Edgar Degas Üzerine Birkaç Söz

Edgar Degas Üzerine Birkaç Söz


Twitter'da Paylaş
0

Atların çiğnediği yerdeki çıplak kadın figürleri, Degas’nın ileride çizmeyi saplantı haline getireceği “fahişe” kadın tiplemeleri kadar “tanıdık” bulunur eleştirmenlerce ve pek beğenilmeyen bu eserle sanatçının geleneksel olanla daha modern olanı iç içe veren “tarihsel” dönemi de son bulmuş olur.
Erhan Sunar
“Kişi, görmek istediğini görür,” demiştir bir keresinde. “Bu bir yanılsamadır; ama yanılsama ve sahtelik aynı zamanda sanatın özüdür.” Varlıklı, sanatını destekleyen bir aileden gelen Edgar Degas’nın kendi resim anlayışına ilişkin tavrı tam anlamıyla bu sözlerde dile gelmiş gibidir: Babasının teşvikiyle İtalya’ya gidip Rönesans şaheserlerini kopyaladığı gençlik yıllarında da, Doğa’ya bakınca sıkıldığını söylediği ve pek iyi geçinemediği İzlenimciler arasındaki olgunluk yıllarında da, yaşlılık döneminde yeniden yöneldiği heykelcilikle geçen huzursuz zamanlarında da vazgeçemeyeceği bir görüştür bu ve biz izleyicilere kusursuz bir “görme biçimi” imkânı tanıyan neredeyse bütün eserleri her şeyden önce kendisine en saf anlamlarıyla görünsün diye, bir görüntüyü defalarca resmetmesini gerektirmiştir.

Gençlik Yılları

[caption id="attachment_31611" align="aligncenter" width="800"] Çarmıha Geriliş[/caption] Yirmi altı yaşına varıncaya dek, çoğunlukla erken İtalyan Rönesansı ve Fransız klasik dönem eserlerinden yedi yüzü aşkın kopya yaptığı bilinir. Kendisinden önceki gerçekçi akımın etkilerinden de ilk belirgin kopuşu önceleyen bütün bu çalışmalarında, kaynak eserlerin zihin dünyasına yansıması kelimenin görünür anlamıyla bir kopyalama işleminden çok bir yeniden-yaratım sürecini çağrıştırır: Sözgelimi Mantegna’nın Çarmıha Geriliş tablosunu kopyalarken söylediği gibi, eski büyük ustaların eserlerindeki hava modernlerin soluyabileceği bir hava değildir ve onlar bütün bir dünyayı resmederken kendileri ancak onun küçük bir köşesini, bir ânını ya da kısmını yansıtabilmektedirler. Düşünsel olarak son derece gerçekçi, ama uygulama hususunda hayalciliğe dönüşmesi an meselesi olan böyle bir yaklaşım, Degas’nın ilk dönem eserlerini hem belli belirsiz özgün bir imza ışığında hem de, ondan daha gerçekçi sanat tarihçilerinin acımasızca tespit ettikleri gibi, açık bir “anakronizm” engeli altında görmemizi gerektirir. Kaynağını antik Sparta’daki yarışma ritüellerine ilişkin Plutarkhos’ta geçebilecek bir pasajdan aldığı düşünülen bir resminde (Spartalı Kızlar, Erkeklere Karşı, 1860-62), sanatçının niyeti bütün hatlarıyla yansır: [caption id="attachment_31608" align="aligncenter" width="800"] Spartalı Kızlar, Erkeklere Karşı[/caption] [caption id="attachment_31607" align="aligncenter" width="800"] New Orleans Şehrinin Acıları[/caption] Resimde çarpışan figürler Spartalı değil, olsa olsa Degas’nın kendi korku ve özlemlerinden esinle yarattığı Parisli “cılız varoş veletleri”dirler. Jest ve mimiklerine dek “modern” etkiler gizleyen bu resmi, tarihsel bağlarından destek alan kimi ayrıntılar, diyelim gençlerin üzerindeki paçavralar ya da gerideki dağ bayır görünümleri bile yeterince “tarihî” kılmaya yetmez. New Orleans Şehrinin Acıları resminde (1865) ise, yine benzer biçimde, bir İç Savaş’ın sürmekte olduğu modern bir kent ve savaşçıları, yaralı insanlar, Ortaçağ görünümleri içinde yansıtılmış gibidir. Atların çiğnediği yerdeki çıplak kadın figürleri, Degas’nın ileride çizmeyi saplantı haline getireceği “fahişe” kadın tiplemeleri kadar “tanıdık” bulunur eleştirmenlerce ve pek beğenilmeyen bu eserle sanatçının geleneksel olanla daha modern olanı iç içe veren “tarihsel” dönemi de son bulmuş olur. Ne var ki sanatçı, manifestosu sayılabilecek Bellelli Ailesi resmini de (1858-60) yine bu yıllarda yapmış ve kendisiyle özdeşleşecek olan bireysel yalıtılmışlık, yalnızlık, hem toplumda hem de bir başına olma ikilemi gibi temaları başarıyla işlemiştir. Bir aile içi huzursuzluk ânını (resimde görünen kadın, sanatçının halasıdır aynı zamanda) hem ruhsal bir gerilimin hem de toplumsal kodların içinden verebilen bu eser, kariyeri boyunca bakışını yönelteceği sosyal görünümlerin gizil yanlarını araştırmaya başladığı en önemli safha olarak nitelendirilir. [caption id="attachment_31603" align="aligncenter" width="800"] Bellelli Ailesi[/caption]

Modern Olanı Yakalamak: Paris Yılları

1870’li yılların ortalarında 2,5 milyona yaklaşan nüfusuyla Paris, her anlamıyla modern bir metropole dönüşmektedir ve gündelik yaşamın fikri, en az insanların davranış biçimleri kadar ilgilendirmeye başlamıştır sanatçıları: Cafe Guerbois’te bir araya gelen ve en çok Baudelaire’in parlak şehir yaşamı düşüncelerinden esinlenen bir grup ressamdan biri olarak Edgar Degas da, oluşmakta olan bu yeni (hem somut hem de zihinsel görünümler alabilen) çevresel değişime yabancı kalamaz. Baudelaire’in sözlerinin entelektüel çevrelerde kulaktan kulağa dolaştığı bu yıllar içinde (ödünç verdiği bir Baudelaire cildini geri almak için Manet’nin Edgar Degas’ya neredeyse yalvardığı söylenir) giderek “İzlenimciler” olarak sınıflandırılacak yeni bir sanatçı oluşumu serpilmektedir ve bu ressamların en büyük hamlesi tuvallerini ve algılarını doğaya, açık alanlara yepyeni bir canlılıkla açmaları meydana getiriyordur. Ne var ki, sonradan –1882 yılı hariç– bütün İzlenimci sergilere eserleriyle katılmaktan ve kendi kişiliğini öne sürmekten çekinmeyecek olan Degas, Manet’nin muhtemelen 1867’de “Sanatım izlenimlerimi aktarmak içindir” sözleriyle oluşumunu özetlediği bu yeni gruba hep mesafeli kalacaktır. O dönemde âdeta bir salgın gibi yayılan at yarışlarını ya da dans salonlarını, bale stüdyolarını resmetmeden önce, ressam daha çok uçucu anları yakalama çabası içindedir ve bu çabasıyla modern şehrin bireylerini çevresel sınırlar içinde yapayalnız ve yalıtılmış bir halde gösterme yanlısıdır. [caption id="attachment_31600" align="aligncenter" width="574"] Absent İçiciler[/caption] En ünlü resimlerinden biri olan ve eleştirmenlerce ahlâksızlıkla suçlanarak yok sayılan Absent İçiciler (1875), daha büyük bir bütünün görünen bir parçası olarak bir kafe köşesinde oturan iki kişiyi, bir kadınla bir erkeği, kompozisyonun bu “resimsel” eksiltmesine paralel biçimde yan yana ama aynı zamanda birbirlerinden tamamen bağımsız bir halde, daha çok iç dünyalarına çekilmiş yüz ifadeleriyle gösterir: Resmin çok büyük bir bölümünü oluşturan “boşluklar” bu iki figürü de sıkıştıkları köşede yeterince izole edilmiş, yabancılaşmış halde yansıtmaya yetmiştir. Bir başlarına icat etmedikleri ve gerçek hayatın içinden fışkıran bu tür temalar, Degas gibi ressamları (bunların en önemlisi Manet’dir) deneyimlerini görsel imkânlara çevirme konusunda cesaretlendirir. Yine Baudelaire’in coşkuyla bir tanımını verdiği “modern hayatın epik yönü”, sıradan, her günkü hayatını yaşayan bu yeni çağ insanını “harika boyun atkıları ve deri çizmeleri içinde” göstermenin bir bahanesine dönüşür. İngiltere’den esinlenen ve Paris için o zamanlar bir soyluluk ifadesi olan at yarışları, bulvar yaşamı ya da kabare, opera gibi yüce duyguların vücut bulduğu yaşam alanları Degas’nın sanatını uzunca bir süre meşgul edecek ve neredeyse hiçbir zaman heyecan yaratan bir yarış ânını veya bilindik haliyle “hafif” bir eğlence seansını resmetmeyen ressamın birçok eserinde, kuşkusuz Baudelaire’in ileri sürdüğünden çok daha alçakgönüllü bir yolla, şiirsel bir görünüm kazanacaktır. [caption id="attachment_31602" align="aligncenter" width="800"] Bale Provası[/caption]

Balerinler, Dansçı Kızlar, Şarkıcılar, Paris Görünümleri

Hiç evlenmemiş ve kadınlarla ilişkisi hep bir muamma olarak kalan Edgar Degas’nın sanatında kadınlara açtığı büyük alan, cinsel yaşamı konusunda ressam arkadaşları tarafından (bunların arasında Van Gogh da vardır) şakayla bahsedildiği kendi döneminden günümüze dek bir soru işareti olarak kalmıştır: O döneme kadar büyük tarihsel olayların, gerçekliklerin arasında kendini var etmeye çalışan kadınların aksine, Degas’nın resimlerindeki kadınlar belki de ilk kez kendi kişisel yaşam alanlarını –seyircinin hep bir yapaylık izlenimiyle algılayacağı– son derece doğal yollarla yansıtmışlardır. Birkaç on yıl sonra Pierre Bonnard’ın daha duygusal, daha sevecen bir görünüm katacağı, aynalarının karşısında, banyo köşelerinde, ütü yaparken, kitap okurken görülen bütün bu kadınlar, aynı zamanda, yine sanat tarihinin yarattığı büyük bir mit olan “ideal güzel” tanımını da sorguluyor gibidirler. Özellikle heykellerinin böyle bir güzellik beklentisini bilinçlice yıkmakla kalmayıp, ironik bir biçimde, “daha ideal bir çirkinlik” algısı yaratmaya çalıştığı söylenmiştir… Ama sanatçının gündelik rutinleri içinde gösterdiği bütün o dansçı kızlar, balerinler, şarkıcılar ya da ev kadınlarının sanat tarihine katkısı bu kadarla sınırlı değildir: “Hareketin ve ritmin ressamı” olarak da bilinen Degas, 1830’lardan itibaren operaların, tiyatroların, vodvil salonlarının, teraslarından caddelerin seyredildiği kafelerin iyice arttığı Paris’in bu yönünü resmederken, entelektüel bir kararlılık ve bilinçle resim sanatına yeni bir soluk getirecektir: Bakış açısı tekniğidir bu ve özellikle fotoğrafın icadıyla ressamlar için bambaşka bir düşünüş biçimine evrilmiştir. 1878’de Edward Muybridge’nin deneyinden etkilenerek ve yatay art ardalık ya da diyagonal bir açıyla resmin yüzeyine dahil olup her birinin ya görüntüye giriyormuş ya da ayrılacakmış gibi göründüğü atları (aynı zamanda balerinleri) çizerek uyandırdığı “hareket” hissini yaşamının sonuna dek sorgulayacaktır Degas. Böyle bir teknik olanakla, resmin köşelerinde, hiç beklenmedik alanlarında boşluklar yaratarak izleyicinin görme biçimini de koşullandıran resimlerinde, diyelim dans salonlarını yansıtan kalabalık figürlü olanlarında, kadınlar yalnızca “görülüyor” olmazlar; aynı zamanda hangi koşullar altında göründüklerini de gösteriyor gibidirler.  (1874) resminde bir köşede grup halinde çalışan, her biri boyun bandını düzelten, ayakkabısının bağcığına eğilen, birbirlerine seslenen, dönüp duran ve bu şekilde bir ritim ve harmoni etkisi uyandıran dansçı kızların, bunca kalabalık içinde bile kendi bireyselliklerine, sınırlı dünyalarına dikkat çektiği görülebilir. Aynı zamanda toplumsal bir tavırdır bu ve sanatçının, o dönemde büyük servet sahibi kodamanların hizmetine sunuldukları herkes tarafından bilinen bu dansçı kızları olabildiğince canlılıkla, kendi kendine yeterlilik hissi uyandıracak şekilde çizmek istediği bilinmektedir. Düşünür Hippolyte Taine’nin “kadın bedeninin piyasası” olarak nitelendirdiği ve birçok kişi tarafından randevu evlerinden farksız bulunan bu dans salonlarını, her şeye karşın, sanat tacirlerinin beklentilerini kolay yoldan karşılamanın bir vesilesine değil, kendi sanatının imkânlarına ve mühim bir sosyal meselenin bir anlamda yeniden tartışmasına çevirebilmiştir Edgar Degas. [caption id="attachment_31609" align="aligncenter" width="482"] Yorgun Dansçı[/caption] [caption id="attachment_31606" align="aligncenter" width="800"] Küvet[/caption] [caption id="attachment_31605" align="aligncenter" width="576"] Küçük Dansçı[/caption] [caption id="attachment_31604" align="aligncenter" width="600"] Konser Şarkıcısı[/caption] [caption id="attachment_31601" align="aligncenter" width="800"] At Yarışları[/caption]

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR