Edebiyat Nerede Başlayıp Nerede Biter: Yaratıcılık, Yasaklar, İhbarcılık ve Ahlak
8 Haziran 2019 Edebiyat

Edebiyat Nerede Başlayıp Nerede Biter: Yaratıcılık, Yasaklar, İhbarcılık ve Ahlak


Twitter'da Paylaş
2

Edebiyat, kendilerini somut olana bağlamak –ve sınırlamak– zorunda olan öteki bütün alanların tersine, kendisini sürekli soyutlamalarla var edip zenginleştirirken sınırları bütünüyle ortadan kaldırır. (Zümrüt Apartmanı, kendisini somut olana bağladığı için yazınsal değerden yoksun bir yazıdır.)

Bir yüzyıl önce kapitalizmin damarlarını tıkamaya başlayan çelişkilerinden biri, zorunlu olarak özgürleştirdiği insanın, bireyliğini kazanmaya başladıkça denetlenmesinin de zorlaşmaya başladığını görmek oldu. Zor bir an olmalı. Üstelik başkaldırı güdüsü ve öfke insanın doğasında var. Bunlar onu önce diri tutuyor ama düşünceyle duygunun birleştiği yerde kırılganlaştırmaya da başlıyor, bu yüzden kamusal olan her şeyden çekilmek zorunda bırakıyordu.

Cinsellik Antik Roma’da uluorta yaşanan bir insan edimiydi. Doğadan geleni doğallaştırmaktan mıydı? Nereden nereye, burjuvazinin saltanatı sertleştikçe insan yalnızlığa daha çok itilmeye başladı, bu da dört duvar arasında yaşanan zevklerin çoğalmasının nedeni oldu. Cinsellik böylece hem ahlak bağlamına çekildi hem de dayatılmaya başlayan ahlakı görmemek için gözlerini bağlayan insanın çekici fantezilerinden birine dönüştü.

Zümrüt Apartmanı yüzünden çıkan ve nereye savrulacağını bilemeyen tartışma düşündürdü bunları. Benzer durumlarda çoğu kez yaşandığı gibi, birdenbire kopan fırtına durulduktan sonra herkes kendi limanına çekildi ve tartışmanın doğru dürüst yapılacağı vakti yakalamış olduk. Önce şu: Zümrüt Apartmanı’ndaki pedofili eylemini (niçin eylem dediğimi sonra açıklayacağım) edebiyat bağlamında tartıştığımız zaman farklı bir yere varılır, toplumsal ve bireysel bağlamda tartıştığımız zaman farklı.

semih gümüş

Cinselliğin Suç Olduğu Zamanlardan...

On dokuzuncu yüzyıl günah çıkarma ayininin altın çağı olarak görülüyormuş. Büyük rahatlık... ama nedeni açık değil mi? Cinsellik serbestleşmeye başlıyor ve işlenen günahlar –suç işleyenlerin boynuna– kimseyle değil de ancak Tanrı’yla paylaşılıyor. Yaşanan hayat yirminci yüzyıla doğru bambaşka yerlere evrilmeye başlarken günahlar da çoğalıyor.

Kilise ritüellerini Tanrı buyruğu olarak dayatmış. Günah çıkarandan tövbe etmesini istiyor. Papazın önünde diz çökülür, boyun eğilir, utanılır, sonra eve dönülür ve aynı günahlar çok geçmeden gene işlenir. On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında doğum kontrolü belirgin biçimde yaygınlaşmış. Elbette gizlice. Şaşırtıcı olur mu bu. Ortaçağda günahlarını çıkarmak için işkence edilenlerden söz etmiyorum, on dokuzuncu yüzyılda günah işleyen artık korkacak bir şey olmadığını biliyor, sahtekâr papaz nasıl olsa karanlık odasında, hep oradadır.

Bu kandırmaca o günden bugüne hiç değişmedi. Burnunun dibinde çocuklara tecavüz edilirken iki çift söz etmeye üşenenlerin başkalarının her nasılsa çok geç keşfettiği suçun üstüne atlama becerisi, elbette şimdiki olanaklardan da geliyor. Nasıl olsa tek parmakla bile on-on beş sözcük yazıp binlerce kişiyle bir anda paylaşılabilen “düşünceler” var artık. Bundan büyük mutluluk olur mu. Hem her konuda konuşabiliyorsun.

Michelet yüz elli yıl önce, papazla sıradan insan arasındaki ilişkinin bilinmesi isteğinin, insanın en mahrem yaşantısının yaygınlıkla denetlenmesine yol açtığını görünce, insanın sürüleştirilip güdülmesinden söz etmiş, daha doğrusu uyarmış. Yoksa papazla boyun eğen insan arasındaki ilişki niçin hemen hep belden aşağıyı konu etmiştir de dürüstlüğe aykırı davranışlar yüzünden günah çıkarmaya gidenlerin sayısı çok azdır?

Biz geçen yüzyılın ortasından sonraki yılları yaşamış şanslı bir kuşağız. Orada uzaktan da olsa hayranlıkla izlediğimiz Jean-Paul Sartre kendi yakın geçmişine bakarak ne diyor: “Kızlar ortak mülkiyettir, onları paylaşır, nasıl yatağa atıp neler yaşadığınızı kaba bir dille anlatırsınız…” Bunu erkeklerin yaptığını ayrıca belirtmeye gerek görmüyor.

Erkek, bu haksız iktidarını kaç yüzyıldan (kaç bin yıldan) beri sürdürüyor?

Burjuvazi başlangıçta ahlaka zorunluydu ama oralarda fazla takılmadı, bireysel ahlakı toplumsallaştırınca yolları açtı, ahlaksızlığı önce bayrak yaptı, sonra o bayrakları yeni ahlak olarak paketleyip satmaya başladı. Biz bu becerileri hiçbir zaman öğrenmedik. Çünkü o yaşananlara benzemez bir hayatı sürdüregeldik. Âdeta doğuştan verilmiş, değişmez bir doğamız var.

semih gümüşDesenler: Edward Chimot, Lady Chatterley'in Sevgilisi'nin 1950 baskısı için yapılmış.

Bugünün Ahlakı ve Nasıl Davranmalı

Peki kızları ortak mülkiyet gören o dedikoducular yalnızca erkekler mi? Ahlaksızlığın kaynağında onlar var. Şimdiki zamanların kültüründen beslenen okuryazarlar da o ahlakın röntgencisi olarak yaşamaktan büyük haz duyuyor. Öte yakada bir şey olsun da ne kadar temiz olduğumu iki satırla göstereyim fırsatçılığı bu. Kötülüğün cisim bulmuş hali, bizimki gibi ülkelerde özellikle bugünün ahlakı. Günahlar bugün sosyal medyada çıkarılıyor ama değişik biçimde: Artık ilk taşı en günahkâr olanın atması olağan karşılanıyor, sonra aynı anda binlercesi.

Yaşamaya zorunlu olduğumuz bu coğrafyada insanın derdini anlatması çok zor. Karşıda sizin aslında ne dediğinizi anlamaya hazır bir topluluk yok, onlar siz ne yazmışsanız belki aynısını okuyor ama anlamak istediklerini anlıyor. Daha doğrusu, bakıyorlar ama görmüyorlar.

Okur ve yazar o, üstelik sözgelimi D.H. Lawrence’ın adı anılınca akan suları durdurur. Belki de Lawrence’ı okumadan yapmaktadır bunu.

Lawrence’ı iki yüzyılın edebiyat ve yaşam kültürü arasında kurulmuş bir köprü olarak görüyorum. Bunun için dünya edebiyatının prenslerindendir o. Ve aynı zamanda verili ahlakı tersyüz edenlerden biri.

Siz kendinizce doğruları anlattığınızı düşünürken çoğunluğun sesinin daha yüksek çıkmasına katkıda bulunuverirsiniz.

Burada herkes okumadığı kitaplar hakkında her şeyi söyleyebilir. Edebiyatın edebiyat olarak yaşandığı zamanların gerilerde kaldığından eminim. Artık daha iyi yazarlar da var elbette ama bugün edebiyattan söz ettiğimizde kırk yıl önce anladığımız edebiyattan söz etmiyoruz. Sözgelimi bir yazarı sevmiyorsan, tu kaka etmek için romanlarını okuman gerekmiyor. Kötülüğün gizlemeye gerek duymadan ortaya çırılçıplak atıldığı zamanların kültürü içinde, nitelikli olanları korumaya kalkanların da kolayca taşlandığı bir yerdeyiz.

Aşağıdan yukarı büyük bir vaveylayla akan sürüyü izlemek yerine, utangaç da olsa sürüye katılıp çoğunluğun sesini duyurmaya çalışan yazarlar ve şairler, hemen kendi tepkilerini gösterme telaşıyla yazdıklarını neden sonra okuyamayacak.

Düşünülmüyor: linç için kalkışan sürünün önüne kimi katıp ezeceği belli olmaz. Siz kendinizce doğruları anlattığınızı düşünürken çoğunluğun sesinin daha yüksek çıkmasına katkıda bulunuverirsiniz.

Birdenbire patlayan tepkilerin dallanıp budaklanarak olumlu olanları da silip süpürmeye kalkıştığı yerde, doğruluğuna inandığınız bazı sözler, yalnızca o kültürün en gerici uçlarına su verir. Zümrüt Apartmanı’na karşı yükselen öfke seline, ben de sözümü söyleyeyim diyerek katılan kimi yazarların sözleri aslında sele kapılmış oldu.

Çoğunluk tehlikelidir. Azınlık şiddete maruz kalabilir ama –bir iktidar biçimi olarak– çoğunluğun içinde yer almak çürümeyi hızlandırır. Onun düşünceyi, yaşam biçimini geriye götüren şiddetine verdiğin su, sonra seni de zehirlemeye kalkabilir. Bu şiddetin siyahları beyazlaştırmaktan farkı da pek yok.

Oysa sapla samanın birbirine karıştığı yerde sakinliğini koruyarak izlemek, –aceleye gerek yok– geçici bir suskunluk içinde kalmak hem doğru hem erdemlidir. Yanlıştan korur. Bu da kim bilir kaç kez böyle sınanmıştır ama çoğunluğun gücüne tapınma kültürünün baskın olduğu yerde okuryazarların direnci de kolay çözülmeye başlar.

semih gümüşLolita, Nabokov’un aklına gelen kışkırtıcı bir hikâye için yazılmamıştı.

Düşünme Yetisinden Nabokov ile Lolita’ya...

Ortalık çoktandır kötü. Şu çok somut, bu ülkede yaşıyorsanız her türlü günlük haberin şiddetine açık durumdasınız. İnternetin bile ulaşamadığı yerler yok değil, arada oralara gidip soluduğunuz pis havayı içinizden atmak, şiddetli yağmur altında ağaçları budamak, gereksiz dalları kestikçe gelen ağaç kokusu...

Yürüyorum, edebiyat ile edebiyat olmayan, yazınsal ile işlevsel olan arasındaki ayrımları anlamanın niçin bu kadar zor olduğunu düşünüyorum.

İnsanın bir romanı kendi düşünceleri ışığında yargılamak yerine, kendi düşüncelerini o romanın ışığında değerlendirmesi gerektiğini söylüyordu Paul de Man. Burada kim öyle okuyacak.

Elbette edebiyatın bizden öğreneceklerinden çok daha fazlasını bizim edebiyattan öğrenmemiz gerekir. Vladimir Nabokov ilginç bir yazar. İlginç demek çoğu kez hafife almak gibi anlaşılıyor, elbette değil, öyle söyleyebilecek yetkinliğe bir gün ulaşabileceğimi sanmıyorum. Biz Nabokov’un içine çektiği havanın aynısını solumuyoruz, içine doğduğumuz kültür oradakinin derinliğine sahip değil. Yalnızca anlamaya ve öğrenmeye çalışıyorum. Nabokov bir edebiyat düşünürü olmanın ötesine geçmiş, âdeta bir edebiyat dehası. Romanlarını dün de yakın görmüyordum kendime bugün de, sevdiğim romanı yazmıyor. Roman üstüne düşüncelerindense yeniden ve yeniden okuyarak çok şey öğrenebiliriz.

Lolita ilk kez Fransa’da yayımlanıp pek ilgi görmemiş, sonra İngiltere’de yayımlanınca müstehcenlik suçlamaları yüzünden yasaklanmış, ardından o sıralarda yaşadığı ABD’de yayımlanınca görülmemiş bir ilgiyle karşılanmış. (Meraklısı ayrıca ilgi çekici olan bu yayımlanma hikâyesini araştırabilir.) Birbirine yakın kültürler içinde bu denli algı farklılığı olağan sayılır mı?

Lolita tartışması o ilk yıllarda bitmedi, sonra da tartışıldı, neden sonra geçenlerde burada, Zümrüt Apartmanı yüzünden çıkan tartışmalar sırasında, yüz kırk karakter içinde yeniden konu edildi, böylece romana ve yazarına şiddetli sözler edilmesi için fırsatlar doğdu.

Nabokov, “Takdire değer okur kendisini okuduğu kitaptaki erkek ya da kadınla değil, o kitabı yaratan, kurgulayan akılla özdeşleştirir,” diyor.

O akılla ilişki kurmak için benzer bir akla sahip olmak da gerekir demek. Şuna da benziyor bu: Biz niçin romanların ceza hukukunun konusu edilip yargılanmasına karşı çıkıyoruz? Sayın yargıç, bu romanda anlatılanlar gerçek değil, uydurma, yazarın hayal gücünün ürünü, hiçbir yerde yaşanmış değil, gerçekten var olmayan bir durum da ceza hukukunun konusu edilemez.

Lolita eğer yalnızca bir pedofilin aşağılık güdülerini anlatmış olsaydı, bir modern klasik düzeyine çıkamaz, nitelikli bir yazınsal metin olmazdı.

Buna inanmak bile nitelikli bir edebiyat eserinin gerçek hayatın ölçütleri ve değerleriyle okunamayacağını gösterir. Ama burada nasıl anlatmalı. Bir edebiyat eseri yaşanmış, olmuş bitmiş bir olayı anlatmıyorsa onu yargıya, karakola, devlete şikâyet etmek nasıl bir aklın ürünüdür.

Lolita bir pedofili hikâyesi anlatmak için yazılmamıştı, anlattığı hiçbir şeyi parlatmıyordu (Nabokov’un soğukluğu bunu zaten nasıl yapabilir), eğer yalnızca bir pedofilin aşağılık güdülerini anlatmış olsaydı, bir modern klasik düzeyine çıkamaz, nitelikli bir yazınsal metin olmazdı. Üstelik tersine, somut bir amaca dönük olduğu için işlevsel bir metin olarak kalırdı ve zamanla daha düşük nitelikte pek çok roman onun üstünden geçtikten sonra unutulurdu.

Lolita gerçek bir hikâyeyi anlatmıyor, Humbert Humbert ve Dolores Haze gerçek kişiler değil, onlar yok.

Lolita, Nabokov’un aklına gelen kışkırtıcı bir hikâye için de yazılmamıştır. Beslediği cinsel arzularla bir ergen kız çocuğunun masumiyetini kötüye kullanan Humbert Humbert’in, kapıldığı bu tutkuyu açıkça taşıyamayacak kadar alçaldığını, aşağılandığını ve bunların ardındaki nedenleri, dönemin aile kültürünün açmazlarını, toplumsal çürümeyi anlatmak için yazılmıştır ve yazıldığı günden beri de bu nedenle büyük bir ilgiyle okunmaktadır.

Humbert romanda birkaç kez kendisinden manqué (monkey) diye söz eder, âdeta kendi davranış ve ruh durumunun ilkel insan ruhu ve duygusu olduğuna gönderme yaparak. Hikâye ilerledikçe kendi kendini tuzağa düşürdüğünü okura hissettirir ve sapkın ruhunun kendi eliyle öldürülmesi olarak yorumlanabilecek bir davranışla romanın sonunu bulur.

Lolita, hikâyesinin ne anlattığına bakarak değil, odak noktasındaki sorunun ne olduğuna, yani yazılma nedenine bakarak okunduğunda, bunları anlamak zor değil.

Yaşar Kemal, “roman insan psikolojisini anlatır” derdi, bunu bu sözcüklerle yazdı mı bilmiyorum ama toplum psikolojisini anlatan kitaplar başucu kitapları arasındaydı ve bu düşüncesini en az birkaç kez yinelediğini hatırlıyorum. Demek Lolita onun bu ilkesi bağlamında okununca da yüksek düzeyde bir yazınsal metin olduğunu gösterir bize.

Bir romanı pornografik yapan, anlatılanı somut eylemle sınırlamaktır.

İster bir pedofilin aşağılık davranışlarını anlatsın, ister bir sokak eylemini, pornografi somut (reel) olandan çıkar.

Yaratıcı hayalin, kurmacanın pornografisi olmaz.

semih gümüşRaskolnikov’un hikâyesi herkesi niçin çok ilgilendirdi?

Raskolnikov’un Anlamı

Dostoyevski, Raskolnikov’un ihtiyar bir kadını baltayla öldürmesini yalnızca somut bir eylem olarak görmüş ve göstermiş olsaydı, Suç ve Ceza edebiyat tarihinde Don Quijote’den sonra en çok okunan roman olmazdı.

Hem yaratıcı bir yazarın amacı, bir katilin hikâyesini anlatmak olabilir mi? Öyle olsaydı, bundan bize ne, der geçerdik. Oysa Raskolnikov’un daha sonra ilgi çekici bir hikâyeye de yol açmayan eylemi, yüce bir amacı gerçekleştirmenin, dönemin suç-ceza-hukuk kavramlarını bütün boyutlarıyla tartışmanın yolunu açmış ve Dostoyevski bunu gerçek bir olayı anlatarak değil, kendi uydurduğu bir kurmaca kişi üstünden yapmıştır. Raskolnikov adında gerçek bir kişi olsaydı ve Dostoyevski yalnızca onun ihtiyar bir kadını baltayla nasıl öldürdüğünü anlatsaydı, yazılan somut bir gerçek, dolayısıyla pornografik olurdu.

Yaratıcılığın süzgecinden geçmemiş düşünsel ya da cinsel şehvet edebiyata yol açmaz.

Raskolnikov’un hikâyesi bizi her zaman çok ilgilendirdi. Sanırım o düzeyde yaşamsal sorunları o derinlikte anlatan romanlara pek sahip olmadığımız için, Suç ve Ceza’yı zaman zaman karıştırıp Raskolnikov’un ardına düşme gereksinimi duyuyoruz. Suç ve Ceza’dan önce gerçek hayatın hiçbir köşesinde suç-ceza-hukuk kavramları o denli derin ve kapsamlı anlatılmamıştı.

(Yaşar Kemal’in, insan ruhunun derinliklerine unutulmaz dalışlar olarak okunması gereken Kimsecik ile Dağın Öte Yüzü üçlemelerini ve Demirciler Çarşısı Cinayeti’ni de buraya kaydedebiliriz.)

Spinoza, “metinlerin gerçekliğinin araştırılmasının bırakılıp onlarla yalnızca anlamları açısından ilgilenilmesi gerektiğini” belirtiyor (bunu yaklaşık üç yüz elli yıl önce söylemiş).

Oysa onlardan öğrenecek ne çok şey varken bunlara gözlerini yuman okuryazarların olduğu yerde yaşamak da zor. Öte yandan, rahat olunabilir, burada Nabokov kadar çok yönlü edebiyat dehaları olmadığı gibi, kamu ahlakı denen ahlaksızlığın yargıladığı ne Anna Karenina yaşadı ne Madam Bovary. Colette gibi verili ahlakı çatır çatır sarsan bir yazar, sonra onlar adına da konuştu.

semih gümüş coletteColette, verili ahlak da sarsılır.

Yaratıcının Toplumsal Ahlakı Tersyüz Edişi ve İhbarcılık

Cinselliğin somut alanı binlerce yıl önce nasıldıysa bugün de ona benziyor. İnsanın doğası değişmedi. Ama cinselliğin dili zaman içinde yeni biçimler aldı. Bazen geçmişte yazılanların daha süzülmüş (nitelikli) olduğu da görülebilir (Sappho’nun şiirleri böyle okunabilir), bazen de rahatsız edici sertlikler taşıyabilir (Anaïs Nin de böyle okunabilir).

Cinsellik, erotizm ya da pornografiden söz edildiğinde bizim edebiyatımız hemen önümüze gelmez. Üstelik yaşam kültüründeki olgunluğun bir kırk-elli yıl öncesine göre daha geriye gitmiş –ve sosyal medyanın birkaç cümlede her şeyi harcayabileceğine inanan bir yozlaşmayı öne çıkarmış– oluşu yüzünden, Kemal Tahir’in romanlarındaki köylerde yaşanan kadın-erkek ilişkisinin düpedüz sert halleri üstünde durulmaz. Zebercet’in sapkınlıkları da rahatsız etmez.

Cumhuriyet’in çok yönlü kuruculuk dönemine katılan yazarların görevci anlayışlarla yazmaya başlaması, sonuna kadar gerçekçi ve toplumsal sorumluluk duygusu yüksek bir edebiyat anlayışını egemen edebiyat anlayışına dönüştürürken bizim edebiyatımızda aşk, erotizm gibi konular da dışlandı. Dolayısıyla bunlara kuşaktan kuşağa yabancı bir edebiyat, yazarlar ve okurlar yetişti.

Nabokov kadar çok yönlü edebiyat dehaları nadir bulunur. Edebiyatın aslında hayatın hakikatini aramak olduğunu anlamak da zor. Oysa Nabokov’un başlıca uğraşıydı bu.

Stephen Jan Parker, “Bir Nabokov karakterini diğerinden ayıran, zekâ, duyarlık, hayal gücü ve her birinin sahip olduğu yaratıcı güçlerin derecesidir” diyor.

Humbert Humbert ile Dolores Haze’i karşı karşıya getiren bir gerçek hayat olmadığına göre, okurun yazardan kendisine geçen yaratıcı gücü görmeden okuması hiç okumamak sayılır.

Evet, en aklı başında ve yetkinliğiyle pek aşık atamayacağımız eleştirmenler (okurlar) de Humbert Humbert’in sapkın ve kışkırtılmaya hazır kişiliğinden söz eder. Bunu belirtmek sert bir eleştiridir. Ama kime? Elbette bir kurmaca karakter olarak bizi gerçekliğine inandıran Humbert Humbert’e. Onu, ondan nefret etmemize yol açacak güçle anlatmış olan Nabokov’a değil.

Colette, Moulin Rouge’da (1906 olabilir) oynadığı ve bir mumyayı canlandırdığı oyunda rol arkadaşı kadınla öpüştüğünde seyirci küfür etmiş, sahneye eşya fırlatmaya başlamış, saldırı büyüyünce polis gelip salonu boşaltmış. Bir yüz yıl önce oynadığı oyun yüzünden Colette ile rol arkadaşı Fransa’da “ahlaki sapkınlık”la suçlanmış, oyunları yasaklanmış. Sonra... Yasak ve ahlaki saldırılara öfkelenen Colette, toplumsal histeriye karşı çıkma cüretini daha açık göstermeye karar vermiş ve bu kez Et adlı oyunda giysisini çıkarıp memelerini açmış. Şehrin valisi bu iki memenin “kamu ahlakına zarar verdiği”ne karar verip Colette’i oyunu yasaklamakla tehdit etmiş. Buraya kadar böyle olacağını biz de biliyoruz. Sonra... Vali Bey, yapılan görüşmelerin sonunda Colette’in tek memesini göstermesine razı olmuş. Hayat sonra bildiği gibi devam etmiş.

Burada kimileri yazının ahlakını korurken yazar ahlakını, kimileri de yazar ahlakını korurken yazının ahlakını hiçe sayar. Çok kolayca yapılır bu. Kolayca ihbar ederler.

Galeano anlatıyor: Aphrodit Yunan heykeltıraşlık tarihindeki ilk çıplak kadın olmuş. Bu yüzden İstanköy, yontucusu Praksiteles’ten onu giydirmesini istemiş ama başka bir şehir, Knidos, Aphrodit’i bağrına basmış, hatta ona bir tapınak hediye etmiş.

Düpedüz edebiyat dışı, kötü bir örnekten yola çıkıp satırları arasında cinsel aşk ve ilişki gördükleri neredeyse bütün romanları halletmek için hemen devlet yasalarını ve zabıtasını göreve çağıranlar, Marquis de Sade’ı karşılarında görselerdi ne yaparlardı acaba. Bu arada, Bakın yalnızca Zümrüt Apartmanı değil, bu da var, diyenler oldu. Belki de bütünüyle edebiyat ve ahlak dışı düşüncelerle başkalarını ihbar etmeye vardırdılar işi. Alçalmaktan kaçınmamaktır bu.

Burada kimileri yazının ahlakını korurken yazar ahlakını, kimileri de yazar ahlakını korurken yazının ahlakını hiçe sayar. Çok kolayca yapılır bu. Kolayca ihbar ederler. Kime? İçinde yaşayıp sürekli şiddetine maruz kaldığımız devlete, devletin yargısına ve zabıtasına. Sonuç tam böyledir. Devletin yasaları ve hukuku tanımadığı ülkelerde ahlakın düşeceği en dip nokta, kendinden başkalarını devlete ihbar etmektir. Bu ülkede bunu yapan yazarların sayısının az olmadığı ara sıra görülüyor.

semih gümüş marquis de sade

Sade, Yıkıcı

Kimileri Marquis de Sade’dan söz etmekten kaçınıyor. Akıllara gelmediği için mi, bilinmediği için mi? Oysa bugüne dek ondan ne çok söz edilmiştir.

Baudelaire, bir şiirinde onun için,

Bir kırbaç, upuzun paltosunun altında

Akıtır ıssız gecede, karanlık ormanda

Zevklerin köpüğünü acının gözyaşına

diyor (her sözcüğü çözümlenmeli).

Apollinaire: “Şimdiye dek yeryüzüne gelmiş en özgür zekâ.”

Puşkin: “Ölüme bitişik her şeyi içine koyduğumuz bir sevinç.”

Sade’a romanlarını yazdıran temel sorun ise: acıma ve zulüm.

“Roman neye yarar?” sorusuna Sade’ın iki yüz elli yıl önce verdiği yanıt bugün bu soruyu soranların yüzünü kızartır mı: “Neye mi yarar? Bu soruyu yönelten ikiyüzlü, sapık kişileri türlü yönleriyle anlatmaya, onların ıcığını cıcığını çıkarmaya.”

Yaratıcı bir zihin (yani iyi bir yazar) romanlarını hiçbir zaman herkesin ilgisini kışkırtan hikâyeler anlatmak için yazmaz. Anlatacak bir hikâyenizin ya da hayatınızın roman olması da bir romana neden olmaz. Roman bir nedenin sonucudur, bir sorunu anlatmak için yazılır, hikâye de çevresini kuşatıp onu ortaya çıkarır. Yaşar Kemal romanlarını hep insanın doğasında var olan, dolayısıyla evrensel olduğuna inandığı güdüleri ortaya çıkarmak için yazmıştı: başkaldırı, değişim, zorunlu göçün yol açtığı yıkım, korku...

Sade’a romanlarını yazdıran temel sorun ise: acıma ve zulüm.

İkisinin de çıkış noktası temel insani yönsemler.

Sade’ın cinsel hazzın her türlüsünü meşrulaştırma çabası büyük bir sistem reddiyesidir aslında, sert bir karşı çıkıştır, yaratılmış en büyük entelektüel krizlerden biridir.

Sade’ı Türkçeye kazandıran Cemal Süreya, Sade’ın anlayışını, “bir adam annesine âşık oluyorsa onu yazmalıdır; doğada ne kıpırdanma oluyorsa onu gözden kaçırmamaya bakmalıdır” sözleriyle anlatıyor. “Sade’a göre çevremizde biriken pislikleri, rezaletleri iyice anlatmadan iyiyi belirlemenin olanağı yoktur.”

Simon de Beauvoir’a göre de: “Aslında kendini yazılarında savunurken ileri sürdüğü fikirlerin tam tersini düşünmektedir; iyinin aldatıcılığını kavramamış okurlara kötünün tatlarını aşılamaya çalışmaktadır.”

Sade da bir yerde, “Felsefenin ateşini her zaman tutkunun meşalesi yakar” diyor.

Sade’ın cinsel hazzın her türlüsünü meşrulaştırma çabası büyük bir sistem reddiyesidir aslında, sert bir karşı çıkıştır, yaratılmış en büyük entelektüel krizlerden biridir.

Onun felsefe ve edebiyat anlayışının hangi koşullarda oluştuğuna bakılırsa düşüncesi –ve düşünme biçimi– daha iyi anlaşılır. On sekizinci yüzyıl Fransası’nda yükselerek devrimle sonuçlanan zamanların ruhunu en radikal biçimde taşır Sade, Fransız Devrimi’nin tepesine bastırdığı kiliseye ve dine karşı bireysel özgürlüğün bayrağını yükseltir.

Iwan Bloch, “Marquis de Sade ilk ve tek ahlaksızlık filozofudur. Ancak Sade’ın önemi bununla sınırlı değildir” diyor. Sade’a bu düşünceleri doğayı yüceltip Tanrı’nın yerine geçiren düşüncesi getirmiştir. Öyledir de: doğa toplumsalın kendiliğinden düşmanıdır – ya da toplumsal olan doğaya ister istemez düşman.

Sade sanki, Hayatın ilahi kötülüklerine karşı, alın size hayatın özü, der. Sistemi koruyan bütün kalkanları parçalamak üzere başkaldıran bir bilici olarak, ileri kapitalizmin neden sonra kendini gösteren ahlakını (ahlaksızlığını) yerle bir eden dünya görüşü, Marquis de Sade’ı insanlık kültürünün en önemli kilometre taşlarından birine dönüştürmüştür.

Michel Tournier de şöyle diyor: “cinsel arzu ötekine duyulan açlıktır ve birçok açıdan bir yamyamlık dürtüsünü andırır. .... Cinsellik bu düzeyde kaldığında sadizme dönüşebilir. Ama bu yıkıcı atılım aynı zamanda yaratıcı bir edimdir ve cinsel haz ikili bir yaşamın kurulmasıyla serpilir.”

Kötü Edebiyat, Edebiyat Örneği Olmaz

Edebiyat, kendilerini somut olana bağlamak –ve sınırlamak– zorunda olan öteki bütün alanların tersine, kendisini sürekli soyutlamalarla var edip zenginleştirirken sınırları bütünüyle ortadan kaldırır. (Zümrüt Apartmanı, kendisini somut olana bağladığı için yazınsal değerden yoksun bir yazıdır.)

Edebiyat dili (yazınsal dil) kullandığı sözün doğrudan taşıdığı anlamın dışında, hiç söylemediği ama dolaylı olarak başka anlamlar da taşıyabilen bir dil olduğu için, öteki bütün alanların dilinden daha yüksek bir noktadadır ve daha zengindir. (Zümrüt Apartmanı, yaşananı doğrudan anlatan diliyle yazınsal yollara girmeye çalışmayan, işlevsel bir yazıdır.)

Edebiyat, gerçek hayattan alacaklarını aldıktan sonra yalnızca kendi içine dönüp kendi ölçütlerinden başka hiçbir ölçütle değerlendirilemeyecek bir yazınsal değer taşır. (Zümrüt Apartmanı, yazınsal kaygılar taşımadan, doğrudan ve işlevsel bir anlatım biçimini seçtiği için niteliksiz bir yazıdır.)

Dolayısıyla kendisi bir yazınsal nitelik taşımayan, işlevsel bir anlatım biçimini seçmiş, somut olanın ötesine geçmeyen, soyutlamalarla ilgisi olmayan bir yazı olduğu için, Zümrüt Apartmanı somut, yani toplumsal hayatın ölçütleriyle değerlendirilmeye kendi kendini mahkûm etmiştir.

Galeano, Çehov için çok güzel söylemiş: “Hiçbir şey söylemiyormuş gibi yazdı. Ve her şeyi söyledi.” Bunu yaparsan edebiyat olur (başucumuza asılacak sözlerden).

Bunları bildikten sonra edebiyatın kendisini konuşmaya başlayabiliriz. Başlayabilirdik. Oysa burada, bu koşullarda, bu kötücül toplumsal ahlakın egemen olduğu yerde bunu daha uzun zamanlar boyunca gerçekten ve saydam biçimde yapabileceğimizi sanmıyorum. Akıntı nereye gidiyorsa oraya kürek çeken yazarlar da insanın gizli kapaklı hayatına ilişkin yazmanın bundan sonra iyice zorlaşmasına katkıda bulunmuş oldular.

Bugüne dek bir edebiyat yapıtının aslında ne dediğini hiçbir zaman umursamayan bir okuma biçiminin esiri olsaydık, edebiyat yalnızca keyfi yargılara mahkûm edilmiş, dolayısıyla zaman içinde unutulmuş olurdu. Unutulmamış sayısız iyi edebiyat yapıtı olmasaydı yaşayamazdık bile, konuşamaz, nefes alamaz, sevinip üzülemez, kendimize özgü bir kişiliğe ve kimliğe sahip olamazdık.

Başlık resmi: Georgia O’Keeffe


Twitter'da Paylaş
2

YORUMLAR


DİLEK KARAASLAN
Her şeyin birbirine karıştığı bir dönemde, kafa karışıklığımızı giderdiniz, aydınlandık. Teşekkürler.
1:03 PM
Faik Çelik
Mükemmel bir değerlendirme, kısa bir edebiyat konferans metni, Zümrüt Ap. kitabından bağımsız okununca her konu ve kitaba uygulanabilecek düşünceler. Elinize sağlık...
6:16 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR