Elena Ferrante: Yok Olan Bir Yazar ve İnsanüstü Kimliği Meselesi
22 Ağustos 2019 Edebiyat

Elena Ferrante: Yok Olan Bir Yazar ve İnsanüstü Kimliği Meselesi


Twitter'da Paylaş
0

Ferrante bireysellikle ve sınırlar kavramıyla artık işimizin kalmadığı gerçeğini vurguluyor.

Gerçekte kim olduğumuz fark eder mi? Yasaların önündeysek ya da işimizi düzgün bir şekilde yapmamız buna bağlıysa, evet, kesinlikle fark eder. Mesela, helikopter uçurabildiğimizi söyleyip bu sayede pilot olarak işe alınmışsak ama aslında böyle bir eğitimden hiç geçmemişsek yüzlerce insanın hayatı tehlikede demektir ve bu noktada kim olduğumuz bu insanlar için cidden önemlidir.

Öte yandan, dünyaca tanınmış yazar Elena Ferrante’ye sorulacak olursa, bir mesleki alan var ki nüfus kayıtlarını da resmi eğitimi de mesele etmiyor. 2018 Nisanı’nda The Guardian’daki köşesine şöyle yazmıştı:   

"Sanat uğraşısından bahsettiğimizde, biyografi ve otobiyografiler özgeçmişlere ya da gelir vergisi beyanlarına atfettiğimizden tamamen farklı bir gerçeklik ifade eder. Bu alanda, kişiye gündelik yaşamın gerçeğiyle ilgili tüm uzlaşıları ihlal etme hakkı veren bir keşif özgürlüğü vardır ve olması da gerekir."

elena ferranteEnrica Maria Ferrara, yazar Domenico Starnone ile söyleşi yaparken, Nisan 2017

Ferrante, ilk romanı L’amore molesto (Belalı Aşk)1 1992’de yayımlandığından beri bu bakış açısını sürdürmekte istikrarlı davranıyor, zira özgeçmişi hakkında ne kadar az şey biliyorsak yazarın gelir vergisi beyanıyla ilgili hemen hiçbir açıklamasına da rastlamıyoruz. En azından gazeteci Claudio Gatti yazarın kim olduğu üzerine yaptığı araştırma hakkında 2016’da bir rapor yayımlayana kadar durum buydu.  Yayımcının muhasebe kayıtlarına dayanan analiz, bir banka hesabıyla olan örtüşmeden yola çıkarak Napoli Romanları’nın2 yazarının aslında çevirmen Anita Raja yani Napolili yazar Domenico Starnone’nin karısı olduğunu iddia ediyor.

Nisan 2017’de Dublin’deki İtalyan Kültür Enstitüsü’nde söyleşi yapmak için Starnone’yle buluştum. Yazarın esaslı bir okuru olarak onunla görüşmeye can atıyordum ve birkaç ay öncesinden hazırlanmaya başlamıştım. Raja’nın da Dublin’de olacağını öğrenmemle birlikte ortam gerilmeye başladı. Uyarı netti: Raja’nın ve böylelikle Starnone’nin “Elena Ferrante” kitaplarını yaratan beyinler olduğuna inandığıma dair ne bir imada bulanacak ne de bu konuda soru soracaktım çünkü “Domenico, kendisinin Elena olup olmadığı sorulduğunda çok öfkeleniyordu.”

Ama kendime engel olamadım ve Ferrante’nin kimliği meselesine çekilebilecek bir soru sormayı göze aldım. Soru, Starnone’nin 2016’da yayımlanan ve ana karakter Vanda’nın kocası Aldo tarafından daha genç bir kadın uğruna terk edilmesinin ardından yazmaya koyulduğu bir dizi mektupla başlayan Bağlar’ıyla3 ilgiliydi. Starnone’ye şöyle dedim:

"Bağlar; koca, karısı ve çocukların gözüyle yazılmış üç bölüme ayrılıyor. Öyküyü Vanda’nın bakış açısından yazmanın zorlukları nelerdi? Daha genele yayacak olursak, erkek bir yazar kadın perspektifinden birinci kişinin ağzıyla yazdığında zorlanır mı?"

elena ferrante

Starnone’nin bakışları sertleşti. Gerildiğimizi hissedebiliyordum. Ama birden insanı kendine çekiveren o kucaklayıcı gülümsemesini takındı. “Cevabı yazarın öykünmeci yeteneğinde aramak gerekir ve hikâye anlatmanın en önemli unsurlarından biri de bu beceridir.”  Starnone’ye göre iyi bir yazar kendini başkasının yerine koyabilmeli. Yazılı kelimeler her şeye ses verebilir, “[bu] yanan bir kibritin titrek alevi olsa bile.”

Çok kuvvetli bir metafordu. Titrek alev: Var ile yok arası. Elena Ferrante’nin yüzü ve cinsiyeti gibi.

Sınırların ötesinde, çoğul, insanüstü

Ferrante’nin kimlik nosyonu üzerine yaptığım araştırma, Starnone’nin “ötekilik”le uzlaşmayı anlamanın önemi hakkındaki söylemiyle güzel uyuşuyor. Görünen o ki Starnone, inandırıcı karakterlerin yaratılması için yazarların diğerinin hislerini hissedebilmesi, ötekinin düşündüğü şekilde düşünebilmesi yani yalnızca kâğıt üzerinde bile olsa ötekinin ”yerine geçmesi” gerektiğini düşünüyor. 

Ferrante’de eserlerini kapsamlı olarak incelerken fark ettiğim gibi “ben” aynı bu şekilde yani “sen”le kurduğu bir ilişki aracılığıyla tanımlanıyor, böylece kimlik meselesi de mutlaka ilişkisel bir bağlam kazanıyor. Dahası, bahsettiği “sen” mutlaka başka bir insan olmak zorunda da değil, hayvan olabilir, herhangi bir nesne, teknolojik araç ya da çevre. İnsan ve insan dışı varlıklar arasındaki bu özel empati türü bir taraftan “ilişkisel” olma durumunu anlatırken aynı zamanda insanüstü yeni bir kimliğe hayat veriyor.

İnsanüstü kimliklerimizi nasıl kazandığımızı anlamak amacıyla akıllı telefonların ve sosyal medyanın başkalarıyla sürekli iletişim halinde olmamız için gündelik hayatlarımıza hangi şekillerde yön verdiğini düşünün. Yasalar önünde de yakın zamanda duygulara sahip varlıklar olarak tanınma ihtimali bulunan evcil hayvanlarımız ve hayvanlarla aramızdaki duygusal bağlılıkların nasıl kurulduğunu düşünün.  Peki ya, iklim değişikliğinin beslenme alışkanlıklarımızı, sosyal davranışlarımızı, hatta (iklim değişikliği yüzünden çocuk doğurmayı reddeden doğum grevcisi kadınların gösterdiği gibi) üremeye bakış açımızı etkilemesine ne demeli?

elena ferrante

İnsanüstü kimliği üzerine denemelerin toplandığı ve yakın zamanda yayımlanacak olan bir çalışmanın (Posthumanism in Italian Literary and Film. Boundaries and Identity) editörlüğünü üstlendim. Ferrante hakkında yazdığım bölümde (başarılı bir TV uyarlaması da olan) Benim Olağanüstü Arkadaşım’ın4 ana karakterleri Elena ve Lina arasındaki sembiyotik ilişkinin neden “insanüstü” olarak tanımlanabileceğini açıklıyorum.  

Elena ve Lina’nın kimlikleri, birbiriyle ve kimi zaman bedenler, nesneler, atıl madde, enerji, kan ve lavdan oluşan kararsız bir kütle şeklinde betimlenen geçirgen Napoli doğasıyla çok yakın bir ilişki içinde anlatılıyor, dolayısıyla okurlar ve TV izleyicileri de iki karakterin –Elena ve Lina çifti olarak– aslında tek bir kişi olup olmadığını merak ediyor.

Ferrante, bu iki karakter arasında ve çevreleriyle olan sınırları silerek çerçevesi olmayan parçalanmış, ufalanmış dünyanın kafa karıştırıcı bu durumuna dikkat çekmeyi amaçlıyor; böyle bir dünyada tekil kimlikler –erkek, kadın, temsili oluşumlar, hayvan ya da çevre olsun– durmadan “öteki”nin tehdidi altında.

Ferrante bu tehdide nasıl yanıt veriyor? Yazara göre insan kimliğinin kaybolma riski taşıdığı, sınırları muğlak bu dünyaya karşı hissettiğimiz korkuyla nasıl başa çıkabiliriz?

Napoli romanlarındaki Lina gibi ölmemiz, kendimizi yok etmemiz ya da ortadan kaybolmamız gerekmiyor; Ferrante bireysellikle ve sınırlar kavramıyla artık işimizin kalmadığı gerçeğini vurguluyor. Kimliklerimiz ötekiyle diyaloglarımız üzerinden yeniden tanımlandığı sürece bireyler ve isimler önemsizleşiyor. Geriye ise ortaklığa dayalı çabalarımız kalıyor; insanları, insan dışı yaratıkları, çevreyi hatta teknolojik kimliklerimizi yani ötekini anlama becerimiz önem kazanıyor.

İngilizceden çeviren: Burcu Uluçay

(The Conversation)

1 Elena Ferrante, Belalı Aşk, çev. Meryem Mine Çilingiroğlu, Everest Yayınları.

2 Elena Ferrante, Napoli Romanları, çev. Eren Yücesay Cendey, Everest Yayınları.

3 Domenico Starnone, Bağlar, çev. Meryem Mine Çilingiroğlu, Yüz Kitap.

4 Elena Ferrante, Benim Olağanüstü Arkadaşım, çev. Eren Yücesay Cendey, Everest Yayınları.

 

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR