Edebiyat Ölmekte Olan Bir Hayvan mı?
25 Mayıs 2019 Edebiyat

Edebiyat Ölmekte Olan Bir Hayvan mı?


Twitter'da Paylaş
0

Flaubert’ten Teju Cole’a birçok yazarın bize kitaplardaki olayları yaşatan bir gücü var. Ancak yirmi yıl sonra romanlar bu güce sahip olacak mı?

Odanın sessiz bir köşesinde, eski kapıcı sandalyelerini andıran sandalyemin geniş çıkıntılarıyla çevrili halde kitabımı okuyorum. Sesler ve ritim, yaratıcılığın kendine özgü parçaları olduğu için kelimeleri yavaşça, teker teker okuyorum. Aradan çok geçmeden kitabın bana hitap edip etmediğini söyleyebilecek duruma gelebilirim.

Hikâye ve iç dinamiği dünyadaki en gizemli şeylerdir. Bu dinamik J.M. Coetzee’nin Utanç romanındaki gibi apaçık ortada ya da W.G. Sebald’ın Satürn’ün Halkaları’ndaki gibi gizli kapaklı olabilir.

Geçenlerde Sebald’ın üstü kapalı anlatımını andıran Teju Cole’un Open City (Açık Şehir) kitabını okudum. New York’ta başlayan romanın anlatıcısı muazzam bir kayıtsızlıkla Aziz John Katedrali’nden trafik gürültüsünün yaprakların hışırtısından yayılan sesleri bastırdığı Hudson’a doğru yola çıkar. Hem uzaklardan gelen hem de etrafındaki müziği dinleyerek yürürken çoğu göçmen olan yabancılar, gücün gölgesi altında yaşayan güçsüzlerle karşılaşır. Gökyüzündeki değişen renkleri, onun ve muhtemelen bizim için kehanet anlamına gelen “yorulmayan küçük kalpli” göçmen kuşların farkına varır. Bu bir tür modern hacının yolculuğudur, ancak yazar yaşamın kasıtlı ve tesadüfi zulümlerine tanık olmamız için aklımızı çeler. Kitabı yaşarız.

Bu durum çılgın ve kırılmış zamandan kaynaklanıyor olabilir, ancak bazı modern kurgu romanları, sözler bu çılgınlığı anlatmakta yeterli değilmişçesine dili boğucu bir şekilde kullanıp yolunu şaşırıyor. Okyanuslar taşıyor, gökler kanıyor, geceler uyuşturucular, seks ve katliamlarla süsleniyor… Bir şeyleri açığa çıkarmaktansa tekrarlarla örülü metinler elimize geçiyor, böylelikle okur ve yazar arasındaki özel alışveriş son buluyor.

Flaubert’in Madame Bovary eserinin uzun, yalnız yaratma sürecini ve bir paragrafı bile yazmasının aylarını aldığını belirttiği, metresi Louise Colet’e yazdığı mektupları düşünüyorum. Sahneler doğal bir şekilde beliriyor: Emma Bovary’nin şapkasının altındaki uzun mavi peçe, Rodolphe’un ceketi, menekşeler ve fundalıklar serpiştirilmiş bereketli toprak Emma’nın teslimiyetine giriş yapıyor. Lükse düşkünlüğü ve maceraya olan açlığıyla Emma, herhangi bir günümüz romanına konu olabilir, ancak kitabın yüksek niteliği, Flaubert’in hayalinde kitaptaki her anı, iç dünyası, şiddeti, ikiyüzlülüğü, zulmü ve dünyevi aşkı tüketmeye ve belki de değiştirmeye inanmaktan asla vazgeçmeyen, kendisine benzettiği histerik kadını yaşamasından kaynaklanıyor. 

Bir zamanlar dilin ağdalı kullanımını çok seviyordum. Gabriel García Márquez’in Başkan Babamızın Sonbaharı adlı romanını tekrar tekrar okurdum. Ustalığı, yabani otları ve gübresiyle yıkılmakta olan konak, ölü güllerden ve cüzzamdan yayılan koku, hayat kadınları ve generalin deliliği beni hayrete düşürürdü. Şimdi, yirmi ya da otuz yıl sonra Kırmızı Pazartesi romanının anlatımını tercih ediyorum. García Márquez yaşı ilerledikçe birçok kelimeyi kullanmaktan vazgeçmeye başladı. Örneğin Kırmızı Pazartesi’ndeki Santiago Nasar karakterinin iki intikamcı kardeş tarafından katledildiği gün, çılgın ve ürkütücü katliama dair öğrendiğimiz tek şey Santiago’nun bağırsaklarını tutarken evinin merdivenlerinden asil bir şekilde inip attığı son adımdır.

James Joyce’un da bizi bir dil labirentinin içine çektiğini inkâr edemeyiz. Şiirlerindeki dil fazlasıyla baş döndürücü, ancak Joyce ne zaman durması gerektiğini biliyordu. Samuel Beckett’a bir keresinde Joyce’un neden bu kadar iyi bir yazar olduğu sorulduğunda, “Bütün işi kelimeleri hallederdi,” deyip kelimeleri yerinde kullanmasını hünerli bir gümüşçü ya da kuyumcuya benzetti.

Bir yazar hakkında bir his ya da hisler yığını oluşturmamak elde değil. Beğeniriz, beğenmeyiz, bayılırız, sitem ederiz, empati kurarız. Eserlerini yok etmek isteyen Kafka’yı ve “yalnızlığıma dair yazdığım parçalar ”diye hitap ettiği metinleri düşünüyorum ve alçak gönüllüğüne hayret ediyorum. Brüksel’deki Mösyö Héger’e yazan Charlotte Brontë’yi anıyorum. Ona olan aşkından çılgına döndüğünü düşünmemesini rica ediyor. Kardeşlerini kaybeden, birçok zorluğa katlanan ve bunlarla uğraşırken başyapıtlar ortaya çıkaran bir kadındı Brontë. Bize yazarları dostlarımız olarak belleme cesaretini veren bu acılara katlanan cesarettir.

Bir Okur Olarak adlı kitabının önsözünde Virginia Woolf, Dr. Johnson’dan alıntı yaparak ideal okurun edebi önyargılardan soyutlanmış olması gerektiğini, ancak eserlere yaklaşımının edebi kıskançlığı da içermesi gerektiğini söylüyor. İşte böylesine derin, içgüdüsel bir sezgiyle okuyan biri, kadın yazarlar için savaşan bir kadındı. Neden hiçbir kadının Elizabeth ya da Jakoben İngilteresi’nde şiir ya da herhangi bir metin ortaya koymadığını ilk o sorguladı. Erkeklerin “büyük” oyunları ışık saçan kahramanlarla doludur: Rosalind, Desdemona, Leydi Macbeth, Phent, Malfi Düşesi… Ancak bu oyunlarda kadınların tek bir monoloğu bile bulunmaz. Bunun nedeni, Woolf’un da belirttiği üzere, oldukça basittir. Ayrıcalıklı sınıflara mensup olsalar bile kadınlar okula gönderilmediği için okuyup yazmayı öğrenemedi. Gramer, mantık, Yunanca ya da Latince öğrenemediler, babaları ve daha sonra onlara çocuk doğursun diye babaları tarafından seçilen kocalarının mülküydüler. Edebi yetileri olan bir kadın büyücülükle ya da fahişelikle suçlanır ve bir yere hapsedilirdi. Virginia aynı zamanda Shakespeare’in bir kız kardeşi olduğunu hayal etti: Judith edebi dünyaya girmeye çalışır, kardeşinin yaptığı gibi Londra’ya gider, kabul edilme umuduyla tiyatronun dışında atları besler ancak kabul görmez. Sonunda alay edilmekten ve tekrarlayan reddedişlerden bunalan Judith kendini öldürür. Dilsizlerin şampiyonu Woolf modernizmin öncüsü bir yazarın ona rakip olması fikrine kızdı. Bu yazar Joyce’du. Woolf’a göre, Joyce’un yazdığı metinler egoist, ısrarcı, çiğ, çarpıcı ve mide bulandırıcıydı.

Büyük yazarlar çoğu zaman öbü yazarları küçümser, suçlar hatta bazen onlara karşı zalim ve acımasızdırlar. Hangimiz Savaş ve Barış’ın yazarını aşırıya kaçan görüşlerle bağdaştırabiliriz ki? Tolstoy Kırım’da iyileşirken Çehov ziyaretine geldiğinde ona “Bana veda et,” dedi ve ekledi: “Ama hâlâ oyunlarına katlanamıyorum. Shakespeare’inkiler berbattı, seninkiler ondan da kötü!” Özellikle Shakespeare hakkında yazdığı broşür bu tutumunu daha iyi yansıtıyor: Shakespeare bir sanatçı değildi, King Lear aptaldı ve vahşi çılgınlıklarla doluydu. George Orwell de Shakespeare’i eleştirdi, ancak ileriki yaşlarında Kral Lear’a dönüşen Tolstoy’un kendisiydi. Unvan, mal mülk, aile ve telif haklarından vazgeçen Tolstoy kış aylarında korkunç bir havada yola çıktı, on gün sonra Astapovo İstasyonu'na vardı. Ölümüne yakın “Birçok şeyi seviyorum. Bütün insanları seviyorum,” dedi.

Vladimir Nabokov edebiyatı severdi ve dahice yazılmış denemelerinde bu aşkı kanıtladı, ancak aynı zamanda diğer yazarlar hakkında konuşmaya bayılırdı. Ona göre, Sigmund Freud dırdırcı, William Faulkner bir “mısır koçanı tarihçisi”idi. Boris Pasternak’ın Doktor Zhivago eseri ise iğrenç bir şekilde yazılmıştı. Ancak Nabokov’un en büyük hakaretleri Thomas Mann ve kadın yazarları kapsıyordu. Jane Austen dışındaki kadın yazarlar iyi yazamıyordu, Mann ise sıradan bir yazardı. Nabokov’un Emily Dickinson’ın metinleri ya da Sylvia Plath’in dile yönelik cüretkâr saldırıları hakkında ne düşündüğünü asla bilemeyeceğiz. 

Okuma köşemden kalkıp günlük işlerime ve taleplere, bölük pörçük dünyanın dehşetlerine geri dönüyorum. Etrafımdaki kitap dolu raflara bakıyorum ve benden sonra burada yaşayacak olan kiracının onları sandalyemle beraber ortadan kaldırıp kaldırmayacağını merak ediyorum. George Steiner’ın 1961’de yazdığı, kitap okumanın bizi sürüklediği ıssız ve sessiz adaları betimleyen makalesini düşünüyorum. Steiner toplumun kolay ve dikkat dağıtan uğraşlarla meşgul ve beyni daha az yoran zevklerin peşinde olduğu değişmiş bir dünyayı öngördü. O zaman kendime şunu sormalıyım: Yirmi ya da otuz yıl içinde edebiyat hayatın vazgeçilmez bir parçası olmaya devam edecek mi? Sosyal ve siyasi düşüncelerin içine mı sızacak yoksa Steiner’ın öngördüğü üzere bizden mi uzaklaşacak? Diğer bir deyişle, edebiyat ölmekte olan bir hayvan mı?

Çeviren: Aslı İdil Kaynar

(Guardian)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR