Edebiyat Yaşamamıza Yardım Eder mi?
2 Mart 2019 Edebiyat

Edebiyat Yaşamamıza Yardım Eder mi?


Twitter'da Paylaş
0

Edebi olanın verdiği deneyim, bu acı hapı öyle ya da böyle tatlandırıp ya da değiştirip en azından anlatıda keyfe dönüşmesini sağlamak gibi görünüyor.

Edebiyat akla yatkın mıdır? Yaşamamıza yardım etmesi açısından? Öyle değilse tam olarak ne işe yarar?

Bu soruya cevap vermek için büyük yazarların edebiyattan nasıl yararlandığına bakabiliriz. Ya da nasıl yararlanamadığı mı desek? Durum hemen öyle iç açıcı gözükmez, ne de olsa Genç Seneca’dan David Foster Wallace’a kadar intihar etmiş birçok yazar ismi sıralayabiliriz; Nerval, Hemingway, Plath, Pavese, Zweig, Mayakovsky ve Woolf akla ilk gelenler arasında. İntihar kararının akıllıca olduğu durumlardan söz açardınız sanırım. Edebiyat olmasaydı bu yeteneklerin çok daha önce gideceğini düşünenleriniz de olabilir. Muhtemelen kendini mutsuz bir ölüme sürükleyen başka birçok isim sayardık. Bir ihtimal bunların içinde Dickens, Tolstoy, Joyce, Faulkner, Fitzgerald, Henry Green, Elsa Moranta ve Dylan Thomas olurdu. Hayatı boyunca yeterince tanınamamaktan çekmiş, meşgalesi yüzünden zarar görmüş olanlardan söz açılsa Giacomo Leopardi’nin kederi göze uçsuz bucaksız görünürdü. Mutlu denecek hayatlar sürmemiş yazarlar yok değil; Victor Hugo, Alberto Moravia, Natalia Ginzburg, Fyodor Dostoyevski,hatta kötümserliğiyle bildiğimiz Thomas Hardy şaşırtıcı şekilde bu duruma aday isimler. Bir anlık derin düşünmeyle, iyi yazarlığın illa ki Budistlerin açıkladığı şekilde dinginlik, neşe ve mutluluğu çoğaltan “ustalıkla” aynı anlamda olmadığına ikna oluruz.

O zaman edebiyatın doğasında yazarı hatta belki okuru mutsuzluğa, üzgün hissetmeye karşı diğer insanlardan daha korunmasız kılan bir şey mi var? Shelley ve Simenon gibi birbirinden farklı yazarların sanki sürekli içine girdikleri duygusal karmaşanın nedeni bu muydu? Kısacası, edebiyatı anlayış biçimimizde yaşamamıza yardımcı olmasını bırakın işleri bizim için daha da zorlaştıran bir şeyler olabilir mi?

Hikâye elbette farklı farklı sonlanabilir, daha pratik açıdan zarif bir noktada da bitirilebilir ve ciddi edebi kurgunun yüksek kesimlerinde muhakkak suratların ekşitilmesine neden olsa da mutlu sonlar hepten tabu değildir.

Genellemeler tuzağa düşürür ama haydi diyelim ki modern hikâye anlatıcılığı özellikle edebi anlatıların çoğu benliğin, benliklerin mücadelesinden yükselir; bir çeşit tanımlama ya da istikrar arayan üstelik bunu böyle arzulara düşman bir dünyada yapmaya çalışan bireyler merkezdedir. Hayat kırılgandır, çalkantılıdır, vefasızdır ve kişi biraz da onu tatmin edecek özgün bir anlatı oluşturmak için boşuna debelenir ya da belki müthiş bir çaba ortaya koyması gerekir. Hikâye elbette farklı farklı sonlanabilir, daha pratik açıdan zarif bir noktada da bitirilebilir ve ciddi edebi kurgunun yüksek kesimlerinde muhakkak suratların ekşitilmesine neden olsa da mutlu sonlar hepten tabu değildir. Hikâyenin sonunda işler tatlıya bağlansa bile ya ironi gelip oturur ortaya ya da her şey hâlâ uğruna mücadele edilmesi gereken yeni bir başlangıç olarak gösterilir.

Dickens, Küçük Dorrit ile Clennam’ın beş yüz sayfa süren sefaletinden sonra, “Uğuldayan sokaklardan usulca geçtiler, birbirlerinden hiç ayrılmadan, mutlu mesut,” diye anlatır. “Güneş ışığı ve gölgeler altında ilerlerken, şamatacılarla meraklılar, kibirlilerle asiler bir de faydasızlar huysuzlanıp söyleniyordu, o her zamanki curcuna.”

Ne kadar umut verici geldi?

Açıkçası, çoğunlukla yorumlandığı ve öne sürüldüğü şekliyle edebi deneyimin temelinde bu haksız mücadelenin ve gençlikteki büyük beklentilerin düzenli olarak boşa çıkması nedeniyle kaçınılmaz kedere kapılan ve belki bu süreçte heyecanı ateşlenen, sertleşen, asabileşen bireyin yarattığı acıma duygusu vardır. Hayat bir sürü vaatte bulunur, sonra bir bakarsınız hepsi uçup gitmiş. Leopardi, Gustave Flaubert’in Duygusal Eğitim’inden Muriel Spark’ın Bayan Jean Brodie’nin Baharı’na ve Alice Munro’nun sayısız öyküsüne kadar binlerce kurgu eserde tekrarlanageleni şöyle ifade eder:

 

Yazık, nasıl da

Geçtin gittin sen,

Masumiyetimin sevgili yoldaşı,

Yitmiş umudum benim!

Bu o dünya mı? Sürekli konuştuğumuz

Neşe, aşk, eylemler, deneyimler

Bunlar mı?

Edebi olanın verdiği deneyim, bu acı hapı öyle ya da böyle tatlandırıp ya da değiştirip en azından anlatıda keyfe dönüşmesini sağlamak gibi görünüyor. Dramın, karmaşık ve çalkantılı durumların verdiği heyecan var, ayrıntılı betimlemelere kendinizi kaptırmışken bildiğimiz şeylerin nasıl da oldukları gibi resmedildiğini fark etmekle gelen coşkun özdeşleşme hissi var; insanın düştüğü umutsuz durumların ince ince önümüze serildiğini görmenin yarattığı memnuniyet de cabası. Bazen bu durumlar ne kadar kötümser bir havada önümüze serilirse, okuma deneyiminin de aynı derecede şevk edici olduğu görülür; olayın dönüm noktasını çok daha müthiş bir boyutta hissederiz ve anlatısını bu kadar incelikle kâğıda döken yazar daha soylu, derin ve büyüktür. Chateaubriand şöyle demiş:

İnsan ilişkilerindeki sürekliliğin ve istikrarın bu kadar imkânsız oluşu, nereye gidersek gidelim peşimizden gelen o inanılmaz unutkanlık, mezarlarımıza dolup oradan evlerimize yayılan yenemediğimiz sessizlik bana nasıl insafsız bir yalnızlık içinde olduğumuzu hatırlatıp duruyor. Ölüm döşeğinde terler dökerken her şeyden fazla ihtiyaç duyacağımız o son bardak suyu uzatan el kimin olursa razıyız. Varsın sevdiğimiz birinden gelmesin! Umudu kesmesek, öpücüklere boğduğumuz bir eli, sonsuza dek kalbimize dayamaya can attığımız o eli nasıl olur da bırakabilirdik?

O halde, zeki biçim ile cezbedici tarzın verdiği avuntuyla karşı karşıyayız ama içerik de mutlaka yenilmişliği çağrıştırıyordur, infaz en iyi ihtimalle bir süreliğine askıya alınmıştır. Edebiyatımız, bu anlamda, daha iyi organize olup bilimde daha ileri gidersek her şeyin geliştirilebileceğine, kontrol edilebileceğine ve çözülebileceğine hesapsızca güvenen Batı medeniyetinin bu yavan tarafıyla dizgesel bir çatışma haline saplanıp kalmış gibi duruyor. Edebiyat böyle temelsiz iyimserliği utandırmaktan hiç geri durmaz; tatsız gerçeklikle yüzleşmek gerek der ama arkasına her zaman sanatçının gösteriyi zehir tadında olmaktan kurtaran yeteneğini alır.

Leopardi, “[edebiyat] dehalarının eserleri,” diye vurgular, “hiçliği tutup yakaladıklarında ya da hayatın kaçınılmaz sefaletini capcanlı önümüze serip onu hissettirdiklerinde ve en keskin umutsuzluğu dile getirdiklerinde bile özlerini korurlar… onlar her zaman avuntunun ve canlanan heyecanın kaynağı olmuştur.”   

Peki, biri çıkıp sigara içmenin, verdiği geçici rahatlığın ardından asabiyeti arttırması gibi edebiyatın da sonrasında yatıştırdığı durumu daha da şiddetlendirdiğini öne sürse? Bu tıpkı Batı edebiyatına Budist bakış açısıyla yaklaşan birinin alacağı konum olurdu.

İstisnalarla birlikte böyle bir kişi eninde sonunda günümüz edebiyatının benliği, benlik fikrini ve benliğin varoluşunu yücelttiğini fark eder. Cüretkâr bir bireysellik varsayımına dayanan edebiyat kişinin çocukluktaki oluşumunu gösterir ve anlatıyı Bildungsroman türündeki gibi kendisi olma aşamasına taşır, ardından yetişkin hayatında ulaşıldığı varsayılan bireylik ve tamamlanmışlığı sürdürmek için kişinin verdiği mücadeleyi önümüze getirir.  Karakter, Hamlet’ten Stephen Dedalus’a kadar edebiyattaki birçok kahramanda olduğu gibi çelişkiler içindeyse, kimlikler arasında gidip geliyorsa bu durumu eziyet ve olası başarısızlık olarak sunulur.

Shakespeare trajedilerinde karakter kaderse ve kader yıkımsa, bu kibirlilik yazmayı hepten bırakmaya hazırlanan şairin son oyunlarında daha bir uysallaşmıştır ve değişime açıktır.

Kısacası, benliğe, onun inşasına olan inanç akla yatkın olarak kabul edilmiyorsa o halde edebiyat, tüm o muhteşemliğine rağmen, çözümün olduğu kadar sorunun da bir parçası haline gelir, avuttuğu acıları besleyen bir bağımlılık olur. Biri Kafka’nın Dönüşüm’ünden zevk alır, bir diğeri Faulkner’in Abşalom Abşalom’una ya da Bernhard’ın Gargoyles’ına hayran olabilir ama bir başkasına da insanın içinde bulunduğu bu umutsuzluğu yatıştırmak için daha ne kadar edebiyat gerekeceği hissi gelip çöreklenir.

Çok sayıda yazar anlatısında daha fazla felaketin ve duygusal boşalmanın olması gerektiğini söyleyen tuzağı fark etmiştir. Shakespeare trajedilerinde karakter kaderse ve kader yıkımsa, bu kibirlilik yazmayı hepten bırakmaya hazırlanan şairin son oyunlarında daha bir uysallaşmıştır ve değişime açıktır. Kış Masalı ve Cymbeline oyunlarında efsanelerde olduğu gibi aynı hikâyenin farklı versiyonlarının bir arada sunulduğu hatta ahlaki değerlerden ve bireysel kimliğin bu değerlerin sonucu olan davranışlardan uzaklaştığı hissedilir. Bu oyunlar kişileri özünde kötü, kıskanç veya şefkatli göstermektense kötülüğü ya da merhameti soyut varlıklar gibi önümüze serer. Cymbeline de Kral Polixenes de hesapsızca davrandıklarında bunu Lear ya da Macbeth’teki gibi trajik bir karakterin ölümcül hatasının kaçınılmaz sonucu olarak görmeyiz, sadece yoldan sapmaya teşvik eden özel durumlara karşı kişi kendini koruyamamıştır. Sonuç olarak her şey tersine çevrilebilir ve mahva neden olacak gibi görünen bir davranış düzeltilir.

Yine de Lear ve Macbeth’in anlatı geleneğimizin özüne Cymbeline ya da Kış Masalı’ndan daha yakın olmadığını kim inkâr edebilir? Okurların “anlam” arama ve özleşme hevesini komik bulan, onları kurguyla ilgili beklentilerini iyice tartmaları için teşvik eden Samuel Beckett, benlik olarak tanımlanabilecek hiçbir şey olmadığını göstermek için Molloy, Malone Ölüyor ve Adlandırılamayan isimlerini taşıyan üçlemesinde elinden gelen her şeyi yapar. Görünüşte Molloy, Moran, Malone, McMann ve Adlandırılamayan’ın her biri aynı “kişidir”, yine de tutarlı bir hikâye kurmak hatta kolektif yaşamlarına tek bir isim koymak bir türlü ellerinden gelmez ama aynı derecede de bu çabalarının önüne geçemez gibi görünürler. Malone endişelidir: “Bir kez daha kendimle ilgili konuşmuyor muyum? Başka konulardan etkilenmek artık hiçbir zaman elimden gelmeyecek mi? O eski karanlığın toplaştığını hissediyorum, kendimi tanıdığım o yalnızlık yola çıktı, belki soyluluk ama kesin korkaklık olan o cahilliğin sesi duyuluyor.” Benlik olmadığında bile kendine duyulan özlem ve inatçı bir benlik arayışı asıl konu olarak kalmaya devam edip mutsuzluğun garantisi oluyor. Benzer şekilde, Peter Stamm’in son romanı To the Back of Beyond ikiye bölünmüş karakteri üzerinden bir görünümüyle trajik olanı diğeriyle pikaresk olanı göstererek bu alanda geziniyor.  

Yine de böyle romanlar kabul edilenin son derece dışındadır ve hayranlıkla karşılansa bile benliği başından savınca edebi kurguyu da öylece başından savıyormuşsun gibi kısa süre sonra çıkmaza götüren konuma sokulur ve ana akım yazarları etkileyemeyen bir eser olur. Bireysellikten vazgeçemeyen bir toplumda yazarlar da ister istemez aynı anda hem mahvedici hem avutucu olan bakış açısına, böyle bir bakış açısı tam da benliği yücelttiği için kapılıyor olabilir. Bu yaklaşımın en savurgan ifadesi, Chateaubriand’ın René ya da Byron’ın Childe Harolde anlatılarında görülse de görünüşe göre bunlardan farklı olan Çavdar Tarlasında Çocuklar ve Saul Bellow’un Herzog’u gibi romanlarda da baskındır. Leopardi, Aeneas’tan altını çizdiği bir satırdan yola çıkarak görkemi, sefaleti ve komediyi aşağıdaki cümlelerde buluşturur:

“Moriemur inultae, Sed moriamur, ait. Sic sic iuvat ire sub umbras [İntikamım alınmadan öleceğim ama bırak öleyim –der Dido– aynen böyle, aynen böyle gölgeler arasındayken gitmek güzeldir.]”

Virgil’in burada anlattığı… zihnin kendi çöküşüyle, düşmanlarıyla baş başa kalmasından, onları kendisi için bir taraftan yoğun bir şekilde bir taraftan da ince ince, yakından ve eksiksiz tanımlamaktan, onları abartmaktan hatta belki de (mümkünse kesinlikle) tanımaktan ya da hayal etmekten aldığı keyif; bu düşmanların sonsuz, korkunç, gözü dönmüş, kaçınılmaz, durdurulmaz olduğu ve hiçbir yoldan önlerine geçilemeyeceğine zihnin ikna edilmesi, zihnin kendi kendisini ikna etmesi … kısacası kişisel yıkımın her açıdan müthiş, mükemmel ve eksiksiz olduğunu görmekten ve bunu iliklerine kadar hissetmekten alınan keyif.”

Zihnin kendi çöküşüyle baş başa kalmasından aldığı keyif… Edebiyatın ne işe yaradığına bu noktada cevap verebiliriz. En azından pek çok durumda bizlerin her zamanki hali gibi sürmeye, piyasayı beslemeye devam eder. Anna Karenina’dan sonra kurguyu bırakan Tolstoy da şüphesiz bu duyguyu taşıyordu. İlgilenilecek daha önemli meseleler vardı.  Ama yıllar sonra geri döndü ve acılar içindeki Kreutzer Sonat’ı, bundan yıllar sonra da perişanlığın ve pişmanlığın ifadesi Diriliş’i yazdı. Ne de olsa kurgu adlı uyuşturucu safsa ki Tolstoy’da her zaman böyledir kesin kendinizden geçersiniz. Bu alışkanlığı bırakmak kolay değildir.

Giovanni Boccaccio, 15. yüzyıl

Çeviren: Burcu Uluçay

(The New York Review of Books)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR