Eleştirinin Sınırlarını Kaldıran Eleştiri
2 Nisan 2018 Edebiyat

Eleştirinin Sınırlarını Kaldıran Eleştiri


Twitter'da Paylaş
0

Hayatın ağırlığını taşıyamamakla ya da yaşanan acıları artık yok saymaya başlamakla ilgili bir duygu değil de, belki tam tersine, hayatı ancak edebiyatın koruyabileceği biçimde kavramaktan başka değerlere gönül indirmeyi büsbütün yok saymak…
Semih Gümüş
Eleştiriyle kurduğu ilişki, yazarın edebiyatla kurduğu ilişkiyi anlatır. Bu ilişkiyi kuramamış olanlar da var. Sonra yazdıklarına küsüp yazma serüvenleri ağırlaşanlar, asıl nedenin eleştiriden yoksun kalmak olduğunu çoğu kez anlamadan kederlenip dururlar. Bir edebiyat düşüncesinin anlamından uzak duran yazarları bir süre sonra merak etmiyorum. Herkesle aynı biçimde yazmak, popülerleştikçe yenilik arayışlarıyla ilişkiyi kesmek, kimselerin ilgilenmediğiyle ilgilenmemek, uzmanlaşmanın değerini tanımamak, bulunduğu yerden hoşnut olmak... bunlar edebiyatın dışındaki sıradan hayatın değerlerine sıkışıp kalmanın yol açtığı arızalar ve bütünü de edebiyatın dışında aslında. Durum şu ki, pek çok yazar eleştiriyi hâlâ filin kuyruğundan tanıyor: Nasıl okunduğunu gösteren bir ümitsizlik feneri bu, kurtarmak yerine, başınızı kayalara vurmanıza neden olacak. Tzvetan Todorov, Eleştirinin Eleştirisi’nde bunu başka bir açıdan alarak, kitaplar üstüne yazılmış kitapların yalnızca birkaç okuma tutkununun ilgisini çektiğini belirtiyor ve asıl olanı şöyle dile getiriyor: “Eleştirinin eleştirisiyse, bir bu eksikti dedirtecek cinsten, zamanı boşa harcamanın bir belirtisi kuşkusuz: Kim böyle bir şeye ilgi duyabilir ki?” Böyle bir şeye bizim edebiyat dünyamızda kim ilgi duyabilir? Öte yandan, eleştiri yazarları, hiçbir zaman popüler ilgilerin nesnesi olamayacakları için, edebiyatın en özgür bireyleri de sayılmazlar mı? Bir eleştiri yazarının aklına, kitaplarının ne kadar zamanda kaç sattığı gelir mi? [caption id="attachment_60270" align="aligncenter" width="800"] Tzvetan Todorov: “Eleştirinin eleştirisiyse, bir bu eksikti dedirtecek cinsten, zamanı boşa harcamanın bir belirtisi kuşkusuz: Kim böyle bir şeye ilgi duyabilir ki?”[/caption] Edebiyat nereden çıkar? Yazarın, gerçeği bilinen biçimlerinden başka biçimde dile getirmeyi amaçladığı yerden mi? Asıl neden orada bulunur elbette. Edebiyatın dışındaki bütün alanların dillerini yadsıyıp onlardan apayrı bir dille gerçekliği yansıtmayı amaçladığını, bundan başka bir yolla öteki gerçeklik alanlarından ayrılamayacağını gördüğü zaman, yazarın tek sorunu vardı: Yarattığı yazınsal gerçekliğin, gerçeği bambaşka biçimde anlatabileceğini görmesi de gerekiyordu ve bunu kesin olarak gördükten sonra, gördüğüyle yetinmeden, yollarını genişlete genişlete bugüne dek geldi. Yetinmemek önemli, ona yaklaşabiliiz. Todorov, Spinoza’nın, “metinlerin gerçekliğinin araştırılmasının bırakılıp onlarla yalnızca anlamları açısından ilgilenilmesi gerektiği” düşüncesini aktarıyor. Burada ikinci dönemeci geride bırakır edebiyat. Gerçekliği kendine göre başkalaştırabilme yeteneğini ve dilini yaratabilmiş olmak, bir de o gerçekliği yadsıdıktan sonra, anlamı metnin asıl sorununa dönüştürebilmek, edebiyatı bütün olanaklarıyla dışavurur.
Esnek bir yaklaşım içine pekâlâ sığdırdığınız bazı kitaplar ile yazarları artık uzakta tutmaya başlamak da, edebiyatın hayattan daha değerli olduğu zamanların habercisi.
Bunları niçin ara sıra yinelediğimi kendi kendime soruyorum. Edebiyatın insanlar için anlamı üstünde durduğum zamanlardan, kendisi için anlamının ne olduğunu daha çok sorun ettiğim zamanlara geçtiğim günlerden beri. Gençlik ya da yaşlılık değil de, edebiyatla ve hayatla iç içe geçen yılların yoğunluğu beni hayattan uzaklaştırıp edebiyata daha çok yaklaştırıyor kuşkusuz. Hayatın ağırlığını taşıyamamakla ya da yaşanan acıları artık yok saymaya başlamakla ilgili bir duygu değil de, belki tam tersine, hayatı ancak edebiyatın koruyabileceği biçimde kavramaktan başka değerlere gönül indirmeyi büsbütün yok saymaktır bu. Esnek bir yaklaşım içine pekâlâ sığdırdığınız bazı kitaplar ile yazarları artık uzakta tutmaya başlamak da, edebiyatın hayattan daha değerli olduğu zamanların habercisi. Yalnızca eleştiri yazmayı seçmiş yazarın tuhaflığını düşünenler kalabalık bir grup oluşturur. Oysa edebiyat, yazıldığı zaman ortaya bütünüyle çıkmaz, orada kendi halinde yaşamayı sürdürmektedir daha ve okundukça yatağını bulup akmaya başlar. Eleştiri, okunma biçimlerini kesintisiz biçimde yenileyip geliştirirken kendinden başka türlerin elinden tutar bu anlamda. Yaratıcı yazar, yanı başındaki kavrayış düzeyiyle yetinmeyip daha yukarıdaki kavrayış düzeylerine ulaşmaya çalışarak edebiyatın sürekli soyutlama yetisiyle sıçrayan çizgisini yukarı çekmeyi sürdürür. Geçen kuşaklarda eleştiri daha çok görevci bir anlayışla yapılıyordu. Karşıdaki yapıtın nasıl olduğu çeşitli özellikleriyle eleştirilirken –ve bazen yargılanırken– yapıt her zaman yukarıda, bir özne olarak tutuluyordu, eleştiri de onun ve edebiyatın nesnesi. Bir nesnenin ömrünün, kelebeğinki kadar olmasa da, uzun olması olanaksız elbette; o ân içinde yaşarken akıp giden hayatın tortusu olarak eskimeye yüz tutmuştur bile. Eleştiri, edebiyatın nesnesi olmaktan kurtulup içinden çıktığı yapıtlarla aynı düzeyde, bir özneye dönüşemezse anlamını yitirir. Öteki bütün metinlerden bağımsız, onlardan ayrı bir türü anlatan, kendi başına okunabilen bir metin katına çıkamazsa, ne yaparsa yapsın, nesne olmaktan kurtulamaz. Dolayısıyla etkisizleşir, zamanla unutulur. Eleştiri yazarı önce kendi yazdıklarını sevmek zorunda değil mi? Kaldı ki bu düzeyde bir özne olmak da yetmez eleştiriye. Düşünce yoğunluğu öteki türlerden daha yüksek düzeyde olduğu için, kendisini sürekli yenilemek zorundadır da. Kesintisiz bir yenilenme sürecinde yaşayabilir. Yazdıklarınızdan daha iyisini okuduğunuzda ya da eleştirinin dışındaki edebiyat kendini yeniledikçe, yetmez olduğunuzu görüp de yerinizde sayamazsınız. Asıl zorluk burada. Hem sürekli derin yapının içinde kalıp hem de önünüze bakmak, çok zaman gerektiren eleştiri için hep zordur zor olmasına, ama gidilecek başka bir yol da yoktur.
Yapıtın derinliklerini konuşturmak, aslında okumanın en yüksek düzeydeki biçimidir. Orada eleştiri kendini tam anlamıyla bulmuş demektir.
Todorov derin yapıyla ilişki için şunları diyor: “Sözgelimi eleştiri, yere düşerken bir çanı titreten ve sonuç olarak silinmek, yok olmak, yitip gitmek zorunda olan kar tanelerine benzer, der Blanchot. Ona göre eleştirmen, yapıtın derinliklerinin konuşmasını sağlamaktan başka bir şey yapmaz.” Blanchot şunu da bilerek söylüyor: Yapıtın derinliklerini konuşturmak, aslında okumanın en yüksek düzeydeki biçimidir. Orada eleştiri kendini tam anlamıyla bulmuş demektir. Nitelikli eleştirinin niçin hep nitelikli yapıtlardan çıkmayı seçtiğini de açıklar bu yaklaşım. Derin yapıları nerede bulabilir eleştiri? Bazen sorulur eleştiri yazarına: Niçin hep beğendiğiniz kitaplar için yazıyorsunuz? Yüzeysel, popüler metinlerin bir dizi anlama yol açma yetisinden, yani yeterli derinlikten yoksun oluşu, eleştirinin onlardan uzak durmasının nedenlerini açıklar. Her yazdığı zamana epeyce dayanıklı edebiyat düşünürlerinden olan Todorov belirtiyor gene: “Blanchot eleştiriyi edebiyattan kesinlikle farklı bir etkinlik olarak görmez – tam tersi söz konusudur onun için. Sartre gibi, roman kadar güzel eleştiri kitapları yazmakla yetinmez; bu kesintisizliğin kuramını da yapar.” Roland Barthes ise, roman kadar güzel eleştiri kitapları yazan bir başka yazar olarak bütün hayatı boyunca kılı kırk yaran titizliğiyle öyle kusursuz metinler yarattı ki, herkesçe katkısız bir yaratıcı olarak görüldü. Metnin derin yapısındaki ayrıntıları seçmek, onlara yeni anlamlar vermek, daha önceki okumaların keşfetmediği anlamları eleştiri ve edebiyat düşüncesinin buluşları olarak ortaya çıkarmak, Barthes’ın yaratıcı zekâsının ürünüydü. Onun hep roman yazmasının beklenmesinin nedenleriydi bu yazarlık tutumu. Ayrıntıcılığı, titizliği, dilinin çok güzel oluşu ondan bir roman beklenmesine neden olduğu gibi, kendisi de bir roman yazmayı hep istediğini anlatır. Hayal ettiği romanı yazmadıysa da, denemenin, “kendini hemen hemen bir roman olarak, içinde özel adların bulunmadığı bir roman olarak” kabul edilmesi isteğini dile getirmiştir. Yazınsal metne eleştiri yazarından daha yüksek bir bağlılık duygusu taşıyan olabilir mi? Demek kendini öteki yaratıcı metinlerle aynı düzeye çıkarması, günümüzde eleştirinin onsuz olunmaz amacıdır. Spinoza’nın belirttiği anlam, Barthes’ın düşüncesinde bir basamak daha çıkar ve eleştiri, “anlamın hazırlanmasındaki kuralları ve zorunlulukları yeniden oluşturma” amacını da yüklenir.
Eleştiriyi yalnızca öteki yazınsal metinler üstüne yazılan metinler olarak görmek, onu edebiyatın dışına itip bir düşünce metnine indirger.
Eleştiri böylece tamamlanmış demektir, ama gene de iki düzeyde birden ya da ayrı ayrı oluşacağını göz ardı etmeden: Hem yazınsal bir metnin anlamlarını oluşturan dokuyu bütün öğelerine ayrıştırarak yüksek düzeyli bir soyutlama edimi içinde kendini yaratır eleştiri ve böylece bir yazınsal metni oluşturan yapıyı bozup yeniden kurarak ortaya çıkar hem de yazınsal metinden büsbütün bağımsız ama yazınsal anlamlar üstüne yeni bir anlam dizgesi kurarak. Bu kitabın varoluş nedeni olan eleştirinin eleştirisi, başkalarının dünyasında alışılmış değilse, bizde hiç değil. Roman eleştirisi yeterince okunmazken eleştiri üstüne eleştiri kimin için olur ki? Eleştirinin kendisi için elbette. Orada yaratıcılıkla düşüncenin derinliği, dünyanın merkezindeki potada erimektedir. O olmazsa edebiyatı ekseninde tutmak olanaksızlaşır. Unutmayalım ki, bazen anlayamadıklarımız da bizi hayatta tutan nedenlerdir. Eleştiriyi yalnızca öteki yazınsal metinler üstüne yazılan metinler olarak görmek, onu edebiyatın dışına itip bir düşünce metnine indirger. Kaçınılmaz bir durumdur bu ve eleştirinin edebiyatın öteki türleri gibi bir tür olduğu bugün daha iyi anlaşılırken, bizim edebiyatımızda belki geç kalınmıştır. Eski kuşaklar büyük çoğunluğuyla eleştiriyi öteki yaratıcı metinlerden bağımsız bir tür gibi düşünmedi; Akşit Göktürk gibi bir özgün edebiyat düşünürü ya da Cemal Süreya gibi nokta atışlarını derin yapıya saplarken denemenin dilinden yararlananlar oldu ama eleştiriyi metin üstüne metin olmaktan çıkarmayı düşünenlerin sayısı azdı. Peki eleştiriyi öteki türlerle aynı düzeyde gören yeni anlayış, dilin yazınsal metinlerde taşıdığı öneme uygun düzeyde bir eleştiri diline sahip olmayı da gerektirir mi? Elbette gerektirir ve yazarın kendine özgü bir eleştiri kurma amacı, sözcüklerden anlatım biçimine, eleştirinin nasıl başlayıp kurulacağına, yani bir yazının bütününe ilişkin bir sorun olarak alınmalıdır. Sözgelimi romancının, yazdığı romanına yaklaşımı ile eleştiri yazarının, yazdığı eleştiri metnine yaklaşımı farklı mıdır? Sınırların zorlandığını düşünenler eleştiriden yüzgeri edebilir, dağa çıkmak yerine düz ovada yürümek de var.
 Kendini anlatıcının yerine koymaktan alamayan yazarlar bugün de var. Sözgelimi yeni başlayanlar arasındaki en yaygın yanlışlardan biridir bu.
Todorov, “Mihail Bahtin” eleştirisinde, büyük ölçüde Bahtin’in Dostoyevski incelemesini ve yorumunu değerlendiriyor ve Dostoyevski gibi yazarların, yazarın anlatı kişisine üstünlüğünü unutup anlatı kişisine yazara verdikleri değeri verdiklerini belirtiyor. Bu yorum, bugünkü yaklaşımlar göz önünde tutulduğunda sıradan gelebilir. Ne ki yeniden ele alınması büsbütün yersiz de değil. Kendini anlatıcının yerine koymaktan alamayan yazarlar bugün de var. Sözgelimi yeni başlayanlar arasındaki en yaygın yanlışlardan biridir bu. Belki bir doğru seçim olarak kendinden çıktıktan sonra, duygularını, düşüncelerini ve yargılarını aktarmaktan kendini alamayan yazar adayı, hep sıfır noktasında kalacağını düşünemiyorsa, vazgeçmek zorunda kalabilir. Todorov’un, Dostoyevski’nin anlatı kişisinin konumunu yazarın önüne geçiren anlatı biçimini önemsemesinin nedeni, bu kesin dönüşün önemini vurgulama kaygısı olmalı. Yazarın araya girmekten vazgeçmesi, anlatıcının romanın baş kişilerinden biri olmasına ya da edilgin konumda kalmasına bağlı olmadan, kendi başına alması gereken kişiliği tam yüklenebilecek kertede, derinlikte yaratılmasından. Çünkü daha önce hiçbir yazar roman kişilerinin ruh dünyalarının dip noktalarına Dostoyevski kadar inmedi. Raskolnikov’u sıradan bir katil olmaktan çıkarıp okurun iyi ve kötü yanlarıyla değerlendirdiği bir roman kişisine dönüştürmek, muazzam bir ilkti. Romanlarında yazarın sözünü bitiren kişiler, Dostoyevski’yi edebiyat tarihinin doruk noktasına çıkardı. Sartre ile Bahtin’in mutlak gerçeği ve mutlak yargıları dışlayan yazar tanımı da bunu anlatıyor. Yazarın sesiyle, yarattığı kişilerin sesinin bir ya da birbirine geçmiş olması, romanı niçin adamakıllı sakatlar? Yazarın, kendi dünyasını ve yargılarını bir kişinin, çoğu kez baş kişinin temsil etmesiyle yetinmesi olanaksız olduğu için; yazar, kişilerinden birini temsilcisi seçmiş olsa bile, öteki bütün roman kişilerini bir yandan baş kişiye göre düzenlerken bir yandan da kendi düşünme biçimine göre düzenlemekten kendini alamaz. Tehlikeli bir durum bu. Dostoyevski’yi bu yanlışın olabildiğince uzağında tutan, romanlarında birbirinden çok farklı, çok sayıda kişinin bulunması olmuştur. Yazar, kendisiyle özdeşleyebileceği birkaç kişinin dışında, kendisine büsbütün uzak duran kişileri elinden kaçırmaya başlar. Bunun kendiliğinden olması, romanın yazınsal yapısını güçlendirir. [caption id="attachment_60271" align="aligncenter" width="800"] Northrop Frye: “Bir eleştiri yapıtı bir şiir yazılır gibi kaleme alınmamalı.”[/caption] Bahtin’in eleştiri anlayışı, yazınsal metnin biçimsel öğelerini önemseyerek çözümleyen eleştiri anlayışlarından farklı olarak, düşünsel olana öncelik verir. Todorov, Bahtin’in metnin mimari sorunundan söz bile etmediğini de belirtiyor. Metnin –ya da romanın– söylemi ve sorunsalıdır asıl olan. “Bahtin’in konusu, biçimci ‘teknikler’ olarak değil ama kültür tarihine aidiyet olarak öte-metinselliktir (transtekstüalite’dir).” Bunun en değerli yanı, eleştirinin incelediği metni nesneye dönüştürmesidir ki, bugün ve herhalde yarın da geçerli olacak eleştiri ilkesidir bu. Eleştiri düşüncesine katkı yapma savı beri yanda dursun, ama temel olacak eleştiri yapıtlarının bizde bu denli az yazılmasının yol açtığı eksiklik, en çok da bir çıkış noktası bulmayı güçleştiriyor. Her yazar, içinden çıkabileceği yapıtları arar. Yoksa, kitaplar kitaplardan çıkar sözünün anlamı kalır mı? Ben de yazmaya başlamadan önce, eleştiri edebiyatımızda ne yazılmışsa değerli bularak okumuş, sonra da çevirilere yönelip dünyada yazılan eleştiriyi anlamaya koyulmuştum. Berna Moran’ın yazdıkları da anıt gibiydi, Rauf Mutluay’ın yazdıkları da. Lukács’ınkilerle Barthes’nkiler aynı değildi belki, ama tümü de el üstündeydi. Bugün dönüp baktığımda, okuduklarımın bir bölümünün akademik değerlerini koruduğunu, bir bölümünün bütün bütüne eskidiğini, yazınsal bir değer taşıyanlarınsa azaldığını görüyorum. Todorov’un Eleştirinin Eleştirisi’nde değerlendirdiği Northrop Frye, bence aradığımız temel yapıtların yazarları arasında uzun ömürlü eleştiri yazarlarına örnek gösterilebilir. “Bir eleştiri yapıtı bir şiir yazılır gibi kaleme alınmamalı,” diye düşünüyordu Frye, “eleştiriye tek anlamlı kavramlar ve açık seçik öncüller kazandırmaya çalışmalı, varsayımı ortaya atıp doğrulama işlemini uygulamaya koymalıdır.” Bir çözümleyici eleştiri anlayışı öneriyor Frye; ama eleştirinin yazınsal bir biçim kazanması gerektiğini düşünmüyor. Yeni Eleştiri’nin yapıta yönelen tutumu yerine bütüncü bir anlayışı öne sürmesi de Frye’ı geriye çekiyor. Metni tekil bir bütün olarak almaksa, çoğu kez onu kendi dışına yapılmış çeşitli göndermeler içinde görmeyi gerektirir.
Yazınsal metin, sözcüklerle ve onların anlamını çoğaltan cümlelerle yapılıyorsa, yazarın seçtiği sözcüklerin ve cümlelerin kendiliğinden taşıdığı anlamlar, onlar üstünde zor kullanmayı gereksizleştirir.
Todorov da, “Edebiyat metinleri bilişsel ve etik tutkularla doludur,” diyor, “yalnızca dünyada biraz daha fazla güzellik üretmek için değil, aynı zamanda bizlere bu dünyadaki gerçeğin (hakikatin) ne olduğunu söylemek ve bizlere adil ile adil olmayandan söz etmek için vardır. Eleştirmen de yalnızca estetik yargılarda bulunmakla kalmaz ...., aynı zamanda yapıtların gerçekliği ve doğruluğu hakkında da yargılar ileri sürer.” Aslında bilişsel ve etik ilkeler yapıta öylesine içkindir ki, yazarın ayrıca çaba göstermesine gerek kalmaz. Yazınsal metin, sözcüklerle ve onların anlamını çoğaltan cümlelerle yapılıyorsa, yazarın seçtiği sözcüklerin ve cümlelerin kendiliğinden taşıdığı anlamlar, onlar üstünde zor kullanmayı gereksizleştirir. Hakikat izciliğini kategorik biçimde anlamak yerine, sözcüklerin hakikate götüreceğini düşünmek, edebiyatın gerçekliğine daha uygundur. Metinde ne varsa, eleştiri de onları görecek, onlardan çıkacaktır. Ayrıca bütünün zoruna gerek kalmaz. Bu arada Frye’ın, eleştirinin ilkelerinin eleştiri içinde kurulması ve bağımsız tutulması düşünceleri onu elbette temel bir anlayışa dönüştürüyor. Eleştirinin eleştiri içinden kurulması, aslında üstünde daha çok durmayı gerektiriyor. Özgünlüğün kaynağını gösterir bu. Yaratıcı bütün metinlerin kendilerinden önce yazılanlardan çıktığını da düşünüyor muyuz? Metinler arasındaki ilişkinin metinlerarasılığı öne çıkardığını ve metinlerarasılığın bin bir biçimde gerçekleşebileceğini düşünmek, edebiyatın doğasına yaklaştırır bizi. Frye, bizde daha çok çekinilen bir gerçeği, apaçık bir dille belirtiyor: “Ancak öteki şiirlerden ya da romanlardan hareket edilerek şiir ya da romanlar yazılabilir.” Bunun öykünmeyle ilişkisi olup olmadığını da özellikle yeni yazarların çözmesi gerekiyor. Kitapları başucunda tutmanın verdiği ürküdür: Onlara öykünürsem... Oysa böyle bir sorun yok ya da yazarın yola çıkarken bundan korkması, doğru bir başlangıç yapmadığını gösterir. Her şey yazarın elinizde. Öykünüye açık olmak üşütüyorsa, kapatırsınız pencerelerinizi. Yazarın kendini açık tutmaktan kaçınmayacağı durum etkidir; okuduklarından, başucu yazarları ve kitapları olarak seçtiklerinden etkilenmektir ki, bu etki olmadan, arkasında artık muazzam bir birikimin bulunduğu hangi yazar bağımsız bir yol tutturabilir.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR