Edebiyat, Taşra ve Bir Deneyim
31 Ağustos 2018 Edebiyat

Edebiyat, Taşra ve Bir Deneyim


Twitter'da Paylaş
1

Bir şehri seyretmek ve yaşamak ile anlatmak arasında göze çapan bir fark yoksa, o zaman yazmanın anlamı neydi ki?

Roman yazmaya başladığım ilk zamanlarda pek hissetmek, düşünmek istemezdim bunu: Tıpkı dünyadaki bütün sorunların kişinin bir odada, bir başına kalamıyor olmasından kaynaklandığını ileri süren Pascal’ın öngörüsüne uyar gibi, başımı önüme eğer, göz atabileceğim bir şeyler varsa oyalanmaya bakar, aklımdan geçenleri kâğıda yansıttıkça hayatın ve dünyanın da yavaş yavaş devindiğine iyimserlikle inanırdım. Değişip duran yazınsal kişiliğimle bir şeylerin de dönüştüğüne duyduğum çocukça inanç belki bir süre, birkaç yeni sayfa veya en iyimser haliyle “hikâyem” sürdükçe devam eder, sonra bende hep derin bir hayal kırıklığı uyandıran bir şiddetle ansızın kesiliverir, yeniden en başa dönerdim: Kişisel dünyamızın gelip dayandığı bir sınır, kimi engelleyici sorunlar vardı ve bunların bir parçası olmamak, onlara en azından kulak kabartmamak, benim saatlerce, günlerce kendi üzerine kapanan yazınsal heveslerimi bir anda boş bir çabaya çevirebilirdi.

Taşradaysanız ve üstelik yazıyorsanız, sizden beklenenler zihninizin çok azını kaplayacak kadar sınırlı ama baskılayıcıdır: Diyarbakır’da yazmaya başladığım erken yıllarda, ilk romanımı oluşturmaya çalıştığım birkaç yıllık süre boyunca hep duyardım: Edebiyat artık İstanbul’da, Ankara’da bile geçer akçe değildi; okuma yazması bile olmayan bu insanlara mı roman yazacaktım? Peki tam olarak neyi anlatacaktım? Yoksulluk ve mahrumiyetse, bunlar çok yazılmıştı. Nasıl anlatacaktım? Taşra “muhabbetinin”, adım başı karşılaşılabilecek “yerel” renkler ve yaşantıların, tarihsel ayrıntıların, folklorun vs. bolca görüldüğü romanlar mıydı kastettiğim? Üstelik bir Yaşar Kemal, bir Orhan Kemal öyle kolaylıkla da çıkmıyordu… Bu sonuncu argümanları ileri süren ve iyi kötü birer edebiyat okuru olan kimi arkadaşlarım, bazen de daha acımasızca eklerlerdi: Sözlü bir geleneğin kolay kolay yazınsal kimlik edinebileceğine sahiden de inanıyor muydum?... Sorular uzayıp gider, kafam iyice karışır, yeniden yazdıklarıma dönebilmek için en sonunda bütün bunları “unutmam” gerektiğini derinden hissederdim.

taşra edebiyatı

Romanların özel bir coğrafya gerektirmediğini ve bir kitabın pekâlâ diğer birçok kitabın hayalleri içinden, onlara eklenerek oluşabileceğini söyleyemezdim elbette onlara. Çoğunlukla bir başıma çıktığım uzun yürüyüşlerde, surların çevrelediği eski şehre bakar, dar, kıvrımlı sokaklarını arşınlarken bütün bu gördüklerimin edebiyatıma, yazmakta olduğum hikâyelere ne biçimde temas edeceğini düşünür, bazen de hak verirdim hepsine: Bir şehri seyretmek ve yaşamak ile anlatmak arasında göze çapan bir fark yoksa, o zaman yazmanın anlamı neydi ki? Üstelik gerçek dışı, ya da popüler deyişle “sıra dışı” bir dünya da değildi benim betimlediğim; odamda saatlerce kendimi inandırdığım gibi bir şeyleri değiştiriyor ve yeniden yaratıyor olduğum gerçeği bir yanılsamadan ibaret olamaz mıydı?

İster dünyanın kenarında ister merkezde yazıyor olalım, yazınsal görme biçimlerimizin sınırlara karşı koyabileceğini düşünüyorum.

Meselenin kalbinin benim için bugün de buralarda yattığına inanıyor ve o sırada açıkça belirleyemediğim şeyin, belki de bitmeyecek bir arayışın işareti olduğunu görebiliyorum. Taşranın dertleri belli ve çok baskındır, evet, ama en sonunda insanlar bütün bunları, herkesin ta içinde hissettiği bu dünyayı nasıl anlattığınıza da bakarlar. Kolay yoldan “temsil” sorununa bağlamayacağım ve temelinde çok daha hakiki bir öz barındıran bu gerçek için önümde iki yol bulunduğunu çok geçmeden anladım: Ya diğer birçok “taşra” yazarı gibi meselelerin yakıcılığını iyice duyuracaktım (ki bunun için yaşantım pek azdı) ya da –şehri açıklayıp duran bir tür gezi mantığıyla yazılmış edebiyatı hiç saymıyorum bile– herkesin bir olup önüme koyduğu bu gerçekliği, bu sorunları inceden inceye tartışan ikinci ve daha “oyuncu” bir düzlem yaratacaktım. Bunun için de elimde şehre ilişkin başka metinler ve bunları bir araya getirecek olan zihinsel bir bakıştan başka pek az şey vardı: Herkesin sınırlı bir imkân ve bir çeşit kaderle bağlı olduğu şehre dair bütün bilgimin kitaplardan beslendiğini ve yine bir kitaba dönüştüğünü fark edebiliyor olmak, kendimin de başka bir kişiliğe (çoğunlukla da çevremdekilere dönük yeni bir kişiliğe) dönüşebileceğini ve hikâyenin aldığı yönü uzun gezintilerimden de öteye taşıdığını bana her an hatırlattığı için, bir çeşit suçluluk yüklü zevk de veriyordu şimdi. Ama her şeye karşın belirgin bir kimlik ve onun sorunlarından, beklentilerinden arındırdığı için aynı zamanda çok da hafifleticiydi: Yazmak istediğim kitabın ideal yazarı olarak durduğum nokta, arkadaşlarımın bütün sorularını, iğneleyici meraklarını, kendi içine dönük kapalı bir kültürün pek değişmeyecek taleplerini karşılayacak, belki de unutturacak kadar güvenli bir yerdi artık.

taşra edebiyatı

Geçen yıllar içinde, yazdığım diğer bazı romanlarda da, doğup büyüdüğüm coğrafyaya bir biçimde hep yeniden döndüm. Şehri bir fon, bir dekor olmaktan öteye götüren sihirli formül tam olarak neler içeriyor emin değilim; ama kelimelerin dönüştürücü ve ikna edici gücüne duyduğum inanç tam: Bütün bir on dokuzuncu yüzyılın büyük ölçüde Balzac’ın icadı olduğunu söyleyen Oscar Wilde gibi, hayal gücü ve fantezinin özerkliğinin gerçekliği yeniden tanımlayabileceğine inanıyor ve, ister dünyanın kenarında ister merkezde yazıyor olalım, yazınsal görme biçimlerimizin sınırlara karşı koyabileceğini düşünüyorum. Hayatı, ilişkileri ve bunları çevreleyen bütün bir şehri verili bir şeymiş gibi değil de sürekli oluşum halinde bir organizma gibi algılayan bir roman anlayışına bağlıysanız eğer, okurken veya yazarken asıl değişmekte olanın zihinsel önyargılarınız ve toplumun dayattıkları olduğunu görmezden gelemezsiniz.  

Sonunda dünyanın giderek “evrensel bir köye” dönüşüyor olduğu gerçeği, şimdiye dek anlattıklarımı bir kalemde geçersiz de kılıyor olabilir; bilginin yaygınlığından ziyade herkesin her an her yerde “bulunabiliyor” olması kısa vadede yazarın çevresini ve dünyayı algılayış biçimini değiştirebilir de… Ama deminden beri kurduğum bütün bu denklemde hâlâ sorun olarak apaçık duran bir unsur var: Edebiyat, iyimserlerin inandığı biçimiyle okurları ve yazarları birleştiren büyük Dünya Edebiyatı, sınırları kaldırır belki; yine de teknolojik aklın yapacağı gibi aşırı bir hız ve yüzeysellikle değil: Hâlâ aidiyet ve kimlik sorunlarını tartışarak, hâlâ asıl özgürlüğün ve yaratıcılığın bunların tartışılmasından sonra oluşacağına inanarak…


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Figen Uğur Dölek
"... hayal gücü ve fantezinin özerkliğinin gerçekliği yeniden tanımlayabileceğine inanıyor ve, ister dünyanın kenarında ister merkezde yazıyor olalım, yazınsal görme biçimlerimizin sınırlara karşı koyabileceğini düşünüyorum. " Yazının bütününde ama en çok buralardayken sizi yanımda hissettim, teşekkür ederim.
12:02 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR