Edebiyat Ne Yapabilir?
20 Şubat 2019 Edebiyat

Edebiyat Ne Yapabilir?


Twitter'da Paylaş
0

Edebiyat onarmak ya da tedavi etmek üzere değil, sadece orada olmak için var; kaderimizin efendisi olduğumuza dair besbelli uydurma ve her halükârda olanaksız olan yanılsamayı bize vermek üzere var.

Honoré de Balzac Evlilik Hayatının Küçük Sıkıntıları’nda, “Romanın ulusların kendine özgü tarihi anlamına geldiği düşünülürse, gerçek bir romancı olmak için sosyal hayatı bütün yönleriyle tetkik etmek gerekir” diye yazar. Son zamanlarda yazarlar ister istemez kendilerini dünyadaki çalkantılar ve acıların yiyip bitirdiği umutlar içinde buluyor. Yazar, toplumların hafızasının derinliklerini incelemeye uğraşmıyor. Oysa her şey ortada. Geriye sadece dinlemek, gözlemlemek, sonra da yazmak kalıyor. Yazarın muhayyilesi bu çalkantılarla dolu; ayrıca biraz aceleyle “Arap Baharı” adını verdiğimiz olaylara kalemiyle eşlik etmesi bekleniyor ondan. Gazeteciler slogan yokluğunda “Yasemin Devrimi” diye adlandırmıştı bu olayı – herhalde Tunus’ta misafirperverliğin sembolü hoş bir çiçek olduğundan olsa gerek. Ama bence “devrim” kelimesi burada isabetsiz ve suiistimal edilerek kullanıldı. İleride bu kavramlara değineceğim. Yazar halkın tümünün ayaklandığı durumlara kayıtsız kalamaz, tabii dokunulmazlıkları ve uzun yaşamları gayrimeşruluklarıyla örtüşen diktatörleri ülkeden kovmak üzere yanı başında alazlanan ateşi fark edemeyecek kadar kendisiyle meşgul değilse.

Bazı yazarlar egolarına kulak verir. Şayet Marcel Proust’sanız bu sayede bir sanat eseri ortaya çıkarabilirsiniz ama kendini kendi romanının karakteri yaparak merakımızı uyandırmayı ve bizi büyülemeyi başaran yazarlar enderdir. Dünya acılarla çığırından çıkarken insanlığın meylettiği trajedilerin enginliği içinde âdeta bir su damlası olan yazarın şahsi mutsuzluğu yersiz hale gelir. Yazarın kendini yazmaya, itirafta bulunmaya, hani söylendiği üzere “otobiyografik edebiyat” yapmaya, kaynayan, yaşayan ve ölen dünyaya sırt çevirmeye hakkı var. Bu tarz edebiyatın kitabevleri raflarında yeri var elbette, oysa her ne kadar her şeyin öncelikle kendimden çıkarak başkalarında vuku bulduğunu bilsem de, benim itibar ettiğim ve yazdığım edebiyat bu değil. Edebiyat ihtirasına biraz alçakgönüllülük katmak gerekli ve hatta faydalı. Diğer yazarlar ise halkın sesine kulak verir. Bu “halk” kelimesi gittikçe daha az kullanılır oldu. Nüfustan ya da topluluklardan bahsediliyor. Ama Güney ülkelerindenseniz, bu terim hâlâ önemini koruyor ve düşüncelerimizde güçlü bir şekilde yankılanıyor. Kulak vermeye açık olmak ansızın karanlıktan peyda olacak birisinin, insanların acılarını ve geleceklerini dile getirmesini bekleyen ve ümit edenlerin sözlerini aktarmaya ve sessizliklerini tercüme etmeye müsait olmak demektir.

paul eluardPaul Eluard

Günün birinde, yıllar süren sürgün hayatından sonra yaşadığı kasabaya dönen Cezayirli büyük şair Kateb Yacine (1929-1989) kahvehaneye gider; buranın yaşlı müdavimlerinden biri onu tanır ve şöyle der: “Yazar olduğunu mu söylüyorsun? O zaman otur ve kulak ver bana.” Yazmak öncelikle kulak vermektir. Yazmak gözle görülmeyenin tercümanı olmaktır, gönüllerdeki bu gizemi sadece şairler sezinleyebilir – her ne kadar bazen yanılıp mübalağa etseler de. Yazar bir tanıktır, tetikte ve kimi zaman aktif bir tanık. Dünyaya bakmaz, gözlemler, irdeler ve kendi muhayyilesinin derinliklerine nüfuz ederek, içgüdülerini izleyerek yazar. Dünyayı yazmak, onu anlama girişimidir biraz da. Aklın öncelikle dünyayı anlayamamak olduğunu biliyoruz. Henri Bergson’dan alıntılıyorum: “Aklın özelliği yaşama dair doğal bir idrak eksikliğidir.” Gizeme inanmalı ve akla karşı temkinli olmalıyız. Aynı zamanda her şeyi anladığını iddia eden ve ısmarlama açıklamalarla konuşan insandan sakınmalıyız. Bu türden insan softa ve dogmacıdır, çünkü yalnızca kesinliklere tutunur ve kuşku duymayan insanlar toplumun sağlığı için tehlikelidir. Bu insanlar edebiyat için de tehlikelidir, çünkü yazmak şüphe duymaktır, devamlı şüphe duymaktır. Hakikat daireseldir, ulaşılamaz olup bizi yanılsamaya sürükler, başımızın üstünde gölge gibi süzülür, ama açığa çıktığında ışığıyla bizi yerle bir eder. Herman Melville bu konuda, “Tavizsiz söylenen hakikatin her zaman kesici uçları vardır” diye yazar. Elbette taviz ve hakikat birbirlerini bütünüyle dışlar. Oysa insanlar arası ilişkilerde hakikatin yasalarından ziyade uzlaşmanın egemenliği her zaman daha kuvvetli ve daha yaygın. Her geçen gün yalanın, sahtekârlığın, yolsuzluğun, hatta suçun ne kadar olağanlaştığını görüyoruz. Bir arada yaşamanın sistemi olan demokrasinin çiğnenmesinin ötesinde, demokrasiye nasıl ihanet edildiğini, ne kılıflara sokulduğunu ve nasıl çarpıtıldığını görüyoruz. Yazar durmadan bu sosyal ve siyasi patolojiyi tetkik eder: Edebiyatın sınırları olduğunun, en kusursuz kitabın bile mafyanın ve siyasetin muazzam perişanlığı karşısında etkisinin daha az olduğunun farkına varır. Dolayısıyla hakikat, çocukların ve şairlerin anlattığı üzere, ruh halimizi iyileştirir, ancak hırsızlığa ve yozlaşmaya hiçbir şekilde engel olmaz. Şüphe duymak gerçeğe yaklaşmaktır. Şüphe duymak ve hayal etmek. Şüphe etmek ve yaratmak. Roman bir yaratma sürecidir: Karakterler yazarın kalemiyle doğar ve ölür. Romanın kendine özgü gerçekliği dış dünya gerçekliğinden farklıdır. Paul Celan’ın, “Varoluşumla ilgisi olmayan tek bir satır bile yazmadım” itirafını bütünüyle benimsemesem de, bu sözden hareketle, bizi kontrol eden gecenin etkisiyle yazmaya koyulduğumuzu ve sabah şafağın ardında bazen yüz kızartıcı bir dramın saklı olduğunu ileri sürebilirim. Böylelikle yazı keder ile yokluk arasında seçim yapmaya çağıran bir maceraya dönüşür. William Faulkner gibi ben de kederi seçiyorum, çünkü insanlığa dair çekincelerimizde haksız olmasak da, eminim ki insanlığa üstün gelecek olan yine insandır. İnsanın bilhassa gezegeni yok etme ve komşusunu boğazlama kapasitesini bilmeme rağmen isteyerek iyimser olmayı seçiyorum.

william faulknerWilliam Faulkner

Tanıklıkların, duyguların, aynı zamanda hafızanın taşıyıcısıdır roman.

Mesele, gördüğümüzün ötesinden hareketle yazmak ve konuşmak. Faulkner Döşeğimde Ölürken’de bunu “zamanın rahmi” diye tanımlıyor: “Olayların dağılmış iç organlarını tutan o sağlam sargı.” İnsan öncelikle insanın sıçanıdır. Fakat kurban aslında kaybetmez, çünkü başına ne gelirse gelsin, Montaigne’in dediği gibi: “Her insan, tüm insanlık durumunun izlerini taşır.” Yazının hedeflerinden biri de özgürlüğümüzü tesis etmek. Ne sonuçları düşünerek, ne zaman geçirmek için, ne de muktedirlerin, hükümdarların, başkanların hoşuna gitsin diye yazarız. Roman içtenlikle ve yetenekle yazıldığında kendi içinde insana ilişkin bir tasarı taşımalı. Tanıklıkların, duyguların, aynı zamanda hafızanın taşıyıcısıdır roman. Her kitap kendi usulünce dünyanın hafıza binasına bir tuğla ekler. Büyük romanları kastediyorum açıkçası: Cervantes’ten Don Quijote, anonim yazarları farklı yüzyıllara ve kıtalara yayılmış Binbir Gece Masalları, James Joyce’tan Ulysses, Marcel Proust’tan Kayıp Zamanın İzinde, Céline’den Gecenin Sonuna Yolculuk, Jean Genet’den Hırsızın Günlüğü ve son olarak Thomas Mann’dan Büyülü Dağ yaşamaya devam etmemizi ve büyümemizi sağlayan romanlar. İnsanlığın vasatlığının ve zalimliğinin böylesine alenileştiği, çoğu kez ne yapacağımızı, ne düşüneceğimizi bilemediğimiz zamanlarda insanlığı aydınlatmış büyük şairleri ekleyelim bir de bu panteona. Adalet ihtiyacımız dinmiyor. Baharla ve devrimle eşleştirilen yasemin konusuna dönüyorum. Yazarın olguları ve şeyleri adlandırırken yanılgıya düşmemesi gerekir. Onun vazifesi titiz ve net olmaktır, bu yüzden bir isyanı [révolte] devrim [révolution] olarak adlandırmaması gerekir. 2010 yılının sonu ve 2011’in başlarında Tunus ve Mısır’da gerçekleşen olaylar devrim değil isyandı. İsyan burada öfke ve hüsranla, insanlık onuruna aykırı koşullarda yaşamayı reddetmekle eşanlamlıdır. Bazı gazeteciler doğru sözcük seçimi konusunda titizlenmiyor. Sloganları, akılda kolay kalan ifadeleri seviyorlar (örneğin daha önce söz ettiğimiz, Tunus hakkında “Yasemin Devrimi”). Yasemin hoştur. Oysa devrim başka bir şey, güneşli günde yapılan bir piknik ya da bildik romantik geleneğe uygun, çimenler üstünde bir öğle yemeği değil; Tunus veya Mısır’daki olayların önemini küçümsemek istemiyorum, ancak öfke bir ideoloji değildir, “artık yeter” diyen fiziksel bir tepkidir. Milyonlarca göstericinin arkasında ne siyasi bir parti, ne bir lider ne de bir plan vardı. Başka türlü hareket etmek zordu. Nietzsche’nin on emir arasında yer alabilecek, İslam’ın da reddetmeyeceği bir cümlesi vardır. Bu filozofu dinsel metinlerle bağdaştırmak garip, yine de hep alıntılamayı sevdiğim bu cümle önemli: “En önemlisi, insanı utanç duygusundan kurtarmak” (Şen Bilim). Bazı yöneticilerin kendi halklarını ancak aşağılayarak yönetmeleri üzüntü verici. Aşağılamak kendinden güçsüzleri utandırmaktır, onları küçümseyerek ezmek, vatandaş değil, kendi emrine amade kullar olarak addetmektir. Ben Ali’nin İslami terörizmle mücadele etme bahanesiyle polise bütün muhalifleri tutuklama ve işkence etme, hatta kaybettirme emri vermesi (mevkidaşı Mübarek de aynısını yapmış ve cezasız kalmıştı) utancın ötesinde bir suçtur. Suç işlemek genelleştiğinde ve fakirler arasında aşağılanmayan kimse kalmadığında barbarlık içindeyiz demektir. Halkın tepki vermesi biraz zaman aldı, fakat halk bir kez sokağa indikten sonra, uzun süredir bastırdığı öfkesini isyanın itici gücü ve devinimi haline getirdi.

samuel beckettSamuel Beckett

Sürmekte olan bir isyan hakkında nasıl yazılır? Beklemeli mi, yoksa yazarak, betimleyerek, büyüyü bozarak, açıklayarak olup bitene katılmalı mı? Yaşananlar üzerine yazmak yanılma riskini göze almaktır. Ben kendi adıma kollarımı kavuşturup durmak istemedim. Başlangıçta Tunuslu göstericilerin kararlılığından çok etkilenmiştim. Mohamed Bouazizi’nin kendini feda edişinden birçokları gibi ben de sarsıldım. Makaleler yazmaya koyuldum, işime kapandım ve anlatmaya karar verdim. Sözün kısası, Bouazizi olayına kapılmıştım; süssüz, lafı dolaştırmayan bir yazı kaleme aldım. Bir tanıklık gibi düz, kuru bir metin istiyordum. İtalyan yeni gerçekçilik akımından Vittorio de Sica’nın evrensel başyapıtı Bisiklet Hırsızları filminin unutulmaz sahneleri beliriyordu zihnimde.

Bu durumda yazı ehvenişer hale geliyor. Yazıyoruz çünkü gerçeklik ­üzerinde bir etkide bulunamıyoruz. Böylelikle gerçekliği başkalaştırıyor, aktarılana yaklaşırız ümidiyle gerçekliği taklit ediyoruz.

Bouazizi’nin kendini ateşe vererek intihar ettiği 17 Aralık 2010 tarihinden önceki günler ve haftalarda zihnimde “Ateş’le” isimli bir yazı tasarlamıştım. Aynı anda oldukça sembolik ve trajik bu eylemde ilgimi çeken, eyleme yol açan şeylerdi. Kendini ateşe verip intihar etme geleneğinin olmadığı bir ülkede birisi çıkıp da nasıl kendini ortadan kaldırabildi? Üstelik diğer tek tanrılı dinler gibi İslam da intiharı yasakladığı halde. Bu durumda yazı ehvenişer hale geliyor. Yazıyoruz çünkü gerçeklik üzerinde bir etkide bulunamıyoruz. Böylelikle gerçekliği başkalaştırıyor, aktarılana yaklaşırız ümidiyle gerçekliği taklit ediyoruz. Yirminci yüzyıl Fransız şiirinin en verimli, en güzel dönemi işgal güçlerine karşı direniş zamanlarıydı. René Char, Paul Eluard, Louis Aragon, Pierre Emmanuel ve diğerleri çağdaş Fransız şiirinin en güzel sayfalarını kaleme almıştı. Yüzlerce ölümle sonuçlanmış savaş ve isyanların trajedisi karşısında kelimeler şairlerin ardiyelerinden fışkırarak, tutkuyla çıkıyor, ayrılanlara ve geride kalanlara keder ve matemle eşlik ediyordu.

İnsanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı aleyhlerinde dava açılanlar kendilerini mahkeme karşısında bulmayacaklar.

Bu isyanların rüzgârı kesildi; Yemen ve Bahreyn’de olduğu gibi, Libya ve Suriye’de de göstericilerin üzerlerine ateş açıldı. Dünya binlerce kişinin ölümünü âcizlik içinde izledi. Dahası edebiyatın âcizliği daha bariz biçimde ortaya çıktı. Kaddafi, Beşar Esad ve 1982’de Hama isimli küçük bir şehirde yaptığı (yirmi bin kişinin ölümüne tüm dünyanın sessiz kaldığı) katliamla anılan babası Hafız Esad gibi canavarlar da yollarına çıkan herkese zulmetti. Öldürüyorlar çünkü öldürmezlerse kendilerinin öldürüleceğini biliyorlar. İnsanlığa karşı işledikleri suçlardan dolayı aleyhlerinde dava açılanlar kendilerini mahkeme karşısında bulmayacaklar. Belki kendi halkları bir gün onları tutuklayacak ve yargılayacaktır. Ancak şimdilik ilan edilen katliamların tanığıyız ve biçareyiz. Peki, edebiyat ne yapabilir? Pek fazla bir şey yapamaz. Oysa suskunluk ve teslimiyet bize yakışmıyor. Çölde bağırmayı göze alıp susmayı reddedebiliriz. Muhtemelen kelimeler, sözler acıları hafifletmeyecektir, hatta belki de yazıya dökülen anılar dayanılmaz hale gelecektir. Yine de yazmalı, söylemeli, hayal etmeli, kınamalı, bağırmalı; bunların hepsini zaruret ve özenle yapmalı, çünkü katledilen erkekler ve kadınlar, sevdikleri elinden alınmış, parçalanmış aileler, ruhlara musallat olan büyük kederler söz konusu. Jorge Semprun, André Malraux’dan şöyle bir alıntı yapar: “Mutlak Kötülük’ün kardeşlikle karşı karşıya geldiği yerde ruhun en can alıcı bölgesini arıyorum.” Mutlak Kötülük’ün ruha ihtiyacı yok, sanırım. Tam da mutlak olduğu için ruhtan yoksun. İşte edebiyat, kaynaklarını böyle bir tahlilden çıkarır. Son olarak Jean Genet’den bir alıntı yapacağım: “Sanatına büyük bir mutsuzluk karışmamış sanatçı yoktur.” Edebiyat onarmak ya da tedavi etmek üzere değil, sadece orada olmak için var; kaderimizin efendisi olduğumuza dair besbelli uydurma ve her halükârda olanaksız olan yanılsamayı bize vermek üzere var. Yazar çağının tanığıdır. Bu tespiti hep yaparım, fakat yazarın çağına ve ele aldığı işe de bağlıdır bu. Tanık olmak yeterli değil, en azından yazarın rolünün ne olması gerektiğine dair anlayışıma göre böyle. Tanık olmanın ötesine gitmeli ve görülmeyeni cesaretle tercüme etmeli. Şair hakikati görendir, oysa her şey bu hakikati gürültü, sis ve görünümler içinde boğmak için düzenlenmiştir. Belki şiir bize dünyayı anlatan en yetkin araç, ne var ki yüzyıl içerisinde kaç şair sayabiliriz? Sorun burada. Felsefe için söz konusu olan şiir için de geçerli. Her geçen gün toplumda “filozoflar” geçidinin boy gösterdiğini seyrediyoruz, hatta içlerinde “yeni filozoflar” olarak bize takdim edilenler bile var. Sanki düşünmek ve bir metot (metodik bir söylem) icat etmek “yeni” diye adlandırılan bir modaya veya harekete bağlıymış gibi. Bütün bunlar ciddiyetten uzak. Heidegger bildiğim kadarıyla son büyük filozoftur. Kendisinden sonra gelen çırak-filozofların önemini de yabana atmamak gerek: Habermas, Michel Foucault, Jacques Derrida ve Gilles Deleuze aklıma gekliyor. Şiir için söz konusu olan felsefe için de geçerli. İhtiyacımız olan uzlaşmasız, tavizsiz, şimdiki zamanın çok ötesinde, Aristoteles ve Platon’dan sonra bize dünyayı yeniden anlatan bir düşünce.

Edebi yaratıcılığın merkezinde insanlık durumu var. Mesele bununla bağlantıda kalmak, sarsıntılarını takip etmek, umudun izlerini fark etmek ve yazmak. İçinde bulunduğumuz zamanda insanlığa karşı işlenen suçlar edebiyatın içinde yer almalı. Katiller hep vardı, içlerinden yataklarında ölenlerin sayısı da az değil.

Tarih büyük adımlarla ilerlediğinde, bizi hayrete düşürdüğünde ve mütevazı ufkumuza geri götürdüğünde sahneye hayal gücü çıkıyor. Roman dünyayı açıklamak için değil, tarihin zamanına eşlik etmek üzere lüzumlu hale geliyor. Yazmak. Kimileri delirmemek için yazar, kimileri zayıflıktan. Beckett gibiler “başka hiçbir konuda iyi olmadıklarından”, Faulkner gibilerse “dünyanın ikircikli ve alaycı karanlığı” karşısında tutkulu oldukları için yazar. Bir de, tesellisiz oldukları ve kelimelerin ardiyesinde kayboldukları için yazanlar vardır. Kimileri insanları değiştirebileceğini sanır. Oysa Spinoza uzun zaman önce bizi uyarmıştı: “Her varlık kendi varlığı içinde kalmaya meyleder.” Dostumuz Thomas Bernhard da bizden ayrılmadan önce bunu tekrar tekrar söylemişti: “Bir yazarın toplumu değiştirdiği asla görülmemiştir. Bütün yazarlar başarısız olmuştur. Daima sadece başarısız yazarlar olagelmiştir.” Bilgi bizi güçlendirir. Aksini iddia eden yazardan daha kötüsü olamaz. Bundan dolayı yazmayı bırakmamak gerek. Tam tersine eskisinden daha çok yazmak gerek. İnsanlık her ne kadar sahteliği, vasatlığı ve çirkinliği tesis etmeye eğilimli olsa da, güzel ve esaslı şeyler yazmak için elimizden geleni yapmalıyız. Bununla birlikte, insanlığın ara sıra bizi şaşırtıp duygulandırdığı da olur: Libya ve Suriye ordularının dünyanın âciz bakışları önünde her gün masumların kanını akıtmasından önce Arap Baharı boyunca olan bitenler gibi. Edebi yaratıcılığın merkezinde insanlık durumu var. Mesele bununla bağlantıda kalmak, sarsıntılarını takip etmek, umudun izlerini fark etmek ve yazmak. İçinde bulunduğumuz zamanda insanlığa karşı işlenen suçlar edebiyatın içinde yer almalı. Katiller hep vardı, aralarında yataklarında ölenlerin sayısı da az değil. Romancı bu hususlarla ilgilenmemeli. Romancı yazmak zorunda olduğu için yazar – mümkünse yeteneğiyle, azami içtenlikle, en büyük umutlarla.

Fransızcadan çeviren: Zeynep Bengü

* “Que peut la littérature?” Yazarın 2011’de Berlin Uluslararası Edebiyat Festivali’nde yaptığı açılış konuşması.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR