Edebiyatçılarda Bir Gizem: İntihar
17 Ekim 2018 Edebiyat

Edebiyatçılarda Bir Gizem: İntihar


Twitter'da Paylaş
0

Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem.

Yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiye meslek yaşantım boyunca sıklıkla tanık oldum. Dağ gibi bir insanın volkan gibi yüreğinin son bir patlamayla sönüşünü ellerimin içinde hissettim. Prematüre denilen vaktinden birkaç ay önce doğmuş bir bebeğin, hekimlere nanik yaparcasına, elinin baş parmağını aç kurtlar gibi emerek yaşama nasıl asıldığını hayretle izledim. Âdeta konuşan gözleriyle, “beni artık yaşatmayın” diye yalvaran, boynundan aşağısı felçli yüzme takımı oyuncusu delikanlı ile, “ne olur beni bırakmayın, yaşamak istiyorum” diye parıldayan gözleriyle bakan, bir deri bir kemik kalmış, doksanındaki mide kanserli yaşlı amcayı aynı zaman diliminde izledim. Bu nedenledir ki bir intihar olayı duyduğumda veya okuduğumda alt üst oluyorum, beynimde düzensiz rüzgârlar esiyor. Yaşamdaki ince çizginin bu tarafına veya öbür tarafına düşmenin an meselesi olduğuna çokça tanık oldum. İntihar bu düşüşün sadece bir adı, kişinin tercihiyle mi, tercihinin dışında mı gerçekleştiği ise asırlardır tartışılıyor. Sanatçılarda sıklıkla gördüğümüz bu düşüş edebiyatçılarda bir gizemi saklıyor.

Kendini öldürme anlamına gelen Arapça kökenli bir kelime, “intihar”. Edebiyatçılar neden intihar ediyorlar veya eserlerinde intihar olgusunu işliyorlar? Sınırlarını zorlayıp tükendikleri için mi, yoksa yaşamın bir yük olduğunu hissettikleri için mi? İrade zayıflığı, kırılma noktası gibi açıklamalar intihar için yeterli birer neden olabilir mi? Cesaret dedirtecek kadar güçlü bir olgu mu? Selma Ağabeyoğlu Hep Aklımda Kaldı adlı deneme kitabında “... intihar, an geldiğinde mutluluğa bir yerlerde ulaşmak arzusu mu, isyan mı, haykırış mı, geride bıraktıklarına ceza mı?... ya da, yaşamın buza kesmiş gerçeklerinden kaynağını alan bir donma biçimi midir?” şeklinde sorgulamaktadır intiharı. Bu sorulara yanıt ararken aklıma hep Bukowski’nin mısraları gelir:   

En iyiler genellikle intihar ederler,
sadece kaçmak için.
Ve geride kalanlar asla tam olarak anlayamazlar;
neden biri onlardan kaçmak istesin ki!..

Jean-Paul Sartre’a göre, “intihar var olmanın bir başka yoludur.” Sartre intiharı birçok kez haklı görür ve acizlik olarak değerlendirmez. Bunun tersine Albert Camus ise ciddi bir felsefi sorun kabul ettiği intiharı “kaçış” olarak nitelemektedir. Yaşamın çabalamaya değmediğini kabullenmek kısır ve kolay olan bir yolu seçmektir Camus’a göre. Ben ise bu iki zıt görüş arasında genelde sanatçılar, özelde edebiyatçılar için geçerli üçüncü bir durumun söz konusu olduğunu düşünüyorum. Kabaca intihar “rahatlatma”dır. Kişilik olarak duyarlı olan bu insanlarda aşırı duyarlılık “sorumluluk yüklenmeye” evrilir. Kişi bu sorumluluk duygusundan kurtulmak ve sorumlu olduğu kişileri de bu yükten kurtarmak için, yani hem kendini hem sorumluluk duyduğu kişileri rahatlatmak için intiharı seçer. Bu yol ne kaçış ne de var olma başkaldırışıdır. Bir çeşit teslimiyet denebilir. Yazının sonunda bu üç tez için örnekler vereceğim.

Attila Jozsef, anti-emperyalist bir söylemle mutlak karşıdır intihara; “bizi yoksul ve tutsak kılanlara, bir zerresini bağışlamam yaşama hakkımın” der ama dediğinin tersine kendini bir trenin altına atarak intihar eder. Ernest Hemingway ilerleyen bir yaşında, umutsuz bir aşka kendisini kaptırıp bunun verdiği öfke ve kızgınlıkla intihar ederken, benzer bir durum yaşayan Goethe, intihar etmek yerine Werther romanını yazarak melankolisini üretime yönlendirip yaşamı tercih eder.

Jack London kendi yaşam öyküsü olan ünlü romanı İntihar için arkadaşı Irving Stone'a şu satırları yazmıştır: "İntihar’da gerçeği tüm çıplaklığıyla yazamadım, yaşadım, çünkü bu kadarına cesaretim yoktu.” Jack London intihar etmemiştir. Bu roman içki tutkusu üzerine yazılmış sade, gerçekçi, gerilim dolu belgesel bir romandır, romanda gerçek bir intihar olayı yoktur, ancak intihar olgusunu, tükenişi anlatır. İntihar burada bir metafor olarak kullanılmıştır. Benzer bir metaforu Shakespeare'in eserlerinde görüyoruz, Ortaçağ Avrupa’sında intihar ve cinayet aynı sözcükle ifade edildiğinden Shakespeare'in eserlerindeki elliden fazla karakter intihar ederek ölmüş görülmektedir.

Çok önemli iki çalışmadan bahsetmek gerek. İlki California Eyalet Üniversitesi’nden James C. Kaufman, yazarların doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili bir çalışmasını geçtiğimiz yıllarda yayımladı. “Genel olarak yazarlar genç ölür, hatta şairler, daha genç ölür, intihar eden şairler, diğerlerine göre daha ayrık ve kendileriyle daha ilgilidirler” demektedir Kaufman. Diğer çalışma ise Pennsylvania üniversitesinden Shannon Wiltsey Stirman’a aittir. “Her ne kadar çoğu şair intihara teşebbüs etmemiş olsa da, şairler arasında intihar oranının diğer edebi yazarlar ve genel nüfusa göre daha yüksek olduğunu” vurgulamaktadır Stirman. Bu çalışmada, intihar eden şairlerin kariyerleri boyunca yazdıkları şiirlerde, intihar etmeyen şairlerden çok daha fazla oranda “ben, benim” gibi birinci tekil şahıs kelimeleri kullanmış oldukları saptanmıştır. Ayrıca intihar eden şairler şiirlerinde, “konuşmak, paylaşmak, dinlemek” gibi sosyal bağlantı içeren kelimeleri olabildiğince az kullanmış oldukları belirlenmiştir. Bu çalışma için seçilen “intihar etmiş” şairler: John Berrymandi, Hart Crane, Sergei Yesenin, Adam L. Gordon, Randall Jarrell, Vladimir Mayakovsky, Sylvia Plath, Sarah Teasdale and Anne Sexton. Eşleştirildikleri “intihar etmeyen” şairler ise: Matthew Arnold, Lawrence Ferlinghetti, Joyce Kilmer, Denise Levertov, Robert Lowell, Osip Mandelstam, Boris Pasternak, Adrienne Rich ve Edna St. Vincent Millay’dir.

İntihar eden edebiyatçılar içinde iki kişi ilgimi çok çekmiştir. Hekim olarak bu iki şairin ruh halleri ile ağrı duymak gibi fizyolopatolojik bir rahatsızlık hissini yok saymalarını anlayabiliyorum. Beşir Fuad ve Sergey Yesenin. İntiharı sırasında bile yazan, kağıdına sıçrayan kendi kanında ölümü anlatan Beşir Fuad’ın son satırları: "Ameliyatımı icra ettim. Hiç bir ağrı duymadım. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım, ki kâğıt dahi kanla mülemma.”  Sergey Yesenin ise kestiği bileklerinden akan kana kalemini bandırıp son şiirini yazdıktan sonra Leningrad’da bir otel odasında kendini kalorifer borularına asıp intihar etmiştir. Yesenin’den:

AYRILIK ŞİİRİ

Hoşça kal, dostum benim, hoşça kal artık,
Can dostum, seninle dolu gönlüm
Çok önceden belirlenen bu ayrılık
Buluşmayı vaat ediyor ilerde bir gün

Hoşça kal, dostum, el sıkışmadan, konuşmadan,
Hüzünlenme ve eğme kaşlarını, mutsuz,
Şu yaşamda yeni bir şey değil ki ölüm,
Ama yaşamak da yeni sayılmaz kuşkusuz.

Yesenin’in ölümü üzerine fazlasıyla etkilenen büyük şair Vladimir Vladimiroviç 

Mayakovski, “Sergey Yesenin” adlı şiirinde şöyle seslenmiştir:
 
 “Şu yaşamda en kolay iştir ölmek
 Asıl güç olan
 Yeni bir hayata
 Başlamak”

 
Ama ne büyük bir trajedir ki, Mayakovski de güç olanı başaramamış ve hayatına kafasına sıktığı tek bir kurşunla genç yaşta son vermiştir.

Edebiyatın bu garip cilvesini, başka bir deyişle edebiyatçının gizemini, Sylvia Plath-Nilgün Marmara ikilisinde de görmekteyiz. “Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle, bir düşün yaşamdan çıkarılmasının hiç bir ayrımı yok” diyen Nilgün Marmara Boğaziçi Üniversitesi’nde hazırladığı bitirme tezinde, intihar etmiş olan Sylvia Plath’ı konu etmişti ve kendisi de tez konusunun kahramanını model seçmiş ve intihar etmiştir.

Yarı otobiyografik bir roman olan ve kendi depresyonu üzerine ayrıntılı bilgiler veren Sırça Fanus kitabının yazarı Sylvia Plath, kiraladığı evin eskiden İngiliz şair William Butler Yeats'e ait olduğunu öğrenmiş ve bunu iyi bir işaret olarak değerlendirerek, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattıktan sonra kafasını fırının içine sokarak intihar etmiştir. Plath, intihar ederek güçlü bir ruha sahip olduğunu göstermiş ve kendini edebiyat dünyasında tam da istediği gibi mitleştirmiştir.

İngiliz feminist, yazar, romancı ve eleştirmen Virginia Woolf, ceplerini taşla doldurarak kendini Ouse ırmağına bıraktığında 59 yaşındaydı. Mrs. Dalloway ünlü yazarın adıyla anılacak ‘bilinçakışı’ tekniğinin en başarılı örneklerinden biridir. Perde Arası romanını yazdığı sıralarda artık kendini yeterince yetenekli hissetmiyor, yeteneğini kaybettiğini düşünüyordu. Her gün savaş korkusu ve yeteneğini kaybetmenin vermiş olduğu stres, dehşet ve korku sonucu ruhsal bunalıma girmiş, içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp, evlerinin yakınlarında bulunan nehre ceplerine taşlar doldurarak atlayıp geride kardeşine ve kocasına yazılmış iki intihar mektubu bırakarak intihar etmiştir. Kocası Leonard Woolf’a yazdığı mektup ünlü edebiyatçının içinde bulunduğu ruh durumunu çok güzel yansıtıyor, ancak aklımıza gelen şu sorunun cevabını halen arıyoruz; yaşantısı ve verdiği eserlerle bu kadar güçlü bir karakter çizen kişi ile bu satırları yazan kişi nasıl aynı kişi olabilir?

"Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. O korkunç yeniden yaşayamayacağımı hissediyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum”

Yaşayabilmeyi öğütleyen, Yaşama Uğraşı’nı yazabilen Cesare Pavese de öğüdünü tutamayanlardandır. Altı yaşındayken babası beyin kanserinden öldü. Lisedeyken tek yakın arkadaşının intiharı, yine aynı zamanlarda başka bir öğrencinin kendini öldürmesiyle "intihar" onun için saplantı haline geldi. “... bir sanatçı için önemli olan yaşantı değil, iç yaşantıdır, buradaki iç yaşantı sanatçı duyarlılığıdır, o duyarlılık ki sanatçıyı öteki insandan ayırır” demektedir Pavese. Antifaşist çalışmaları nedeniyle bir ara tutuklanan Pavese, Torino'daki bir otel odasında uyku hapı alarak intihar etti. İntiharı en çok konu eden edebiyatçılardan Tezer Özlü'nün de en sevdiği yazardır. Bir yanlış bilgiyi düzeltmenin tam zamanıdır. Tezer Özlü birkaç kez intihara teşebbüs etmiştir, ancak meme kanseri nedeniyle ölmüştür.

Pavese’nin söylediği sanatçı duyarlılığına en güzel örnek Stefan Zweig’ın günlüğünde yazılıdır: “Ne olursa olsun mahvolduk, hayatlarımız onlarca yıl düzelmeyecek… Fransa’nın teslim olması yakın… bitti. Avrupa’nın işi bitti, dünyamız çökertildi. İşte şimdi tam anlamıyla vatansızız.” Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyografi yazarı olan Stefan Zweig, Yahudi kökenliydi, bu nedenle Nazilerin yakmaya başladıkları kitaplar arasında Zweig'ın eserleri de yer alıyordu. Gestapo'nun villasını basıp, silah araması üzerine Zweig ülkesini terk etmek zorunda kaldı ve İngiltere'ye, Londra'ya yerleşti. Ancak, kendini burada da rahat hissetmedi. Avrupa’nın içine düştüğü durumdan duyduğu üzüntü ve yaşamındaki düş kırıklıkları nedeniyle 1942'de Rio de Janeiro'da, karısı Lotte ile birlikte uyku hapı içerek intihar etti. Zweig da Woolf gibi geride iki mektup bırakmıştı, pulları bile yapıştırılmış olan mektuplarından birisi şehrin Valisi'ne hitaben yazılmış "deklarasyon" başlığını taşıyordu: "Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce, son bir görevi yerine getirmeğe kendimi mecbur hissediyorum: bana ve çalışmalarıma, böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya'ya içtenlikle teşekkür etmeliyim, her geçen gün, bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim ve benim lisanım konuşulduğu dünya, bana göre mahvolduktan, ve manevi yurdum Avrupa'nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu ama 60 yaşından sonra, yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı, benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz gücüm sırasında tükendi, böylece, ruhsal çalışması, her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor, bütün dostlarımı selamlarım! umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hala görebilirler! ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."

Bereket Denizi dörtlemesi başta olmak üzere bir çok olağanüstü duygusal/gerçekçi roman yazan Yukio Mishima, muhafazakâr ve aşırı milliyetçi dünya görüşü doğrultusunda geleneksel Japon intihar biçimi olan Seppuku (harakiri çeşidi) ile kanlı bir şekilde intihar etmiştir. Primo Levi ise Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı korkunç travmanın ruhunda yarattığı derin yaraları iyileştirmek için intiharı seçenlerdendir. Hem de evinin merdiven boşluğundan atlayarak. Walter Benjamin de Nazilerin Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini basması üzerine Gestapo’ya teslim olmamak için morfin ile yaşamını sona erdirmiştir. “Tembellik Hakkı” adlı kitabın yazarı Paul Lafargue ise bu hakkını intihardan yana kullananmıştır. Emile Ajar takma adıyla da kitaplar yazmış ve her iki kimliğiyle iki ayrı Goncourt Ödülü kazanan Romain Gary de intiharı çözüm olarak gören bir başka yazardır.

Burada Arthur Koestler için ayrı bir parantez açmak gerekir. Çünkü bu değerli yazar Parkinson ve kanser hastasıydı, kimseye yük olmak istemediğini ifade etmişti. Bu nedenle aşırı alkol ve uyuşturucu alarak hayatına son verdi. Bir çeşit ötanazi kabul edilebilir. Ancak geride bıraktığı notta, “herhangi bir kimsenin bilgisi ve yardımı olmadan intihar etmeyi planladığım açık bir şekilde anlaşılmalıdır” demiştir.

Azımsanmayacak sayıda edebiyatçının intihar ederek yaşamlarını noktaladıklarını biliyoruz. Ağır Roman’ın yazarı Metin Kaçan, ülkemizde Kör Baykuş adlı eseriyle ünlenen İran Edebiyatı’nın önemli ismi Sadık Hidayet, İngiliz yazar Sarah Kane, Hunter S. Thompson, Richard Brautigan, Deborah Digges, Leopoldo Lugones, Fransız sürrealist şair Jacques Rigaut, ve daha onlarca isim…

İntihar eden edebiyatçılardan Yukio Mişima başta olmak üzere E. Hemingway, Beşir Fuad, V. Mayakovski’nin Sartre’ın tezini doğrulayan varoluş manifestosu intiharını seçtiklerini, Primo Levi, Sadık Hidayet, Nilgün Marmara, S. Yesenin, W. Benjamin ve Stefan Zweig’ın Albert Camus’nün tezine yakın olduklarını, bu dünyadan kaçmayı yeğlediklerini düşünüyorum. Benim tezim yani kendisini, çevresini hatta okurlarını rahatlatmak için ne başkaldırı için ne kaçmak için sadece kendisi ve dostları için en iyi çözüm olduğuna inandıkları için intihar edenlerin başta W. Woolf olmak üzere, S. Plath, A. Coestler, P. Lafargue oldukları kanısındayım.

Her bir ölümün kendine özgü perde arkaları mutlaka vardır, hepsinde farklı bir neden kuşkusuz vardır. Bazı intiharların kara mizah olarak nitelendirilebilecek ironik yönleri dahi bulunabilir. Ancak her intihar, edebiyatçı için farklı bir gizem içerir. Bu iddianın en güzel kanıtı intihar ederek ölümü zamansız seçen üç edebiyatçının bilmece gibi sözleridir:

* İntiharlar her akşam ıslak-yapışkan saçlarıyla girip odama paniğimden pay toplarlar. (İlhami Çiçek)

* Yazık! Her şey ölecek demek ben ölürsem. Bu akşam beni bekleme, çünkü gece kara ve ak olacak. (Gerard De Nerval)

* Hayır, hiç kimse intihar kararına varamaz. İntihar bazılarında birlikte bulunur. Onların yaradılışında mevcuttur ve onun elinden kaçamazlar. (Sadık Hidayet)

Alper Akçam’ın dediği gibi, “İnsanın kendine sunulmuş yaşam hakkını birey olarak geri çevirmesi, onun dışına çıkması anlamına gelene intiharın edebiyatla ilgisi, edebiyatın yaşamla ilgisi bağlamında özel açılımlar kazanır.....yaşamla ölümün arasında bir yerde, ölümden korkmadan, yaşayan edebiyat için var olmayı sürdüreceğiz sanırım".

KAYNAKLAR

Albert Camus, Sisifos Söyleni, Can Yayınları, 2010, İstanbul

J. Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, İthaki Yayınları, 2009, İstanbul

Faik Çelik, İlaç Kokulu Kitap, Cinius Yayınları, 2007, İstanbul

Shannon W. Stirman, Word Use in the Poetry of Suicidal and Nonsuicidal Poets: Psychosomatic Medicine 63:517–522 (2001)

James C. Kaufman, The Door That Leads Into Madness: Eastern European Poets and Mental Illness, Creativity Research Journal 17(1):99-103 · February 2005

Alper Akçam, İntihar ve Edebiyat. http://alperakcam.com.tr/deneme/intihar.pdf

https://sabotagetimes.com/life/suffering-for-their-art-writers-who-famously-committed-suicide

https://www.quora.com/Why-are-writers-more-likely-to-kill-themselves


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR