geçiyorsak bize elini uzatabilir, etrafımızdaki diğer insanlara ulaşmamızı, dünyayı daha iyi anlamamızı ve yaşamamızı sağlar. Bunlarla edebiyatın özünde bir terapi olduğunu kastediyor değilim. Gelgelelim edebiyat bize dünyayı açarak içimizde derin değişikliklerin yolunu yapabilir. Edebiyatın hayati bir rolü vardır. Ama bunu anlamak için “edebiyat”ı on dokuzuncu yüzyılın sonuna dek Avrupa’da kabul görmüş geniş ve güçlü anlamıyla ele almak gerekir. Bugün anlamsızca daralmış bir edebiyat anlayışı yükselişteyken o artık kıyıda köşede kalmaya yüz tutmuştur. Tıpkı felsefe ve sosyal bilimler gibi edebiyat da yaşadığımız sosyal ve psişik dünyaya ait bir düşünce ve bilgidir. Edebiyatın anlamayı istediği gerçek basitçe (ki ondan daha karmaşık bir şey de yoktur) insan deneyimidir. Bu sebepledir ki Dante veya Cervantes bize insanlık durumuyla ilgili en iyi sosyolog ve psikologların öğretebileceğinden daha çok şey öğretebilir ve biri ötekini dışlamaz. Edebiyat denince aklımızda oluşan “genel bir tür” vardır ama “belirli ayrımlar” da bulunur. Aydınlanma çağı ve Romantik dönem düşünürleri bunları tanımlamaya çalışmıştır. Onların önerilerini hatırlayıp bazı eklemelerde bulunalım.
Yazar bir nesneyi, olayı veya karakteri kurarken bir tez ortaya atmaz, ama okuru bir tez formüle etmeye teşvik eder: Dayatmak yerine önerir, dolayısıyla okuru özgürleştirir ve onu daha etkin olmaya iter.
İlk tefrik özeli genelden, bireyseli evrenselden ayırır. Şiirsel monologla veya anlatı yoluyla edebiyat bize tekil deneyimler yaşatır; oysa felsefe kavramlar kullanır. Birisi yaşananın zenginliğini ve çeşitliliğini korur, diğeriyse genel yasalar ortaya koymaya yarayan soyutlamaya öncelik verir. Bir metni az çok özümsenebilir yapan şey budur. Dostoyevski’nin Budala’sı farklı dönemler ve kültürlerden sayısız okur tarafından alımlanabilirken bu roman veya tema üstüne felsefi bir eleştiri yazısı bu tarz metinlere alışkın olan azınlık için erişilebilirdir yalnızca. Bununla birlikte, filozofun önermelerinin, onları anlayabilenler için ikircikli anlamlar yaratmama gibi bir avantajı vardır, öte yandan kitap kahramanlarının başından geçen olaylar veya şairin metaforları ise pek çok yoruma açıktır. Yazar bir nesneyi, olayı veya karakteri kurarken bir tez ortaya atmaz, ama okuru bir tez formüle etmeye teşvik eder: Dayatmak yerine önerir, dolayısıyla okuru özgürleştirir ve onu daha etkin olmaya iter. Kelimelerin çağrışımsal kullanımıyla, hikâyelere, örneklere, özel durumlara başvurulmasıyla edebi eser bir anlam sarsıntısı yaratır, simgesel yorumlama becerimizi harekete geçirir, ilişkilendirme yetilerimizi uyandırır ve şok dalgaları ilk temastan sonra uzun süre yayılan bir devinime sebep olur. Şairlerin hakikati ya da dünyayı yorumlayan başkalarının hakikati bilimsel hakikatin saygınlığını talep edemez, çünkü bu hakikatin doğrulanabilmesi için şimdi ve gelecekte insanlığın büyük bölümü tarafından onaylanması gerekir: “Bu eseri seviyorum” ifadesinden “Bu eser doğruları söylüyor” ifadesine geçişi meşrulaştırmanın tek aracı toplumsal uzlaşmadır. Oysa bilimcinin söylemi mütekabiliyet üzerinden bir hakikati amaçlar, kendini olgu olarak sunar, hatta hemen doğrulamadan geçme imkânı vardır – ya çürütülecek ya da (geçici olarak) kanıtlanacaktır. Bu durumda yazarın doğruyu söyleyip söylemediğini anlayabilmek için yüzyıllar boyu beklemek ya da farklı ülkelerden okuyuculara danışmak gerekmez. Tezler antitezler doğurur: Hayranlık duymak ve hülyalara dalmak yerine rasyonel tartışmaya girilir. Bilimsel metin okurunun kesinlik konusunda gaflete düşmeme ihtimali daha yüksektir.
Bir fikrin kabul görüp genç beyinlerde yer edebilmesi için, özellikle günümüzde, kitaplara ihtiyaç yok: Televizyon çoktandır bu işi görüyor!
Toplumdaki bir fert kendini devamlı apaçık gerçeklik gibi sunulan söylemler ağının, inanması gereken dogmaların içinde bulur. Bunlar bir çağın müşterek alanları, toplumsal kanıyı oluşturan yerleşik fikirleri, birtakım düşünce alışkanlıkları, önyargılar ve klişeler, “egemen ideoloji” olarak da tanımladığımız harcıâlem ve basmakalıp fikirlerdir. Aydınlanma çağından bu yana insanın çevresinde hazır bulduğu dünya görüşleriyle yetinmek yerine kendi kendine akıl yürütmekle yükümlü olduğu düşünülür. Ama bu nasıl sağlanabilir? Rousseau Emile’de bu öğrenim sürecine “negatif eğitim” der ve gençlerin başkalarının fikirlerini taklit etmeye yönelmemesi için kitaplardan uzak tutulmasını önerir. Yine de biz başka türlü bir mantık yürütebiliriz, çünkü bir fikrin kabul görüp genç beyinlerde yer edebilmesi için, özellikle günümüzde, kitaplara ihtiyaç yok: Televizyon çoktandır bu işi görüyor! Bir gencin özümsediği kitaplar aksine sahte gerçeklikleri terk etmesine ve zihnini özgürleştirmesine yardım eder. Edebiyatın burada özel bir işlevi var: Dini, ahlaki ve siyasi söylemlerden farklı olarak, edebiyat bir kurallar sistemi formüle etmez; bu sebeple de formüle edilmiş bir tezle kaleme alınmış metinlere uygulanan sansürlerden yakayı kurtarır. Genel anlamda insanlığa dair veya kendimize dair nahoş gerçeklerin felsefi veya bilimsel metinlerden ziyade edebi bir eserde dile getirilip duyulma ihtimali daha fazladır. Amerikalı filozof Richard Rorty son çalışmasında edebiyatın dünyayı anlamamıza katkısını farklı bir şekilde nitelendirmeyi öneriyor. Bu katkıyı “hakikat”, “bilgi” gibi terimlerle tanımlamayı reddediyor ve edebiyatın cahilliğimize deva olduğunu değil, öz yeterlilik yanılsaması olan “bencilik”imize derman olduğunu savunuyor. Rorty’ye göre roman okumak bilimsel, felsefi veya siyasi metinler okumaktan daha farklıdır; hatta bambaşka bir deneyimdir. Roman okurken yeni kişilerle tanışırız. Yeni kahramanlar tanımak yeni insanlarla tanışmak gibidir ama arada şöyle bir fark var: Karakterlerin iç dünyalarını hemen keşfedebiliriz, onların her hareketini yazarın bakış açısından değerlendiririz. Bu karakterler bize ne kadar az benzerse ufkumuz o kadar genişler, dolayısıyla dünyamız da bir o kadar zenginleşir. Bazı bakımlardan figüratif resmin bizde yarattığına benzer bu içsel zenginleşme soyut önermelerle formüle edilemez, bu yüzden de onu tanımlamakta oldukça zorlanırız. Nitekim halihazırdaki var olma hallerinin yanı sıra, yeni hallerin de bilincimize dahil olmasını temsil eder. Böyle bir öğrenme zihnin içeriğini değil zihnin kendisini değiştirir, algılanan şeyleri değil algılama aracını dönüştürür. Romanlar bize yeni bir bilgi değil, bizden farklı olan varlıklarla yeni bir iletişim becerisi kazandırır. Bu bakımdan bilimsel olmaktan çok manevidir. Bu deneyim bizi hakikate değil, insanın ulaşabileceği en yüce ilişki biçimi olan sevgiye götürür.
Başkalarının, gerçek kişilerin veya edebi karakterlerin bakış açısını benimseyerek düşünmek ve hissetmek evrenselliğe doğru uzanmanın biricik yoludur ve dolayısıyla bizi nihai amacımıza ulaştırır. Bu yüzden her ne yolla olursa olsun insanlar okumaya yönlendirilmelidir.
Roman okuyarak eriştiğimiz insan dünyasına ilişkin geniş anlayışı, Rorty’nin önerdiği gibi kendi benciliğimizi ıslah etmek olarak mı tanımlamalı? Yoksa yeni bir hakikatin, kaçınılmaz biçimde başka insanlar tarafından paylaşılabilen bir hakikatin ortaya çıkışı olarak mı? Bu terimsel sorunu çok önemli bulmuyorum, yeter ki biz edebiyatla dünya arasında kurulu o güçlü bağı ve edebiyatın soyut söyleme yaptığı katkıyı kabul edelim. Rorty’nin belirttiği gibi, Sınır bilimsel metni yaratıcı metinden değil, kurgusal veya gerçeğe uygun tüm anlatı türlerinden ayırır. Biri insana has bir evreni diğeriyse bir konuyu anlatır: Burada tarihçi, etnolog, gazeteci kendini romancının yanında bulur. Hepsi de Kant’ın Yargı Yetisinin Eleştirisi adlı eserinde, “ortak duyu” yani insan olmaya doğru atılması gereken zorunlu bir adım olarak değerlendirdiği düşünceyi paylaşır: “Kendini diğer tüm insanların yerine koyarak düşünmek.” Başkalarının, gerçek kişilerin veya edebi karakterlerin bakış açısını benimseyerek düşünmek ve hissetmek evrenselliğe doğru uzanmanın biricik yoludur ve dolayısıyla bizi nihai amacımıza ulaştırır. Bu yüzden her ne yolla olursa olsun insanlar okumaya yönlendirilmelidir; buna Üç Silahşörler’den Harry Potter’a dek eleştirmenlerin küçümseyerek yaklaştığı kitaplar da dahildir. Bu popüler romanlar milyonlarca genci okumaya teşvik etmekle kalmamış, onların tutarlı bir dünya tasavvuruna sahip olmalarına da katkıda bulunmuştur. Bu sayede sonraki okumaları daha incelikli ve kapsamlı olacaktır.

Fransızcadan çeviren: Kardelen Ayhan

* Tzvetan Todorov’un La littérature en péril (Edebiyat Tehlikede, Flammarion, 2007) kitabından.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR