Edebiyattaki Çılgın Bilim Adamları: Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheuslar
21 Haziran 2019 Bilim Teknoloji Edebiyat Sinema

Edebiyattaki Çılgın Bilim Adamları: Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheuslar


Twitter'da Paylaş
0

Deli bilginlere laboratuvarlardan çok edebiyatta rastlanır.

Daha çok da sinemada. Gerçekten de sinemada iyice çoğalmışlar, tekrarlanan bir imge, bilim evrenine dair gerçek bir klişe olarak sinemaya yerleşmiştir. Sonuçta, bu durum, olup bitenin tersyüz edilmesidir; ne de olsa yedinci sanatın öncüleri bilim insanlarıydı. Kronofotoğrafın kurucusu fizyolojist Étienne Jules Marey, gerçeküstücülerin dostu Jean Painlevé ve denizlerdeki yaşamın kâşifi Jean Vigo ya da Siyam ikizlerinin ayrılmasını, bir bacağın kesilmesini hiç şüphesiz bir ayrıntı merakıyla filme çekmiş olan sinemacı cerrah Eugéne Doyen buna örnektir. Başlangıçta profesyonellere yönelik olan filmleri, sonunda David Lynch’in Elephant Man’i Joseph Merrick gibi panayır barakalarında gösterilir hale gelmiştir. Tıp tekniğini değil, dehşeti görmek için filme geliniyordu. Küçük kulübeyi terk eden Doktor Doyen büyük tiyatrolara yerleşmişti. Ameliyat salonu, gerçek ameliyat salonu, rahatsızlığın fantasma doğurduğu tuhaf bir yer oluyordu. Beyazlar içindeki adamlar aniden kapkara düşüncelerini ortaya seriyorlardı.

Bilim korkuya yol açabiliyordu.

Özellikle bilgi sahibi olmayan bir kitle bilimin laboratuvarlarına davet edildiğinde. Bilim için gerçeklik, sinema için kurgu; alanlar çakıştığında bu iki büyük esin kaynağı iç içe girer. Bilimkurgu, olağanüstülük ve dehşet kafilesiyle birlikte, böyle doğdu. Andrew Tudor, korku filmleri üzerine yaptığı incelemede, 1931­­­­­– 1984 arasında yaklaşık bin başlık saymıştır ve deli bilginler bunlarda basit figüranlar değildir. Çoğunlukla, afişin tepesinde onlar yer alır ve seyirciler onların kötülüklerinin peşinden koşturur. David J. Skal, popüler kültürün ele geçirdiği bu yoldan sapmış bilimde bunca büyüleyen şeyin ne olduğunu anlamaya çalıştı. Çıkardığı sonuç, B serisinden filmler gibi birkaç başyapıtın da özellikle anlaşılmadığı için giderek daha fazla mutlak erk sahibi olarak beliren bir bilim karşısındaki kaygıyı ifade ettiğidir. Astrofizikçi Stephen Hawking de bu olguya işaret etmişti. “Kısa süre öncesine dek bilim insanlarının çoğu evrenin ne olduğunu tarif eden teorilerin gelişimiyle öylesine meşguldüler ki ‘neden’ sorusunu kendilerine sormuyorlardı. Diğer yandan, neden sorusunu sormayı iş edinmiş insanlar, filozoflar, bilimsel teorilerin gelişkin akımı içinde varlık sürdüremezler.” Bunun sonucunda kültürel bir çukur açılmıştır, her iki tarafta da anlayışsızlık, kuşku ve saçmalamaya elverişli bir alan ortaya çıkmıştır. Deli bilginin, modern bilgi ile geleneksel batıl inançlar arasında köprü oluşturmak için ortaya çıktığı neredeyse aşikârdır. Ve en fazla ete kemiğe büründüğü yer, beyazperdedir.

Sinemada deli bilginlerin ortak bir noktası vardır.

Sinemadaki deli bilginler bizim kolektif kâbuslarımızın, sorgulamalarımızın, kaygılarımızın ve artık anlaşılmayan, dolayısıyla gizli olan, yani denetimsiz kalan bir bilim karşısındaki paranoyalarımızın yansımasıdır. Kimi zaman bu kuşku insana makul gelir. Gazeteleri okuduğumuzda, gerçekliğin kurguyu aştığını her gün görürüz. Bütün bu öğeler sonunda bilim imgesini bol bol beslemiştir. Yedinci sanatta deli bilgin bilimi mevcut haliyle değil, araştırmaya ahlaki sınırlar koyduğumuzda olabileceğini düşündüğümüz haliyle gösterir.

Sinemada deli bilginlerin ortak bir noktası vardır. Öncelikle, bunların neredeyse hepsi erkektir. Sonra, kötüdürler! Çılgınlıkları kendilerine zarar verdiğinde bile topluma zararlı olurlar. Kendilerini yok ederek başkalarını yok ederler. Deneyler yaparak ahlakın aşılmaz Rubicon Nehri’ni aşarlar. Bu hayali kişiler öncülsüz değillerdir. Onları yaratmış olan yazarlar esinlerini gayet gerçek olgulardan almışlardır. Sonsuza dek Ay’da yaşayan sevimli bilgin Cosinus’tan Hergé’nin ayakları yere basmayan Profesör Tournesol’una dek –her ikisi de, batiskafın mucidi Profesör Piccard gibi, yaşamış bilim insanlarından esinlenmiştir– kaygı uyandırıcı çatlakların büyük tören alayıdır karşımızdaki.

Edebiyatta, sinemada ya da çizgi romanda kurgunun bütün deli bilginleri gerçekliğin dışında hareket ederler.

1818 yılında Mary Shelly’nin Frankenstein’ının yayımlanması roman ve sinema imgelemini dolduran bütün bir deli bilginler –esasen doktorlar– kuşağının yolunu açar. Bu doktorların listesi anlamlıdır. Frankenstein, Caligari, Jekyll, Fu Mançu, Cyclops, Folamour vb. Hepsinin de sorunu aynıdır: Bilgi onları kafadan çatlak kılmıştır! Kimi zaman tersi meydana gelir: Delilik onları bilgin kılar. Delilik onları anormalleştirir ve yeni bir bilginin kapılarını onlara açar. Bu diğer boyutta, aklın ötesinde, başkalarının Tanrı’dan vahiy alması gibi, onlar da nihai bilgiden etkilenmiş gözükürler. Jean-François Chassay, bilim ile kültür arasındaki ilişkiler üzerine incelemesinde bu bağların nasıl kurulduğunu gösterir. “Gotlib, delirdiği anda Newton’un dehasını gösterir: Deha şimşeğine imkân tanıyan bir cismin kafasına düşüşü onu anormalleştirir, afallatır ya da kesin olarak budalalaştırır. Gerçekliğin dışına fırlatılır, çoğu faninin yaşadığı dünyadan uzaklaşır.”

Burada önemli ifade, “gerçekliğin dışı”dır. Edebiyatta, sinemada ya da çizgi romanda kurgunun bütün deli bilginleri gerçekliğin dışında hareket ederler. Başka yerdedirler. Sorumluluk ve ahlak kavramlarının geçerli olmadığı bir boyuttadırlar. Ve ancak gerçek dünyayla, şu ünlü gündelik hayatla yeniden ilişkiye girdiklerinde, felaket baş gösterir. Böylece verdikleri zararın bilincine varmış gözükürler, fakat yine de bunun bedelini ödemeye hazır değillerdir.

Deli bilginin saçları genellikle Einstein’ınkiler gibi kabarıktır ya da Max Planck gibi keldir.

Çoğu zaman gözlüklüdür, hatta eğer sadistse monokl takar. Üzerinde beyaz önlük, karşısındaki insanı sakinleştirmeye değil korkutmaya yöneliktir. Her zaman öncü bir araştırmacı olarak çalışsa da onun laboratuvarı genellikle bir Ortaçağ şatosunun mahzenindedir. Simyacı imgesinden kurtulamadığı gibi bundan da kurtulamaz. Özellikle deney yaparken ateşli ateşli baktığını da ekleyelim. Daha önce sözü edilen birçok karakteristiği tek başına bir araya getiren Fritz Lang’ın Metropolis’indeki Rotwang figürüne gönderme yapabiliriz.

Türün bütün arketipleri Frankenstein'da kaynaşmıştır.

Bütün “akıtılan kanlar”, bütün “dehşetler” için Victor Frankenstein’la başlayalım. Türün bütün arketipleri onun cisminde kaynaşmıştır. Ayakları yerden kesilmiş bir dehanın tüm yapabileceklerinin özetidir o. Kendini Tanrı olarak görmek, hayatı yaratmak istemek ve bir canavar doğurmak. Bunu derken, genç romantik Mary Shelley’nin kendi kahramanını yaratmak için gayet gerçek olgulardan esinlendiğini unutmamalı. 19. yüzyılın başında, gerçek doktorlar gerçek cesetlere, muzaffer bilim adına tamamen yasal olarak elektrik vererek deneylere kalkışıyorlardı... İşlediği cinayetler dizisini doğrulamak için canavar şu cümleyi söyleyecektir: “Ben kötüyüm çünkü mutsuzum.” Yaratıcısı ise sanrılı demiurgos tavrını nitelemek için tersini söyleyebilirdi.

Boris Karloff özellikle bu deli bilginleri yorumlamıştır. Bu seçkin Britanyalı –gerçek adıyla William Henry Pratt– nefret ettiği korku filmlerinde kariyer yaptı. Umutsuzluktan ölecekti. Ne var ki, kafadan çatlakların, beyinleri monte edenlerin, bomba ya da öldürücü ışın icat edenlerin rollerinden büyük bir koleksiyon oluşturarak listesini hazırladı.

Mary Shelley’nin kahramanı ile Wells’inki arasında bir paralellik vardır.

Oldukça yakın bir türde, 1896’da H.G.Wells’in yarattığı Doktor Moreau da, melezleştirme teorilerini insanlar ve hayvanlar üzerinde deneyleyen Tabiat Ana olarak görür kendini. Bütün bunlar oldukça mitolojiktir. Sonuçta, sentor Yunan tanrılarının yarattığı bir şeydi. Üç büyük aktör –Charles Laughton, Burt Lancaster ve Marlon Brando– kaçık doktor rolüne soyunmuştur. Mary Shelley’nin kahramanı ile Wells’inki arasında bir paralellik vardır. Doktor Moreau’nun Adası’nın sonunda anlatıcı gördüğü şeyden derinden etkilenmiş, kafası allak bullak olmuştur. “Karşılaştığım erkek ve kadınların, başka bir tür olmadığına, insana benzeyen, kısmen bir insan ruhunun dış görünümüne sahip ama yakında başlangıçtaki hayvanlığa geri dönecek, atalarından kalma hayvaniliğin emarelerini sırayla gösterecek canavarların, hayvanların soyundan gelmediklerine kendimi ikna edemiyorum.” Bu iki kişilik, korku salan uzun bir bilginler soyunun dölyatağı olacaktır. Deli doktorların büyük dalgası ise onların ardından gelir. Doktor Caligari, Doktor Mabuse, Doktor Fu Mançu, Doktor Folamour cinayetten ya da insan soyunun kökten yok edilmesinden başka bir şey düşlemeyen bir yığın yozlaşmış kişidir. Yalnızca nefret, suç dolu aptallık ya da kazanç tuzağı onların uğursuz işlerine rehberlik etmektedir.

Çizgi roman ve çizgi film evrenin bilginlere karşı daha az serttir.

En az zararlı olanlarla listemizi bitirelim. Bilginlerin kusurlarıyla az çok acımasızca alay eden yazarlar: Tenten’İn maceralarında Profesör Nimbus, Bilgin Cosinus, Profesör Tournesol; Gotlib’in “Rubrique-à-Brac” karikatür dizisindeki Newton, “Wacky Races” çizgi filminde Profesör Maboulette , “Simpsons” çizgi dizisinde Profesör Frink, Geleceğe Dönüş’te Doktor Emmett Brown, Franquin’de Gargamel ya da Mickey’nin Günlüğü’nde Sivri Zekâ... Çizgi roman ve çizgi film evrenin bilginlere karşı daha az serttir. Orada gülünç gözükürler ve genellikle alaya alınırlar. Gençlere yönelik hazırlanan bu kahramanların çoğu korkutmaktan çok gülümsetir. Onlardan çekinmeyiz, onlarla dalga geçeriz. Oysaki sinemada tümden zararlıdırlar. Hedeflenen kitle aynı değildir ve açık amaç korkutmaktır.

Frankenstein’dan bu yana, tercih edilen mitolojik referans kişisi Prometheus’tur.

Deli bilginlerin bu uzun soykütüğünde, fizikçi ve denemeci Jean-Marc Lévy-Leblond bir başka figür önerir: Daidalus. “O, uçan aracı, hatta belki de uzay gemisini keşfetmeye yönelmişti, çünkü İkarus Güneş’e kanatlarını yakacak ve uzay yolculuğunun ilk kurbanı olacak kadar yaklaşır. Onun cesaretini ve yürekliliğini selamlamak gerekse de düşüşü aynı zamanda teknik ihtiyatsızlığın sembolüdür.” Onu kullananların da ihtiyatsızlığını göstermektedir...

Bu kötücül kahramanların kimi zaman gerçeklikten pek de uzak olmadıklarını gördük. Onlar her koşulda anlaşılmayan disiplinler karşısındaki kaygı, tasa ve sıkıntıların yansımasıdır. 2009 yılında internet kullanıcıları, Fransa–İsviçre sınırınsa yeraltına yerleştirilmiş bulunan dünyanın en büyük partikül hızlandırıcısı BHÇ’ye (Büyük Hadron Çarpıştırıcısı) dair tam bir kafa karışıklığı yaydılar. Evrenin ilk saniyelerindeki maddenin halini yeniden oluşturmaya yönelik bu makinenin Dünya’yı yutacak kara delikler yaratabileceğini ima ettiler! Tek bir bilim insanı değil binlerce kişi –haksız yere– sorumsuzlukla suçlanmış oldu. Bu panik, araştırmacılar karşısında her zaman –kimi zaman haklı olarak– kuşku içindeki kitlelerin bir bölümü üzerinde geçmişin oluşturduğu yükü ifade etmektedir. Deli bilginler, eksantrik kişiler, kafası karışıklar, tuhaflar, ilginçler, orijinaller, bilimlerin tarihiyle birlikte yol aldılar. Kimi zaman bu kişiler en prestijliler arasında yer aldılar.

(Kaynak: Laurent Lemire, Çılgın Dahiler: Arşimet’ten Günümüze Bilimlerin Çılgın Tarihi, Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus, Işık Ergüden, 2011, Kırmızı Kedi)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR