Edebiyat ve Sansür

Edebiyat ve Sansür


Twitter'da Paylaş
0

Tarihin de gösterdiği gibi edebiyat baskı altındayken, zincire vurulduğunda ya da sürgündeyken büyük işler çıkarabilir.

Her yerde ve tarihin her döneminde diktatörler, kitaplardan endişe duymuşlardır. Kitaplar otoriteler tarafından huzur bozucu bulunur ve devlet için potansiyel tehdit kabul edilir. Bilindiği gibi Platon, ideal devletinin güvenliğini bütün şairleri sürgüne göndererek sağlar.

Çağlar boyunca bu tablo değişmemiştir, bugün de aynısını görebiliriz. Büyük yazarların da içinde yer aldığı yaratıcı kesim, iktidardakilerin hışmıyla karşı karşıyadır. Edebiyat uğruna hayatlarını defa eden yazarların listesi epey etkileyicidir. Daniel Defoe yazdığı satirik şiir sebebiyle zindana düşmüştü. Rivayetlere göre de teşhir direğine bağlandığında kalabalık ona yumurta değil çiçek fırlatmıştı. Salman Rushdie yazmayı göze aldığı eleştirel roman yüzünden on yılını “güvenli evlerde” geçirmişti. John Milton ülkesinden kaçmak zorunda kalmıştı ve arkasında yakılan romanlarını bırakmıştı. İfade özgürlüğünü konu alan Areopagitica adlı eserinde şu ifadelere yer verir Milton: “İyi bir kitabı öldürmek, iyi bir insanı öldürmekle aynıdır. Bir insanı öldüren kişi aklını kullanan bir canlıyı, Tanrı’nın suretini öldürür. İyi bir kitabı yok eden kişiyse aklın ta kendisini.”

Farklı toplumlar tehlikeli kitaplar konusunda farklı yaklaşımlar sergiler. Fransa, Rusya, ABD, Almanya ve Britanya arasında yapılacak bir karşılaştırma bunu gözler önüne serecektir. Bu ülkelerin her biri, kendine özgü bir biçimde edebiyata savaş açmış ya da edebiyatın özgürlüğüne kısıtlamalar getirmiştir.

Fransa’da devrim öncesinin rejimi, yayıncılığı katı bir biçimde kontrol altında tutmuştu. Her kitabın “ayrıcalık”, yani devlet izni alması şarttı. Voltaire’in Candide romanı gibi resmi izin almadan yayımlanan kitaplar, devrimler için silah vazifesi gördü. Aydınlanmacı yazarların yurtdışında kaleme aldığı bu kitaplar, ülke içinde ideolojik el bombası muamelesi görüyordu.

Fransız Devrimi’yle güvence altına alınan özgürlükler, Napoleon’un iktidarı ele geçirmesiyle yine kısıtlanmaya başladı. 1857’de ülkede iki eser yayımlandı ve yazarları derhal yargılandı. Flaubert’in Madame Bovary romanı ve Baudlaire’in Kötülük Çiçekleri adlı şiir seçkisi “genel ahlaka aykırı” olmakla itham edildi. Ancak daha sonra, günümüz Fransız edebiyatının en saygın klasikleri haline gelen bu eserlere açılan davalar, ülkenin edebiyat sahası için açık bir alan yaratmış oldu. İngilizce konuşulan ülkelerde kitapları yasaklanan Emile Zola gibi yazarlar, edebiyatı yeni bir noktaya taşımak artık özgürdü.

İngiltere’deyse özgürlükler daha çok II. Dünya Savaşı sonrası yerleşmiştir. 18. yüzyıla kadar siyasi kontrol ön plandaydı. Devlet katında rahatsızlık uyandıran bir yazar, hiç yargılanmadan Londra Kulesi’ni boylayabilir ya da Defoe gibi yargılanıp teşhir direğine bağlanabilirdi. Özellikle tiyatro sansürü, Britanya’da uzun süre varlığını korudu. Çünkü tiyatrolar bir “toplanma” yeriydi ve izleyiciler kolaylıkla “sorun çıkarabilen” bir kalabalıktı. Tiyatro sansürü 1960’lara kadar devam etti. İlginç bir biçimde otuz yıl önce Fransa’da yayımlandığında, Paris’te herhangi bir protestoya ya da skandala yol açmayan D. H. Lawrence’ın Lady Chatterley’in Sevgilisi isimli romanı, Britanya’da özgürlüklerin önünü açacaktı.

Çarlık Rusya’da dünya edebiyatının en büyük eserlerinden bazıları çarın sansür uygulamalarının bürokratik baskısı altında yazılıp yayımlanmıştır. Edebiyat tarihinde sıkça gözlemlenen bir paradoks burada da karşımıza çıkar: Yazarlar, beceriksiz müfettişleri atlatmak için oyunun kalitesini yükseltir. Toplumsal eleştirilerde incelikli ve daha dolaylı bir yol kullanılır. Mesela Dostoyevski, Karamazov Kardeşler romanında üç kardeşin çekilmez babalarını öldürmek için işbirliği yapmasını anlatır. Çar da halk tarafından “küçük baba” olarak bilinir.

ABD, ifade özgürlüğüne ve okuryazarlığa değer veren Püritenler tarafından kuruldu. Konuşma özgürlüğü, 1787’de Amerikan Anayasası’nın birinci ek maddesiyle yasal güvence altına alındı. Ancak bu özgürlük mutlak ve evrensel değildi. Federatif yapıda baskı ve özgürlükler iç içe geçti. Boston’da yasaklı bir edebi eser New York’ta yok satıyordu.

Almanya’da 1913-33 arasında Weimar Cumhuriyeti dönemi başta olmak üzere tarihsel olarak görece özgürlükçü bir rejim vardı. Üç Kuruşluk Opera gibi oyunlara imza eden Brecht, bu dönemde eşi benzeri görülmemiş, politik ve devrimci bir tiyatro formu yaratmış ve dünya çapında kalıcı bir iz bırakmıştır. Faşistlerin iktidara gelmesiyle zalimce baskı uygulanmaya başlamıştır. Kitaplar yakılmış, partinin müsaade ettiği sınırların dışındaki hiçbir şeye yaşama şansı tanınmamış, halkın zihni kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. On yıl boyunca en ufak tarihsel değere sahip bir tek eser bile üretilemedi. Daha kötüsü de faşist rejim çöktüğünde arkasında bıraktığı zehirli mirastı. Rejim sonrası yazarlar bir enkazla başa çıkmak zorunda kaldı.

Dünyada sansüre karşı mücadele hâlâ devam ediyor. Londra merkezli Index on Censorship (Sansür Endeksi) isimli yayın bu mücadeleye tanıklık eder. Tarihin de gösterdiği gibi edebiyat baskı altındayken, zincire vurulduğunda ya da sürgündeyken büyük işler çıkarabilir. Hatta ve hatta zümrüdüanka kuşu gibi kendi küllerinden doğabilir. Bu, insan ruhunun görkemli savunmasıdır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR