Efelerin Efesi
24 Kasım 2018 Öykü

Efelerin Efesi


Twitter'da Paylaş
0

“Burası mı?” dedi babam, demir kapının önünde bana dönerek. “Siyah dediğin araba bu eve mi girdi? Cevap versene oğlum, sana diyorum!”

“Evet baba,” dedim, sesim titreyerek. “Burasıydı.”

Babamın cep telefonu, Hey gidinin efesi, efelerin efesi melodisiyle çalıp duruyordu o esnada. Babam telefonunu cebinden çıkardı ve üzerindeki yeşil tuşa basıp kulağına götürdü.

“Alo. Ne var Müzeyyen?”

“Ne oldu Fikri? Koşturup nereye gittiniz öyle akşam vakti?”

Akşam karanlığında sokakta kimse olmadığından annemin sesi rahatlıkla duyuluyordu. O tiz ses telefondan akşamın karanlığının içine doğru yayılıyordu.

“Bir şey olduğu yok, sen işine bak hadi,” diye azarladı onu babam.

“Nereye gittiğinizi biliyorum ya ben. Bizim oğlana arabasıyla çarpmış da bir de tekme tokat girişmiş ya bir deyyusun dölü.”

Kız kardeşim Asiye bütün olan biteni babama ispiyonlayıp buralara kadar sürüklenmemize sebep olduğu yetmiyormuş gibi, olayı şimdi de anneme yumurtlamıştı anlaşılan. Olay esnasında yanımda bir tek o vardı çünkü. O siyah arabanın bana çarpma ânına da, sonra arabayı kullanan şoförün arabadan inip beni bir güzel pataklamasına da bizzat şahit olmuştu.

“Başka diyeceğin yoksa, kapatıyorum,” dedi babam anneme. “İşim var.”

“Fikri bak bir delilik yapmayasın ha! Oğlanı alıp da kapısına dayandın o herifin akşam vakti değil mi? Ah Fikri ah! Başını derde koyup da gelme bak yine. Duyuyor musun beni herif? Sana diyorum?”

“He he. Kapat hadi kapat!”

“Sen hâlâ genç sanıyorsun herhalde kendini. Geçti o kabadayılıkların artık senin. Kalbin var, dalaşma sakın kimseyle akşamın köründe. Valla bir tekmede atıverirler leşini bir köşeye. ”

“Kim atıyormuş lan, he, kim? Şöyle konuşup da sinirimi bozma benim. Hadi kapatıyorum ben.”

Babam telefonu kulağından indirip kapatma tuşuna bastığı sırada, telefonun diğer ucundan annemin, “Mahmut amcamlar, kuzenlerim gelecekti ya, unuttun mu? Geç kalmayın, bekletme milleti burada,” diye söylendiği duyuldu son olarak.     

Babam telefonu kapattıktan sonra uzanıp demir bahçe kapısının kenarındaki zile bastı. Hemen ardından yumruk yaptığı eliyle sert darbeler indirdi kapıya iki üç kez. Demir kapı kısa süre sonra gıcırtı sesiyle açıldı. Kapının arkasında uzun boylu, takım elbiseli bir adam duruyordu.

Bu uzun boylu, takım elbiseli adam, önce babama sonra bana alıcı gözüyle bir süre baktıktan sonra dik bir sesle sordu: “N’oldu? Ne istiyorsunuz?”

“Seninle işimiz yok,” dedi babam ona, yüzüyle bahçenin ortasındaki iki katlı evi işaret ederek, “bu evin sahibiyle konuşmaya geldik. Onu çağır sen bize.”

Adam, “Ne istiyorsanız bana söyleyin, beyefendi şimdi dinleniyor,” diye karşılık verince babam sesini daha da yükselterek, “Kes şu beyefendi ayaklarını be,” diye terslendi. Bir yandan da elini havaya kaldırmış, adamın yüzüne doğru sallıyordu. “Ne diyorsak onu yap işte, git de çağır şu adamı, hadi.”

Babamın bu kadar sinirlendiğine birkaç kez tanık olmuştum ama bu kez öncekilerden farklı bir hâl vardı üzerinde. Sinirini bütün bedeniyle yaşıyor gibiydi bu sefer. Sımsıkı kenetlediği dişlerini arada bir gıcırdatıyor, konuşmak için ağzını her açışında önce derin derin nefes alıp veriyordu. Çok tuhaf bir ses çıkıyordu bunu yapınca.

“Çek git be adam,” diye babama çıkıştı uzun boylu, takım elbiseli adam, “belanı benden bulma!”

Babam ona bir süre dik dik baktıktan sonra kapıdan içeri doğru bir iki adım attı ve, “Beyefendisi! Alooo! Neden çıkmıyorsun lan efendi bozuntusu? Nereye saklandın?” diye bağırmaya başladı. Babam uzun boylu, takım elbiseli adamla konuşmayı bırakmış, yönünü de eve doğru çevirmiş, orada olduğunu düşündüğümüz ev sahibine sesleniyordu artık. Adam bu sırada babamı kolundan tutmuş, bağırmaması için onu ikaz edip duruyordu ama babam bağırmayı kesecek gibi görünmüyordu. “Sana diyorum lan! Alooo! Küçük çocuğa arabayla çarpıp sonra da dayak atmak neymiş açıklayacaksın bana şimdi. Görelim bakalım, çık da hesap ver, hadi.” 

Uzun boylu, takım elbiseli adam, babamı susturmayı başaramayacağını anlayınca onu yakasından tuttu ve sert bir şekilde kapının dışına doğru itekledi. Adamın iteklemesiyle babam hızla geriye doğru savruldu, ardından da yere boylu boyunca serildi. Bu manzarayı izlerken ne yapacağımı da ne söylemem gerektiğini de bilememiştim. Başıma ilk defa böyle bir şey geliyordu. Şok geçiriyormuş gibi yoğun bir heyecan duyuyordum sadece. Bu durum saatlerce de sürse yine kıpırdayamaz, orada öylece dikilmeye devam ederdim herhalde.

Sonra babam yerden bir hışımla kalkarak adamın üzerine yürüdü ve onun yüzüne sert bir yumruk savurdu. Adam bu harekete, başını hızla önüne eğerek karşılık verince babamın yumruğu havayı daire şeklinde dolanıp yine eski yerine geri döndü.       

Tam o sırada “Hey! Ne oluyor orada?” diye bir bağırtı duyuldu evden. Ev sahibi yarı araladığı kapıya elini dayamış, neler olup bittiğine anlam vermeye çalışıyormuş gibi bir ifadeyle bizim bulunduğumuz bahçe kapısına doğru bakıyordu.

“Sorun yok beyefendi,” diye atıldı uzun boylu, takım elbiseli adam telaşla. “Ben icabına bakıyorum şimdi. Siz rahatsız olmayın lütfen, istirahatinize devam edin.”

“Sen bir dur bakalım,” dedi ona ev sahibi. Sonra da bize doğru bir iki adım daha atıp ekledi: “Derdi neymiş, anlayalım.”

Babam, “Derdim neymiş he! Gösteririm ben sana şimdi derdim neymiş,” dedi ve ileriye atılıp ev sahibine doğru hızlı adımlar atmaya başlayacaktı ki, uzun boylu, takım elbiseli adam onun önünü kesip gövdesine sarılarak onu sıkıca tuttu. O sırada ev sahibi yüzünü benim üzerime çevirmiş, gözlerini kısmış bir hâlde bana doğru bakıyordu. Evin kapısında göründükten sonra beni ilk defa fark ediyordu anlaşılan. Ben olduğumu fark eder etmez de yüzü değişiverdi, yüzüne anlamsız bir tebessüm yerleşmişti şimdi.

“Şimdi anlaşıldı,” dedi ev sahibi, kıkırdayarak. “N’oldu lan velet? Şimdi de bakıcını mı getirdin?”

Babam ev sahibinin bu sözlerinin üzerine daha da sinirlendi ve uzun boylu, takım elbiseli adamın kollarından kurtulmak için bütün gücüyle ileriye doğru gitmeye çalıştı. Bir yandan da ev sahibine küfürler ediyor, onu bir yakalarsa yapmayı planladığı şeylerle ilgili ona ön bilgilendirme yapıyordu. Âdeta kendini kaybetmiş gibiydi. Ama ne yaparsa yapsın adamın kollarından bir türlü kurtulamıyordu.      

“Oğluna iyi öğretmişsin, aferin,” diye devam etti sözlerine ev sahibi. “Çocuk varlıklı birinin arabasının önüne atlayacak, araba ona çarpıp yaralayınca da o varlıklı adam sizi paraya boğacak, değil mi? Yer miyim ulan ben numaraları?”

“Ne diyorsun ulan sen?” diye babam büsbütün köpürdü ev sahibinin bu sözlerinin üzerine. Onu tutan adamın elinden bir kurtulsa bu sinirle ona neler yapardı acaba, hayal bile edemiyordum.

Ev sahibi, onların bu boğuşmasını bir süre izledikten sonra, uzun boylu, takım elbiseli adama hitaben, “Şutla şunları buradan,” dedi. Sonra da elini kolunu sallaya sallaya eve girdi. Bu direktifi alan adam da nicedir bu ânı bekliyormuş gibi babamı önce sert bir kafa darbesiyle yere serdi, hemen ardından da onu yerde acımasızca tekmelemeye başladı. Babam aldığı darbelerin etkisiyle iki büklüm olmuş, yerde inleyip duruyordu. İşte o an -nasıl olduysa- bir kuvvet geldi üzerime ve adamın sırtına atlayıp boğazını iki kolumun arasına alıverdim. Gerçi adamın boğazını ne kadar sıksam da ona hiç tesir etmiyordu bu hareketim. Bundan sadece bir dakika sonra ise adam ikimizi de yakalarımızdan tuttuğu gibi bahçe kapısından dışarı atmış, kapıyı da üzerimize kapatıvermişti.

Babamı o akşama kadar bu düştüğü durum kadar çaresiz bir hâlde görmemiştim herhalde. Sokak taşının üzerinde ellerini yüzüne kapatmış, bir şey düşünür gibi öylece duruyordu. Ne söylesem bilemiyordum. Onun bu halini gördükçe içim içimi yiyordu. Oğlunun öcünü almak için didinen babam, şimdi ondan da vahim bir vaziyetin içinde bulmuştu kendini. O an birden ağlamaya başladım. Ne yapsam durduramıyordum, gözyaşlarım yanaklarımdan damla damla süzülüp akıyordu.

“Ağlayıp durma sen de,” diye bağırdı babam, ben ağlamayı daha da şiddetlendirince. Babamın bu sözleriyle bir nebze de olsa kendime gelir gibi oldum ama içimdeki yangın hâlâ devam ediyordu.

“Bana bak bu olanlardan kimsenin haberi olmayacak, ona göre,” dedi babam bir süre sonra. “Anladın mı beni?”

“Anladım baba, kimseye söylemem,” dedim, ağlamaklı bir sesle.

“Geldik, kimse açmadı kapıyı, biz de eve geri döndük. Neymiş?”

“Evet,” dedim, “kimse yoktu, biz de eve döndük.”

“Aferin. Hadi gidelim şimdi.”

Kalkıp üstümüzü başımızı silkeledik ve karanlık sokakta evimizin yolunu tuttuk. Ama tam o sırada babam geri dönüp evin bu kez arka tarafına doğru ilerledi. Ben de çaresiz bir şekilde onu arkasından takip etmek zorunda kaldım. Bir yandan da, durmadan, “Hadi baba gidelim, lütfen,” deyip duruyordum ama o beni duymuyordu bile. Evin arka tarafına dolanınca babam yerde bulduğu büyükçe bir taşı eve doğru savurdu bütün gücüyle. Ama hiçbir ses çıkmadı. Akşam karanlığında taşın nereye gittiğini dahi görememiştik. Babam aynı zamanda etrafı da gözlüyor, birinin bu eylemine şahit olup olmadığını kontrol ediyordu. Babam bir taş daha bulup bunu da aynı şekilde eve doğru savurdu. Bu kez hedef tam isabet olmuştu. Babam taşı fırlattıktan birkaç saniye sonra bir camın parçalandığını ve o parçaların şiddetli bir ses çıkararak bahçeye düştüğünü duyduk. Babam o panikle beni kolumdan yakaladığı gibi arkasından sürüklemeye başladı; kalbimiz ağzımızda, hızlı adımlarla evden uzaklaşıyorduk. Babamın cep telefonu da yeniden çalmaya başlamıştı o anlarda, Hey gidinin efesi, efelerin efesi diye gürültüyle yankılanıyordu karanlık sokakta.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR