Edebiyat Üzerine Düşünce Yolculuğu: Borges, Bloy, Dostoyevski, Balzac
6 Kasım 2019 Edebiyat

Edebiyat Üzerine Düşünce Yolculuğu: Borges, Bloy, Dostoyevski, Balzac


Twitter'da Paylaş
0

Tolstoy'un kalın romanlarının kalabalık mekânlarında dolanmanın, Dostoyevski'nin çılgınlıklarına ortak olmanın, Faulkner'ın parçalanmış zamanını ya da Joyce'un nesneleşen anlatısını derinlemesine anlamanın tek yolu bitimsizlik duygusunu hissedip bu büyü ile bütünleşmektir.

Jorge Luis Borges’in Bitimsiz Gizemi

20. yüzyılın en gizemli yazarı olduğunu düşündüğüm Jorge Luis Borges iyi öykülerin belirsizlikle sonlanması gerektiğine inanırdı. Babil Kitaplığı adı altında yayına hazırladığı onlarca yazarın yüzlerce öyküsü yazarın bu savunusuna uygun seçimlerdir.

Borges'i neden çok sevdiğimi çoğu zaman kendime sormuşumdur. Onu diğer bütün iyi yazarlardan ayıran, özel kılan şeyde yukarıdaki çıkarımın etkisinin olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Borges'in hayat görüşü de iyi öykü hakkında yaptığı çıkarıma benzer. Borges nasıl ki iyi edebiyatın belirsizlikte gizli olduğuna inanıyorduysa yaşantının kendisinin de bizden pek çok şeyi sakladığını düşünüyordu. Onu kelimelerin kökenine âşık eden, mitsel olana yaklaştıran, ama bir taraftan da hem mitsel olandan hem efsaneden hem de destandan farklı ve modern kılan şey de bu hayat ve biçim görüşü olmalı.

Borges bir röportajında milliyetçi olmadığını, Hıristiyan olduğunu da zannetmediğini söyler. Hayatın ve edebiyatın biçimini belirsizlikte arayan, tam da bu nedenle çabalayan Borges'in elbette zamanın karşısında değişip duran değerlere eğilmesine imkân yoktu. Fakat bu durumun onu Albert Camus'ye, Jean-Paul Sartre'a ya da Friedrich Nietzsche'ye dönüştürmediğini de gözden kaçırmamalıyız.

O, inanmıyordu. O, ocu bucu değildi. O, arıyordu.

Leon Bloy’un Sevgili Cimrisi

Leon Bloy hem ukala olup hem de büyük edebiyat yapmayı becerebilen nadir sanatçılardandır. Hikâyeleri, özellikle Yahudilerin Kurtuluşu adlı romanı (bu romanda Yahudi övgüsü yoktur) oldukça etkileyici olup ukala yazarımıza yakışır bir şekilde polemikçi bir anlatıma sahiptir.

Leon Bloy geleceğin tarihçileri tarafından muhakkak mistik bulunacak. Benle hiç uyuşmayan bu yazarı okurken ondan büyük bir keyif aldığımı da itiraf etmeliyim.

“Mösyö Pleur'ün Dini” adlı kısa ve oldukça etkileyici hikâyesinde Moliere'den aşağı yukarı iki yüz küsur yıl sonra “cimri” kavramına yeni bir bakış getirir. Moliere cimriliği eleştirirken Bloy onu över: Cömertliğin kimi zamanlarda cimrilikten çok daha aşağılık bir tutum olduğunu örnekler üzerinde somutlaştırarak bana göre büyük ve yerinde bir iş çıkarır. Bahsi geçen eserde yazar iki kahraman yaratır. Birinci kahramanı cimri bir adamdır. Hikâyenin sonuna doğru ortaya çıkan ve iğrenç bir cömertlik barındıran ikinci kahraman ile de biz okurları ters köşe yapar.

En Büyük Çılgın: Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

Her yıl en az bir kere Dostoyevski aşkım depreştiğinden olacak, bu aralar Budala'yı tekrar okuyorum. Romanda Nastasya Filippovna'nın evinde, Nastasya'nın evlenip evlenmeyeceğine karar vereceği gece, yemek masasında bir oyun oynanır: Herkes başından geçen utanç verici bir olayı anlatacaktır. General, Afanasiy İvanoviç ve soytarı kiracı Ferdışçenko oyunu oynarlar ama sıra diğerlerine gelmeden Dostoyevski oyunu keser.

Bu kurgunun hikâye anlatma tarzı oldukça değişik de olsa bir benzeri Kara Kitap'ta da vardır. Ancak Kara Kitap'ta Dostoyevskivari bir ortadan kesme yoktur. Çünkü Kara Kitap 20. yüzyılın son çeyreğinde kaleme alınan daha planlı, daha eli yüzü düzgün bir romandır. Ama burada Dostoyevski'nin de hakkını teslim ederek onu övelim: Dostoyevski'nin kafasında olup bitenler öylesine yoğundur ki, içinde yanan ateşin doğurduğu hararet onu öylesine susatmıştır ki Dostoyevski, hangi romanına başlarsak başlayalım, biz okurları yoğun bir olaylar dizisi ile karşılar. Her bir karakter patlama sınırına gelmiş hazır bir bomba gibidir. Hiçbirinde sakinlik aranamaz. Konuyu Budala'dan açarsak, romanın tek sakin adamı Mışkin'dir ki o da bunu ancak budala kılıfına sığınarak gerçekleştirebilir. Böyle bir ortamda bir hikâye anlatma oyununun da devamı mümkün değildir.

Sonuç olarak biz okuru Dostoyevski'ye bağlayan şeyin yoğun olay örgüsüne atılmış çılgın kahramanlar ile bütün bu yoğunluk ve çılgınlığı şaşmaz bir matematikle dizginleyen Dostoyevski'nin kalem gücüdür diyebilirim.

Dostoyevski Takıntısı

Dostoyevski’nin romanlarında görülen ortak özelliklerden biri yazarın ortaya koyduğu metni meşru kılmaya çalışmasıdır. Bu kendini onaylatma çabası, yazarın zihninde ve belki de kalbinde, öylesine yoğun bir istekle parıldar ki romanlarının ilk sayfaları neredeyse okura yalvarmaya, ondan özür dilemeye dönüşür. Bu belki de 19. yüzyıl Rus toplumunda kurgusal bir metni onaylatmanın zorluğunu da içerir, ancak Turgenyev'de, Tolstoy'da ya da diğer Rus yazarlarda benzer bir anlatıma rastlamamamız bu meşru kılma çabasının kurgusal olana dönemin bakışından ziyade, Dostoyevski'nin ruhuyla alakalı olduğunu düşündürür.

Okurla konuşma havasına dönen bu tür girişimleri bazı eleştirmenler (realist dünyanın hazırladığı neden-sonuç odaklı eleştirmenler) roman anlatısı için onaylamasa da ben aynı fikirde değilim. Sonuçta bir roman her ne kadar kurgu olsa da bir sinema filmi değildir ve yazarın arada tutup bizimle sohbet etmesi, bizi uyarması, kurguya zarar vermek şöyle dursun, yazarın bizimle oynadığı güzel bir oyundur da.

Dostoyevski'den aşağı yukarı yüz elli yıl sonra Orhan Pamuk, İstanbul adlı yarı otobiyografik romanının girişinde benzer bir Dostoyevski tavrını sergileyerek okuru ile anlaşma yoluna gider. Orhan Pamuk'a ait bu parçada  meşrulaştırma çabası yok, Dostoyevski hayranı Pamuk'un yaptığı sadece masum bir anlaşma: "Benim gibilerin daha sonra yaşayabileceği ikinci hayat, elindeki kitaptan başka bir şey değildir. O da senin dikkatine bağlı, ey okur. Ben sana dürüstlük göstereyim, sen de bana şefkat."

Balzac ve Yazmak

Balzac ayda topu topu altmış saat uyurdu. Bazen romanına koyacağı tek bir cümlede karar kılmak için iki cilt kitap okuduğu olurdu. Okumak için geldiği Paris'te mütevazı hayatını, sağlığında dehasını bir türlü ispat edemedi. Neredeyse bütün hayatını, tıpkı romanlarında olduğu gibi bir sanat işçisi olarak geçirdi.

Türkiye'de bir şey olmanın zorluğunun farkındayım. Az okuyan bir ülkede bulunduğumuzun da farkındayım. Bugün yaşayan herkesin Balzac'tan daha şanslı olduğunu unutmamamız gerekir. Bugün Balzac ölçüsünde bir dehanın, dehasını dünya çapında ispat etmesi için ölümü beklemesine gerek yoktur. Bu konuda kendimizi kandırmayalım.

Balzac'ın yukarıda yer alan biyografik kesitinden almamız gereken ilk ders bu olmalı sanırım. İkincisi ise göze çarpan ısrarı, sabrı ve çalışkanlığıdır. Türkiye’de okurların az okumasından daha büyük sorunlar var. Burası Savaş ve Barış'ın ikinci cildine geçemeden kitabı yarıda bırakan, birinci cildin de yarısını anlamayan, Don Kişot'un toplamda bin sayfaya yakın olduğunu bilmeden yıllar önce iki yüz sayfalık bir özetini okuyup bunu aslı sanan, yine de iki kitap neşreden, kitaplarının iyi olduğunu ısrarla savunan, satmadığından, bir türlü anlaşılamadığından yakınan insanlarla tıkış tıkış doludur.

Ayrıca tanıdığım ve takip ettiğim iyi şairler olmasına rağmen Türkiye, düzyazıda kelimeleri yan yana getirmekte dahi zorlananların şair olduklarını düşündüğü bir ülkedir. Bunlar genelde şiirin imgesine, duygusuna ve muğlaklığına sığınarak kendini şair sanmaya ve şair olarak tanıtmaya çalışanlardır. Unutmayalım, Ahmed Hamdi Tanpınar iyi bir şair olamayacağını anladığı için roman yazdı, ancak şimdikiler roman yazamayacağını anladığı için şair olmaya çalışıyor.

Hayat, Roman, Tarih

Yeni bir şehre geldiğinizde, özellikle şehir korkutucu bir büyüklüğe sahipse ötesini berisini bilmemekten sıkıntı duyarsınız. İstanbul'a ilk seyahatlerimi yaptığım yıllarda, vapura bindiğimde, "Yahu Beşiktaş nerde kalıyordu, bak şu tepede de bir camii daha var, ya şu çok uzaktaki gökdelen yığını da neresi acaba," diye kendime sorup durur, beni kolayca yutacak İstanbul karşısında çaresiz kalırdım.

Bir şehir acemisi nasıl semtleri ve sokaklarını karıştırırsa, bir tarih acemisi de bütün yaşantıyı birbirine karıştırır. Evet, tarih bilmeyen birini hayat acemisine benzetebiliriz.

...

Bütün büyük yaratıcı metinlerin arkasında yeteneğin ve azmin yanında derin bir entelektüel birikim vardır. Okuduğunuz metin size derin bir birikimden bahsetmenin ötesinde şeyler anlatıyor gözükecektir. Ancak bu büyük metin neyden bahsederse bahsetsin arkasında güçlü bir hayat görüşü olduğunu unutmayın.

Romanlar hayata benzediği ölçüde güçlüdür. O halde hayatın acemisi romanın da acemisidir.

İyi Kitapların Esrarı

Bazen bir kitabı okurken elimizde tutmakta olduğumuz anlatının sonsuza dek uzayıp gitmesini isteriz. Çünkü duymak istediklerinizi tam da duymak istediğiniz bir üslupla size anlatmaktadır bu kitap. Eğer elinizde tuttuğunuz ve sayfaları arasında dolanırken büyülendiğiniz bu kitabın yazarı hayatta değilse, yabancıysa ya da sizden büyükse içinizdeki kıskançlık duygusunu kolayca bastırırsınız. Böylece onun dünyasıyla kendi yaşantı ve deneyiminizi içtenlikle bütünleştirirsiniz.

Tolstoy'un kalın romanlarının kalabalık mekânlarında dolanmanın, Dostoyevski'nin çılgınlıklarına ortak olmanın, Faulkner'ın parçalanmış zamanını ya da Joyce'un nesneleşen anlatısını derinlemesine anlamanın, onlarla bütünleşmenin ve nihayetinde benzer bir ustalığı da sizin göstermenizin tek yolu yukarıda bahsetmeye çalıştığım bitimsizlik duygusunu hissedip bu büyü ile bütünleşmektir.

En İyi Yazı En Güçlü Taklittir

Bir olaya bakmanın, onu anlatmanın onlarca yolu var. Doğuştan gelen ve okumalarla güçlendirilmiş bir parodi yeteneğiniz varsa metne istediğiniz açıdan, istediğiniz üslupla ve güçlü bir şekilde bakabilir, onu yeniden ve belki de daha parlak ve berrak bir şekilde var edebilirsiniz.

Dünyanın Joyce, Borges, Calivo ya da Pamuk gibi büyük yazarların taklit etmek aslında kötü bir şey değil, aksine doğru ve güçlü bir yazıya kendi imzanızla ulaşmanın en zeki yoludur. Yeter ki taklitle intihali karıştırmayalım ve bu işi becerebilelim.

Bir kitabı okuduğumuzda eğer kitap güçlüyse ve biz onu gerçekten okuyabilmişsek bir süre - bazen çok uzun bir süre - o kitap gibi düşünmeye başlar, hayata onun merkezinden bakmayı severiz. Yazarları ve edebiyatı sevmemizin, onlara tutkuyla bağlanmamızın ve sonunda daha fazla dayanamayıp bizim de bir şeyler yazmaya başlamamızın nedeni de budur.

İlham Okurken Gelir

Okuduğum kitaplardan birinin ortalarında şu soruya rastladım: " Eşyalar Konuşurken Siz Nasıl Uyuyorsunuz?"

Bu kelimeler aynı zamanda yazının başlığıydı. Yazıyı okumayı durdurdum. Kitabı ve satırların altını çizdiğim kalemimi yandaki kanepenin üstüne bıraktım. Yazı masama geçip düşünmeye başladım.

Duvarda asılı duran ve uyuyuşumuza hiç aldırış etmeyen saatin tik taklarını düşündüm. Çok uzaktan ve rüzgârın yardımıyla kulağımıza gelen radyonun sesini düşündüm. Sonra daha derinlere daldım. Çok öncede kalan ama verdiği hüzün ve mutluluk nedeniyle aklımızdan kovamadığımız o seslere: Çocukken topa vurduğumuzda topun çıkardığı ve ardından gelen sevincin sesini düşündüm; ilk sevgilimizle onu çok sevmemize rağmen, bazen sadece bu yüzden, tutuştuğumuz öfkeli kavganın sesini düşündüm. İlk sevgilinin bizi terk ettiği gün hâlâ odamın tavanında asılı duran sesini, vapura ilk binişimizde vapurlarla martıların birbirine karışan sesini, kalabalık bir caddeden yürürken araba korna ve motorlarının şehirde uğultuya dönüşen sesini düşündüm. Uzun, kalabalık caddelerde karda ve baharda devasa apartman diplerinde gelen geçeni küçük bir ikram beklentisiyle eğlendiren esmer küçük yüzlerin çaldığı mızıkanın sesini düşündüm. Seslerin ve yüzlerin, şehirlerin ve insanların “şeyler”de birleştiğini, bu birleşmenin verdiği hüzün ve mutluluğun derinliğini düşündüm.

İkinci Zaman Duygusu

Yaşantının içindeki bir ikinci zaman duygusunu bana en yoğun hissettiren yazarların başında gerek ortaya koyduğu kurgusal metinlerle gerekse ettiği laflarla Italo Calvino gelir. Ardından Borges, daha sonra Proust ve Türk yazarlar Ahmet Hamdi ile Orhan Pamuk gelir. 19. yüzyılda ise, bize ikinci zaman duygusunu yaşatabilecek yazarlar, başta Tolstoy olmak üzere Flaubert, Stendhal ve Balzac'tır.

İçinizde “ikinci zaman duygusu” ile tam olarak neyi anlatmak istediğimi merak edenler olabilir. Bu durumda Borges'in "25 Ağustos 1983" adlı öyküsünü ya da Borges'in çok sevdiği yazar Giovanni Papini'in "Kaçan Ayna"sını okumanızı tavsiye ederim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR