Editörlük Dünyası

Editörlük Dünyası


Twitter'da Paylaş
0

Umberto Eco, bir yazar için bir kitabın nasıl hiçbir zaman bitmediğinden ve sayısal yayıncılığın, okura, sürekli gelişen ve iyileşen bir metne ulaşabilme fırsatı sunduğundan söz ediyor. Mükemmel yapıtın imkânsız bir ideal olduğu doğru, ama benim de içinde çalıştığım, müthiş bir hızla gelişen yayın dünyasında değişmeyecek bir şey var ki, o da yazarların, yapıtlarını nasıl daha iyi yapabilecekleri konusunda fikir alışverişi yapacakları birilerine ihtiyaç duyacak olmalarıdır. Shakespeare and Company’nin, daha önce herhangi bir yerde eseri yayımlanmamış bir yazara “Paris Edebiyat Ödülü” adıyla en iyi novella ödülünü vereceğini duyurması, yayın dünyasına girişimde bana ilham kaynağı olan şeyi hatırlamamı sağladı: Shakespeare and Company’nin kurucusu Sylvia Beach (Edebiyata tutkulu birçok genç gibi, kitapçının şimdiki sahibi George Whitman için orada birkaç ay boyunca yoğun bir şekilde çalıştım). Beach’in Paris’teki kitapçısı ve kitap ödünç veren kütüphanesi, yalnızca yazarların buluşup ilham aradıkları bir yer değildi; Sylvia’nın, James Joyce’un Ulysses’inin ilk basımını yapmak için sazı eline almasıyla bir yayınevine de dönüşmüştü. Ne yazık ki, Princeton’a telgraf çekip, “Ben Paris’te bir kitapçı açacağım, biraz para gönderir misin?” diyebileceğim bir annem olmadığından, yayın dünyasına çok daha geleneksel bir yolla girmek durumunda kalmıştım: Random House UK’nin bir yayınevi olan Chatto&Windus’ta editör asistanı olarak işe başladım. Benim de, hiç heyecan verici olmayan bir şekilde geleneksel olduğumu düşünürsek, yazarların, benimle birlikte çalışmaları konusunda onlara cesaretlendirmenin ilk başta ne kadar zor olduğu görülebilir. Onlara, takılabilecekleri egzotik bir kitapçı sunamazdım ya da –o noktada– romanlarını kabul edip basındaki etkili dostlarıma kitapları yayamazdım. Ben de onlara önerebileceğim tek şeyin, kitaplarını dikkatli ve titiz bir şekilde okuma ve nasıl geliştirilebileceğine dair önerilerde bulunma hevesim olduğuna karar verdim. Böylece iyi bir editör olmak için kendimi eğitmeye başladım. Sonraki yıllarda, editörlüğe bu kadar zaman ayırıp ayırmama konusunda sıklıkla sürüncemede kaldığım oldu. Ekonomik miydi? Yazarların, bir yayıncıdan istediği şey gerçekten bu muydu? Geçen gün, Batı edebiyatı için esprili bir rehber hazırlama amacıyla klasikleri baştan okuyan romancı Sandra Newman ile buluştuk. “Tüm yazarlarda ortak olan tek bir şey var,” dedi somurtkan bir şekilde, “paralarının olmaması.” Gerçekten de öyle. Joyce’un, Sylvia Beach’in yardımına duyduğu ihtiyaç Ulysses’in düzeltilmesi için değildi. Yeterince acı çeken dizgicisinin de gayet iyi anladığı üzere, Joyce bunu zaten kendisi yapabilirdi. Hayır, onun ihtiyacı olan şey kitabının basılması ve satılmasıydı. Ve ona adadığı şükran şiiri de bundan başka bir şeyi anlatmaz:

Ve şarkı söylememize izin ver, Sylvia’ya Gözüpekliğinın sırrı satıcılığında

Sayısal devrimin, yayın endüstrisini yeniden yapılandırdığı günümüzde, editörün görevi de artan bir şekilde sorgulanıyor. Bir yayınevi nedir? Üretim, dağıtım ve satıştan oluşan bir makine mi yoksa yetenek yetiştiren bir yer mi? Uzun bir süre yayıncılar tüm bu bölümleri bir çatı altında toplamaya çalıştı, ama artık bu durum onlara ağır gelmeye başlıyor. “Editörün vefatı”, son yirmi yıldır büyük ölçekli yayınevlerindeki ekonomi danışmanlarının, bir metni olabilecek en iyi hale getirmek için uğraşan, maliyetli ve zaman alan editörlük çalışmalarının yerine pazarlamaya öncelik verilmesine duydukları ihtiyaç yüzünden İngiltere ve Amerika’da son yirmi yılda sıklıkla karşılaşılan bir figan olmaya başladı. Edebiyat temsilcilerinin sayısındaki muazzam artış, bir yanıyla, yayınevlerinin, yazarlara gerekli editöryel zamanı verememesine bir tepki olarak gerçekleşirken, öteki yanıyla da yazar-editör arasındaki yakın ilişkinin bozulmasının bir katalizörü haline geldi. Editörün rolü, e-kitaplardan kâr elde etmenin zorluğuyla daha da yara alıyor. Yazarlar, e-kitap teliflerinin daha yüksek olması gerektiğini çünkü üretim maliyetlerinin düşük olduğunu iddia ettikleri zaman, genel giderlerle ilgili tartışmayı da alevlendirmiş oluyorlar, çünkü bir metnin üretilmesi, elbette yalnızca matbaa, kâğıt ve postalama masraflarını içermiyor; genel giderlerin aşırı olduğu büyük kuruluşlarda harcamaları kısmakla görevli kişiler, editörlerin genelde gözle görülmeyen çalışmalarını, kesinti yapılabilecek bir kalem olarak görmeye pekâlâ başlayabilirler. İtalya’daki editörlerin durumunu sorduğumda, Feltrinelli’nin İtalyanca kurmaca bölümünün yönetmenliğini yapan Alberto Rollo’nun dediği gibi, “Kendimize, yazmanın, düzeltmenin ve evet, yayıncılığın ne olduğunu sormadığımız tek bir e-kitap bile yok.” Ve işte, ilk post-iPod döneminin başlangıcında, dünyadaki editörlere, yaptıkları işlerin öteki ülkelerdeki editörlerin işleriyle ne yönden farklı olduğunu ve geleceği nasıl gördüklerini sormanın çok ilginç olacağını düşündüm. editorluk2 Öncelikle, tür ya da edebiyat dışı yapıtların editörlüğüne ya da başka bir deyişle “düzeltmenliğe” (hataların düzeltilmesi) yönelmektense, kurmaca edebiyatın yaratıcı editörlük kısmına yoğunlaşmayı tercih ettiğimi söylemem gerekiyor, çünkü bu tip editörlük, ticari ortamda kendine yer bulmada en büyük zorluğu yaşayan alandır. Kitap satışını artırdığını ispatlamasının zor olması bir yana, yardımcı olmak istediği kişiler tarafından da genelde takdir edilmez: yaşadıkları şeyleri bir sanat biçimi halinde yaratan yazarlar, bir editör tarafından önerilen değişiklikleri kabul etmede genelde gönülsüzdürler. Yunanistan’ı ele alalım. Psichogios’tan Angela Sotiriou’ya göre, kurmaca kitaplarda çok az editöryel çalışma yapılıyor. Angela bunun nedenini, Yunanistan’daki yayınevi pazarının, yayıncıları editöryel çalışmalara daha fazla para harcamalarını imkânsız hale getiren kârsızlığına ve yazarların, eserlerinin düzeltilmesini reddetmelerine bağlıyor. Bunun değişeceğini de sanmıyor: “Genç editörler, kapsamlı bir editöryel çalışma yapmaya cüret edemiyor ve genç yazarlar da artan bir şekilde özgüvenli.” İspanyol editör Enrique Murillo, İspanya’da da benzer bir durum olduğunu söylüyor. “Yazar bir Tanrı’ysa ve çalışması da bir vahiyse, neden birisi müdahale etsin ki?” Tıpkı, Objectiva’nın editörlerinden Clara Capitão’nun, Portekiz’i, “yazarlara resmi hürmet kültürünün” olduğu bir ülke olarak tanımlamasında olduğu gibi. Yazarların, eserlerinin düzeltilmesine neden direndiklerini anlamak zor değil. Bir editörün, bir kitap için öneride bulunabilme yetkinliği nereden geliyor ki? Yazma sürecinin nasıl bir şey olduğunu gerçekten anlıyorlar mı? İtalya ve Fransa’da, yazarların editör olması gibi uzun süreli bir gelenek hâlâ devam ediyor. Italo Calvino Einaudi’da, André Gide La Nouvella Revue Française’de editörlük yaptı. Fransız editör Jean Mattern, Gallimard’daki editöryel kadroda yazarların sayısının artmasını, editöryel sürecin Fransa’daki yayınevlerinde hâlâ ne kadar önemli olduğunu gösteren bir işaret olarak algılıyor. “Yazar ve editör arasındaki ilişki, Fransa’da, birçok ülkede olduğundan kesinlikle daha sıkıdır ve bu büyük olasılıkla, birçok yazarın bir temsilci arama ihtiyacı duymamasının da nedenidir.” (Kodansha’nın editörü Kazuto Yamaguchi de benzer bir şekilde, Japonya’da edebiyat temsilcilerinin olmamasının nedenlerinden biri olarak, Japonya’daki editöryel sürecin sağlamlığını gösteriyor.) Meslektaş olan bir yazardan gelen editöryel öneriyi kabul etmek, daha az nitelikli bir okurdan alınana göre çok daha kolay olabilir, ama yazardan gelen öneri, o yazarın estetik algılarını da taşıma riskine sahiptir. İtalya’da da tıpkı Fransa’da olduğu gibi yazar-editörler “koleksiyon”ların yönetmenleridir ve iyi edebiyat algılarına uygun olan kitapları bir araya getirirler. Klasik İtalyan romancısı Tomasi di Lampedusa’nın The Leopard (Leopar) adlı kitabının yayımlanma hikâyesi bir efsanedir ve başrollerde iki yazar-editörü barındırır: Elio Vittorini ve Giorgio Bassani. Mandadori’nin editörü Vittorini, Leopar’ı, bir romanın nasıl olması gerektiğine dair algısına uymadığı için reddetti: çünkü Vittorini gibi bir komünist söz konusu olduğunda, Leopar’ın klasik gerçekçi biçemi ve sinik tarih felsefesi bir ihanet anlamı taşıyordu. Giorgio Bassani ise, bu romanı Feltrinelli’ye önerdi. Ve kitap, İtalya’nın belki de en başarılı kitaplarından biri oldu. editorlukic1 Bu örnekte Vittorini ve Bassani, sözcüğü nitelerken kullandığım anlamıyla birer editör gibi davranmamıştır; aksine profesyonel birer okur ve yayıncı olarak hareket etmişlerdir. Ayrıca Feltrinelli editörü Alberto Rollo’dan öğrendiğime göre, editör sözcüğü İtalyanca sözlüğüne 90’ların başında girmiş. Bu sözcükten önce, müsveddelerin tashihinin ve redaksiyonunu organize eden, ama yazarla yakın ilişki halinde olmayan kişilere verilen redattore (redaktör) ifadesi kullanılırmış. Latinceden gelen redattore sözcüğünün birçok Avrupa dilindeki karşılığı editördür. İngilizce okur-yazarları, “redakte etmek” (to redact) eyleminin bazı fesat çağrışımları olabildiğini de teslim edeceklerdir çünkü bu ifade artık yaygın bir biçimde “sansürlemek” (to censor) anlamında kullanılıyor. Editörler, sansür konusunda kesinlikle aktif rol oynayabilir. Bunu daha önce Sovyetler Birliği’nde yaptılar ve şu anda Çin’de, bir metnin söylememesi gereken şeyleri söyleyip söylemediğinden emin olmak hâlâ editörlerin görevidir. Çeviriler sırasında birlikte çalıştığım Çinli yazarlar, eserlerini “Batılılaştırarak” bir şekilde sansürleyebileceğimi düşündüklerinden, ilkin benim niyetim konusunda kuşku duyuyorlardı. Çeçen yazar German Sadulaev’in, yayınevi Harvill Secker ile ilgili yakın zamanda, blogunda söylediği gibi, toplumu tatmin etmenin getirdiği ticari kaygıların da bir tür sansür olduğu söylenebilir. Ara sıra, metinlerini kolaylaştırmak isteyebileceğimden korkan yazarları avutmak zorunda kaldığım oluyor. Ancak sansür, Alberto Rollo’nun, redattore’den editor’e geçişle birlikte yaşananları tarif ederken yüklediği anlamın tam tersidir. Rollo’ya göre İtalya’da “profesyonel editörler”in artışı, anlatı odaklı romanın İtalyan kurmacasına görece yeni girmesiyle sıkı sıkıya ilişkilidir. Gül’ün Adı ile 1980 yılında “çizgiyi aşan” ve İtalyan romancıları için tamamen yeni bir yazı yolu açan kişi, paradoksal olarak, anlatı karşıtı neo-avantgard’ın baş savunucularından biri olan Umberto Eco’ydu. Bu gelişmeyi anlatırken Rollo’nun duyduğu heyecan çok aşikâr: bir anda yazarlar yardıma ihtiyaç duyuyor ve editörlere de bu yardım gücü veriliyor. Son yirmi yılda, “editörlerin ve yazarların yan yana çalışarak çok şey öğrendiklerinin, birlikte değiştiklerinin ve tuhaf ve gizemli varlığını hâlâ koruyan hikâye anlatıcılığıyla nasıl baş edilmesi gerektiğini birlikte anlamaya uğraştığının” altını çiziyor. Sonuç: Amerikan yayıncılık endüstrisinden ödünç alınan ama İtalyan editörlere ait yeni bir profesyonel kimlik. Bir ülkedeki roman geleneğinin gücü ile editörün gücü arasında çok sıkı bir bağ olduğu açıktır. Saqi Books’tan André Gaspard, Arap dünyasında güçlü bir editöryel geleneğin olmamasının nedenlerinden biri olarak, romanın Arap dilinde görece yeni bir edebi biçim olmasını gösteriyor. Hindistan’da editöryel sürecin düzgün bir şekilde işlediği kitaplar İngilizce yazılan kitaplardır, çünkü öteki Hindistan dillerinde kurmaca alanında farklı yayıncılık gelenekleri vardır (dergilerde tefrika ya da yazar ortaklıkları), aynı zamanda romanın burada daha ağır basması da bir nedendir. Birçok Hint editör, David Davidar’ın, Vikram Seth’in A Suitable Boy kitabında yaptığı inanılmaz çalışmayı örnek olarak gösteriyor. İngiliz ve Amerikan yayıncılık geleneklerinin etkisi burada kendini açık bir şekilde göstermektedir ve “Amerikalı editör” kavramının, her zaman için, bir romanı toparlama kapasitesine sahip üstün bir kişi anlamında kullanıldığı söylemeye gerek bile yok. Bu çalışma için araştırma yaparken, Maxwell Perkins gibilerini yetiştirmiş olan bir geleneğin tarihinin, burada hakkını vererek yapabileceğim bir şey olmaktan çok bir doktora tezi olabileceğini fark ettim. Alman yayınevi Fischer’dan Hans Jürgen Balmes, benim için Erasmus ve Manutius’tan başlayıp, okur-yazarlıktaki ve bununla bağlantılı olarak herkesin erişebileceği edebiyat talebindeki artışa yanıt veren Rudolf Steiner gibi, 19. yüzyılın önemli Alman yayıncılarına kadar giden bir yol haritası çizdi. 1886’da S. Fischer Verlag’ın kuruluşunu ve sahibinin, Thomas Mann’la hayat boyu devam eden dostluğunu anlattı. Elbette bu geleneklerin de Amerikan yayıncılığına büyük etkisi oldu, karşılığında o da, yalnızca ilham verici romanları değil, yaratıcı editör kavramını da ihraç ederek ötekiler üstünde bir etki bırakmış oldu. Güçlü editörlerin yetişmesi için bir roman geleneğinin olması şartsa, o zaman a) lükse gücü yeten ve b) lükse değer veren bir ekonominin de olması şarttır. Hollanda’da, üniversitelerde editörlük uygulamaları konusunda dersler alabilirsiniz. Danimarka’da Ulusal Yazarlar Okulu, öğrencilere, Gyldendal’ın editörü Johannes Ries’in tabiriyle “editörlerle dalaşabilme olasılıklarının” olduğunu öğretiyor. Her iki ülkede de, sözü geçen derslerde öğrenilen kuramsal bilgi, yayınevlerinde uygulamaya dökülebiliyor. Ancak Rusya’daki durum biraz daha farklı. Moskova Edebiyat Enstitüsü genç editör yetiştiriyor, ancak temsilci ve çevirmen Elena Kostioukovitch’e göre, Sovyet sonrası yayın endüstrisinin bir editöryel gelenek oluşturacak kadar köklü olmaması yüzünden burada eğitilen editörler iş bulamıyor. Yayıncılık dünyası, üretim maliyetlerini olabildiğince düşük tutarak olabildiğince çok başlık üretmeye odaklanmış durumda. Böyle bir çevrede “editör” de, yazarlar için müsveddeleri temize çeken ve tanıtım fırsatları yaratmaya odaklanan birer pazarlamacı haline geliyor. Bu tip acımasız ticaretleşme, Hollanda ve Almanya gibi yerlerdeki editörleri etkilemeye yeni başladı. Hans Jürgen Balmes, “Bir editörün masasına yığılan işlerin nasıl da arttığını, böylece onun çok karmaşık bir sürecin üretim müdürüne dönüştüğü ve ona, yazarların ihtiyaçlarını karşılayabilecek çok az zaman kaldığını” yazıyor. Yine de “editör” kavramından “üretim müdürü”ne geçişin henüz tam anlamıyla gerçekleşmediğine inanıyor. Şu anda ufukta görünen şey bu, diyor Balmes ve durumun buna dönüşmesinin onu mutlu etmeyeceğini söylüyor. Enrique Murillo ise, İspanya’da yayınevleriyle editörler arasındaki ilişkiye o kadar iyimser bakmıyor. “İspanya’da editörler, tıpkı sosis fabrikasındaki domuzlar gibidir: kötü kokarlar, ama baştan savılmaları kolay değildir. Yine de onlardan kurtulmaya yönelik çabalar gittikçe daha çok başarılı oluyor. Bazı kurumsal şirketlerdeki editörler, okur raporlarını okuyan herhangi birisidir, kitapları bile değil.” Murillo’ya göre umut, zamanını yazarlarla çalışmaya ayıran, kendisininki gibi yeni mahsul bağımsız küçük yayınevlerinde. Gerçekten de şu andaki eğilim, yazar ve editör arasındaki yaratıcı ilişkinin, büyük yayınevlerinde küçüklere doğru kayması şeklinde gelişiyor. Çokluk bireylerle ve kişisel ilişkilerle ilgili olan bir meslek hakkında konuşurken genelleme yapmak tehlikelidir. İngiliz ve Amerikalı editörler, öteki ülkelerde editörlerin kitapları düzeltmediğine dair genel bir kanıyı sıklıkla dile getirirler ancak yabancı editörlerle yaptığım söyleşilerde edindiğim izlenim böyle değil. Bağlantı kurduğum tüm editörleri niteleyen tek bir şey varsa, o da editöryel konuyla ilgili olarak konuşma hevesi ve yaptıkları işe duydukları tutkudur. Hepsinde, çok özel editörlerle ilgili mutlaka bir anekdot vardır: İspanya’ya ellili ve altmışlı yıllarda modern edebiyatı getiren ve Vargas Llosa’nın, kendi yapıtlarıyla ilgili çok önemli önerilerde bulunduğunu söylediği Carlos Barral ya da Stefano Benni ve Alessandro Baricco gibi yazarları ortaya çıkaran, müsveddeler aracılığıyla onların romanlarını takip eden, evlerinde onları ziyaret eden ve önemli kişilerle tanışmalarını sağlamak için yemekler düzenleyen, her anlamda olağanüstü, İtalya’nın kadın editörlerinden Grazia Cherci. Clara Capitão, Portekizli önemli yazar António Lobo Antunes’in, “Portekiz’de iyi bir editör bulmak, iyi bir yazar bulmaktan daha zor,” sözünü alıntılıyor. Tabii bu sözü, onsuz çalışmaya devam etmesinin neredeyse mümkün olmayacağını söylediği editörünün zamansız ölümüne hayıflandığı bir sırada kullandığını belirteyim. Editörler genelde birlikte çalıştıkları yazarlardan toplum önünde bir teşekkür almaz. Türkiye’den Metis Yayınları’nın editörü Müge Sökmen, yirmi sekiz yıllık editörlük hayatı boyunca yalnızca bir yazardan, kitabını iyileştirerek eriştiği başarıda pay sahibi olduğu için toplum önünde teşekkür aldığını söylüyor. Müge, alçakgönüllülükle ekleyerek aslında böyle bir teşekkür beklemediğini belirtiyor; sonuçta, kitabı daha iyi bir hale getirmek zaten editörün görevidir. Ancak bir yazarın, başarısındaki editör rolünü kabul etmeye yanaşmazsa, bundan böyle “asla iyi bir metin yazmayıp ötekilerin metni düzeltmesine bel bağlayacağından” endişe ediyor. Bu elbette, bir yazar ile bir editörün arasında meydana gelebilecek mucizevi kimya uyuşmasıyla ilgili olarak Alberto Rollo’nun yapmış olduğu göndermeden oldukça farklı bir yaklaşım. “Üstünde çalıştıkları metin, birbirinden oldukça farklı iki yönden, artık onlara ait olmaz. Editör şirketine geri döner, yazar da hayatına. Birlikte paylaştıkları zaman dilimi, yazarın egosu ve kendini ifade etme arzusundan uzak olduğu kadar şirketten ve sürdürdüğü ticari işten de uzaktır. Ama çok gereklidir, aksi takdirde yazar başarısız olur, editör başarısız olur, yayınevi başarısız olur.” Türkiye’de bir telif hakları ajansının temsilcilerinden Amy Spangler, bu kimyanın üçüncü bir öğeye ihtiyaç duyduğuna inanıyor: okur. Türkiye’deki editöryel süreç konusunda da oldukça iyimser. Gördüğü kadarıyla, “Yeni yeni filizlenen bilinçli okurlar, yayınevlerinden daha fazlasını isteyecek ve yayınevleri de, her başlık için editörlerine daha fazla zaman vermek zorunda kalacak. Buna karşılık yazarlar da, eleştiriye ve öneri almaya gittikçe daha açık olmaya alışacak. İsterseniz ütopik deyin, ama benim öngörüm bu yönde.” İtiraf edeyim, benim de öngörüm bu, aksi takdirde şu âna kadar bu işi çoktan bırakmıştım. Bu yılın sonunda yayımlayacağım This is Not the End of the Book adlı bir kitapta Umberto Eco, bir yazar için bir kitabın nasıl hiçbir zaman bitmediğinden ve sayısal yayıncılığın, okura, sürekli gelişen ve iyileşen bir metne ulaşabilme fırsatı sunduğundan söz ediyor. Mükemmel yapıtın imkânsız bir ideal olduğu doğru, ama benim de içinde çalıştığım, müthiş bir hızla gelişen yayın dünyasında değişmeyecek bir şey var ki, o da yazarların, yapıtlarını nasıl daha iyi yapabilecekleri konusunda fikir alışverişi yapacakları birilerine ihtiyaç duyacak olmalarıdır. Bu kişi bir yayınevinde, hatta bir ajansta, Shakespeare ve Company gibi bir kitapçıda ya da Grazia Cherchi gibi kafe masalarında çalışıyor olabilir. Önemli olan, bu kişinin, başka bir kişinin yaratıcılığına kendisini vakfedebilmesi ve bu yaratıcılığın biçim almasına yardım edebilmesi için önyargısını bir tarafa bırakabilme arzusunun olmasıdır. Neyse ki, böyle insanlar hemen her yerde var.

İngilizceden çeviren Ali Ünal

* James Joyce’un şiirinde Sylvia Beach’e yapılan alıntı, Beach’in Shakespeare and Company adlı hatıratından alınmıştır (Plantin, Londra, 1987).

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR