Ekin Deniz Kuzu • Bir Yaşamın Ortasında
4 Haziran 2018 Ne Haber

Ekin Deniz Kuzu • Bir Yaşamın Ortasında


Twitter'da Paylaş
0

Mümtaz, sabahın ince ince parıldamaya başlayan ışıklarıyla uyandığında, ki çoğunlukla bu altı buçuğa denk gelirdi, içinde anlamsız, berbat bir his vardı. Her zamanki gibi fırlayamadı yataktan. Öylece kaldı biraz; bir sağa bir sola döndü, gözlerini ovaladı. Terleyen bacaklarının hava alması için üstündeki ağır yorganı kenara ittirdi. Sımsıcak terli bacaklarına vuran odanın soğuğu ürpertti birden içini. Uyanmaya çalıştıkça, apış arasındaki ıslaklığı fark etti. Elini donuna attığında, gözleri fal taşı gibi açıldı. “Aman be!” diye söylendi içinden. “Allah kahretsin.” Daha fazla kaybedecek vakti yoktu artık. İstemeye istemeye doğruldu, ayakları halının tüylerine değdiğinde sağ ayak tabanına sert bir cisim battı. Acıyla ayağını çektiğinde, yerde bir cam kırığının olduğunu gördü. “Allah kahretsin, Allah kahretsin!” diyerek ayağını sol dizinin üstüne aldı. Kahverengi, yer yer nasırlı ayak tabanını delen küçük camı el yordamıyla çıkardı ve usulca avcuna aldı; tuvalete girmek için kalktı. Mümtaz, günün ilk çişini yaptığında, sırtının olağanüstü ürperdiğini hissetti. Öncekiler gibi değildi, sanki içinde, sırtının bütün kıvrımlarında bir yılan usulca dolaşıvermişti. Geceki günahına bağladı bunu. Sifonu çekmeye kalktı fakat sifon çalışmadı. Birkaç kere daha çekti ipini, sifon yine de çalışmadı. Eski tip bir sifon mekanizmasıydı bu: Gövdesi plastik, iple çekilenlerden. “Kahretsin ya, sabah sabah be!” diyerek, mutfağa adımladı ve zamanında, ne olur ne olmaz diye yedek yaptığı üç adet beş litrelik su şişesinin birini kaptı; klozete döktü. Sonra banyoya geçip kırmızı maşrapasının içinde kalmış biraz suyla apış arasını temizledi. Bacaklarından küçük çizgiler hâlinde ayaklarına ulaşan sular, Mümtaz’ın içini ferahlattı. İşi bittiğinde, tuvaletindeki küçük aynanın karşısına geçti, geçti ama yüzünün gözünün şiş ve normalde olduğundan daha da beyaz olduğunu gördü. “Hastalanıyorum herhalde,” diye geçirdi aklından. Ama hastalanmasına pek bir imkân yoktu ki. Mümtaz hastalanmazdı; başkaları hastalanırdı, Mümtaz hastalanmazdı. Bugüne kadar şifayı kapıp yataklara düştüğü, işlerini yapmadığı, kendini kötü hissettiği hiç olmamıştı. Fakat bugün canı, bir adım dahi atmak istemiyordu. Bütün gün yatakta dönüp durup, perdesinden içeri sızan gün ışığına aldırmadan, hatta o gün ışığına bozularak –aksattığını bildiği sorumluluklarının vicdanını sızlatması yüzünden– kara kara düşünmek, sonra da o düşüncelerden kurtulmaya çalışarak saatlerini harcamak istiyordu. Yine de yüzüne biraz daha renk gelsin diye hafif hafif tokatladı kendini. Soğuk bir suyla şöylece bir yüzünü gözünü temizlediğinde, mutlaka daha iyi, daha ayılmış hissedecekti. Fakat olmadı. Su akmadı. Mümtaz, musluğu ne kadar döndürdüyse döndürsün, bir damla bile su akmadı. “Of!” diye bağırdı; sabahtan beri başına gelenlerden bıkıp usanmıştı. Mümtaz’ın saat yedide işe başlaması gerekiyordu. Altı buçuk sularında kalkmış olduğuna göre hâlâ biraz vakti vardı. Belki iyi bir kahvaltıyla bütün kırıklığını atardı üstünden. Buzdolabını açtığında, daha geçen gün almış olduğu bütün sebzelerin pörsüdüğünü, en son tezgâhın üstüne bıraktığı kıymalı makarnanın cıvıdığını ve ekmekliğindeki (iki numaralı dairede oturan yeni gelin Esma Hanım vermişti ona bu ekmekliği; Esma Hanım deyince, Mümtaz’ın aklına hanımın kocası Süleyman Bey geldi. Pek bir suratsız adamdı Süleyman Bey ama Esma Hanım dünya güzeli bir kadındı) ekmeklerin de küflendiğini gördü. “Allahım, tövbe estağfurullah, neler oluyor böyle ya?” diyerek karıştırmaya başladı dolabın içini. Yok. Her şey mahvolmuştu. Yine de fazla bozuntuya vermedi; peynir kabının içinden, peynirin küflenmemiş tarafları kesti ve birkaç parça siyah zeytinle bir tabak hazırladı. Ekmeğin de uç kısmından, bu kadarla idare edebilirdi artık, bir parça aldı ve odasına geçti. Odası, geri döndüğünde fark etmişti, berbat kokuyordu; sanki ekşi bir koku duvarlardan fışkırıyordu. Buzdolabından geldi herhalde, diyerek odadaki tek penceresini açmaya meyletti. Ama pencere açılmadı. Açılmıyordu işte. Dönmüyordu bir türlü o plastik tutamaç. Hayretler içinde birkaç saniye pencereye, sonra odasına bakakaldı. Topladığı gücüyle tutamaca geçiriverdi bir tane, ama başarılı olamadı. “Tövbeler olsun, tövbeler olsun!” diyerek, masanın üstüne bıraktığı tabağıyla ekmeği kucağına alıp televizyonun karşısına, yatağına oturdu. O sırada duvardaki saat hâlâ ilk uyandığı saati, altı buçuğu gösteriyordu. “Allah Allah,” dedi yüksek sesle düşünerek. “Pili bitti sonunda. Ne zamandır değiştirmediydim zaten.” Çok takılmadı ama. Saati o kadar merak ediyorsa telefonuna bakabilirdi. Ama düşündü: Ne kadar geç kalmış olabilirdi ki? Daha en az on beş dakikası falan olmalıydı. Böylece uzandı televizyonunun kumandasına. Televizyonun kırmızı sinyal ışığı yeşile biraz geç dönerdi, “aç” komutu zor işlerdi. Fakat Mümtaz, bu sefer ne kadar beklese de beklesin, televizyon açılmadı. Kırmızı ışık, sanki bir heykelmişçesine kıpırdamadan Mümtaz’ın gözlerine bakıyordu. “Allah’ım sen yardım et,” diyerek kalktı ayağa. Birkaç kere hafif hafif tokatladı televizyonu. Kumandanın pilinin bitmesi ihtimalini de göz ardı etmedi, aletin kıçını, diğer elinin avcuna birkaç kez vurdu. Ama olmadı. Açılmadı televizyon. “Öööf! Öf! Ne bu be!” diyerek fırlattı kumandayı yatağının üstüne. Açlığı da öfkesi yüzünden dinmişti. Hazırlanıp çıkmaya karar verdi. Yirmi daireli bir apartmandı Güneş Apartmanı. Bu yirmi dairenin sekizi, sabahları ekmek ve gazete istiyordu. Ama Mümtaz’ın günlük iş programı bununla bitmezdi. Ekmek servisleri yapar, öğlenleri ve akşamüstleri daire sakinlerine bir ihtiyaçları olup olmadığını sorar, her akşam da çöpleri toplardı. Ayda birer kere de apartman temizliği yapar ve aidatları alırdı. Elbette bunun dışında, programından ayrı birtakım işler de hep çıkardı. Ama şikâyet etmezdi hiç. İşi ayakta tutardı onu. Çalışkan bir tipti. Kendini bildi bileli öyleydi. Bu yüzden Güneş Apartmanı’nda bunca zamandır tutunmuştu zaten. Yoksa son derece kurallı, hiçbir işin aksamasını istemeyen, muhtemelen içten içe sosyopat apartman yöneticisi Turan Adıkalmaz’la nasıl anlaşabilirdi ki? Bir tek Turan da değil, Esma Hanım haricindeki bütün daireler, İngiliz kraliyetine mensuptu sanki. Bir kere bir şeyi reddetti mi Mümtaz, bir sene konuşulurdu. Amma geri geri gidiyordu ayakları. Kottaki dairesinden yukarı doğru çıkarken, yığılıp kalmak istedi bir köşeye. Yine de tuttu kendini. Her şeyin bir ilki vardı herhalde, hastalanıyordu işte basbayağı. Oysa havalar da gayet iyiydi, kışa çoktan el sallanmış, bahar da yavaş yavaş uğurlanmaya hazırlanıyordu. Ne olmuştu ki birden böyle? Kafasında dönüp duran düşünceleri sinek kovalar gibi kovaladı. İşine baksa yeterdi, kalkardı üstündeki halsizlik. Mümtaz, dosdoğru apartman kapısına yöneldi, kapının açılması için mekanizmanın üstündeki düğmeye bastı, ama düğme çalışmadı. Asıldı kapıya, kapı bir türlü açılmıyordu. “Allah Allah, Allah Allah!” diye diye denedi, fakat yok, olmuyordu. Bir türlü açılmıyordu kapı. Mümtaz, kapının tokmağını o kadar zorlamıştı ki neredeyse elinde kalacaktı, bu yüzden sinirine hâkim olmaya çalışarak bıraktı. Usulca düğmeye birkaç kere daha bastı, fakat nafile, kapı bir türlü açılmıyordu. Gövdesine yumruk yemiş gibi birkaç adım geri geri gitti Mümtaz. Sırtından ter boşanıyordu. Sabahtan beri başına gelen bu ufak aksiliklerden dolayı kafayı yiyecekti. Yine de bunun basit bir mekanizma sorunu olduğuna kendini inandırmaya çalışarak, cep telefonunu çıkardı, tamirci çağıracaktı. Eski model telefonunun ortasındaki tuşa tıkladı. Ekran kapkaranlıktı. Birkaç kere daha tıkladı, olmadı, telefon açılmadı. Şarjının bitmesine imkân yoktu, çünkü Mümtaz, her gece telefonunu aksatmadan şarja takardı. Bataryasını çıkarttı, aletin içine üfledi, bataryayı tekrar yerine koydu ve yine telefonu açmayı denedi, olmadı. Mümtaz çılgına döndü dönecekti artık. Eve dönmeyi ve telefonu şarja takıp bir daha denemeyi düşündü ve aşağıdaki dairesine gitmek için merdivenlere doğru adımlarken, giriş kattaki iki daireye ekmek ve gazete servislerinin yapıldığını fark etti. “Nasıl ya?” dedi kendi kendine. “Ekmekleri kim koydu? Nasıl ya?” Gidip iki dairenin kapı tokmağındaki poşetleri karıştırdı. Gerçekten, basbayağı ekmek ve gazete dağıtılmıştı. İkinci kata fırladı, oradaki dairelere de dağıtılmıştı; durmadı Mümtaz, diğer katlara çıktı, sabah servisi isteyen her daireye dağıtım yapılmıştı. “Allah’ım, sen aklıma mukayyet ol Allah’ım!” diye diye tekrar ilk kata indi; çalışmayan telefonunu, açılmayan kapıyı çoktan unutmuştu: Ekmek servislerini kendi yapmadıysa kim yapmıştı? Madem ekmekleri o dağıtamamıştı, tek tek bütün kapıları gezecek, servisi kimin yaptığını soracaktı. Saat sabahın körüyse de körüydü. Kimse Mümtaz’ın işini, Mümtaz’dan habersiz kapamazdı. Turan Bey’e de ne olup bittiğini soracaktı hem. Bir numaranın kapısının önüne dikildi. Üstünü başını düzeltti, zile asıldı. Zil çalmadı. Mümtaz, içten içe gülüverdi. Midesinden gırtlağına yükselen siniri tekrar kaplayacaktı bütün vücudunu. Ama müthiş bir güçle tuttu kendini. Zile bir daha bastı ve bir daha, çalmadı. Yumruk yaptı ellerini, bangır bangır vuracaktı ki kapıya, vazgeçti. Derin bir nefes aldı ve kapıyı sakince birkaç kez tıklattı. Ses seda yoktu. Biraz daha sesli vurdu. Yine çıkmadı bir ses. Uyuyorlardır, diye düşündü. Oyalanmadı. İki numaraya geçti, Esma Hanım! Ah. Esma Hanım: Kara kaşları, kara gözleri, hafif toplu gövdesi, insanın içini eriten kıçı. Asıldı zile. Fakat başka bir şey mümkün müydü, çalışmadı zil. Bu sefer ikinciyi denemedi, tıklattı kapıyı. Esma Hanım genelde bu saatlerde uyanık olurdu, bilirdi; ama hiçbir ses duymadı içeriden. Birkaç kez daha tıkladı. Yok. Yok işte, açılmayacaktı kapı. Mümtaz önce kapıya, sonra zile, sonra diğer dairelere ve apartmana şöylece bir baktı… Kaybetti kendini. Tutamadı içindeki bu kez. Sabahtan beri ne oluyordu böyle? Çılgın gibi kapıları vurmaya, bütün katlara fırlayıp herkesin uyanmasını sağlamaya çalıştı. Zillere asılıyor, kapıları yumrukluyor, bağırıyor çağırıyor, ama hiçbir çabası bir fayda etmiyordu. Köpükler saçıyordu ağzından. Üstünü başını parçalamış, ayakkabıları ayağından fırlamıştı; çakmağı, sigarası, cüzdanı, anahtarı kim bilir neredeydi… En üst kattaydı şimdi. Nasıl buraya çıktığını hatırlamıyordu bile. Yere çöktü birden, gözleri kararıverdi. İnce ince tıslayarak nefes alıp veriyor, muhtemel bir kalp krizini önlemeye çalışıyor, dişlerinin arasından güç bela fışkıran iniltilerle yardım çağırıyordu. Duyan da bakan da yoktu. Sonra bir kapı açıldı; on dokuz numara. Ekmek servisi yaptığı dairelerden bir tanesiydi. Zeynep Hanım, kapı tokmaklarına asılmış ekmeğe ve gazeteye uzandı. Mümtaz, orada yarı baygın dururken, Zeynep Hanım ona bakmadı bile. Son kalan gücüyle bağırdı bizimki: “Zeynep Hanım! Zeynep Hanım! Yardım!” Mümtaz’ın zihni koca bir karanlığı içine doldururken, bacaklarının şiddetle terlediğini, apış arasının ıslandığını ve bütün bedeni zangır zangır titrerken, içine berbat ve anlamsız bir his yapıştığını fark edebildi. O anda kadının kocasına şöyle bir şeyler dediğini duydu veya duyduğunu zannetti: “Ekmekleri bakkalın oğlu getirecekmiş bir süre. Mümtaz Efendi öldüğünden beri yeni bir kapıcı bulamamış daha yönetim. Tüh tüh! Ne iyi de adamdı…” Mümtaz, uyandığında yatağındaydı ve nedense hiç kalkmak istemiyordu. Biraz döndü durdu. Sonra bacaklarının terlediğini ve apış arasındaki ıslaklığı fark etti. Saat herhalde altı buçuktu.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR