Elizabeth Bishop: Kaybetme Sanatı
12 Temmuz 2019 Edebiyat İnsan Şiir

Elizabeth Bishop: Kaybetme Sanatı


Twitter'da Paylaş
0

Bishop, Moore’un yazdıklarını ilk kez okuduğunda, “Şiirin böyle olabileceğini bilmiyordum,” dedi.

Elizabeth Bishop’ın yaşadığı ilk kayıp o daha sekiz aylıkken ölen babasıydı. İkinci kayıp daha uzun senelere yayıldı: Bishop’ın annesi, kocasının ölümü nedeniyle birçok kez sinir krizi geçirdi. Sık sık akıl hastanesine götürülüyordu ve en sonunda, Bishop beş yaşındayken temelli hastaneye yatırıldı. 1916 yılında Bishop annesinin ailesiyle daha önce zamanının büyük bir kısmını geçirdiği Nova Scotia’da yaşamaya başladı. O zamana ait anıları büyüdüğünde ayrıntılarıyla aklında kalacaktı: Evde bulunan İncil’deki resimler, ayakkabılarını parlatırken büyükannesinin kafiye yapması, altı yaşındayken babasının zengin ailesiyle Worcester, Massachusetts’te sevgi görmeden yaşamaya başlaması ve bundan dolayı birisi onu kaçırmış gibi hissetmesi… Sanki evini değil ülkesini kaybetmişti. Worcester’da doğmasına ve babası aynı evde yetiştirilmiş olmasına rağmen kendini rahat hissetmiyordu. Amerikalı kimliğine de tamamen yabancıydı.

Sonraki yıllarda bir psikiyatrist Bishop’a çocukluk yıllarını atlatabildiği için şanslı olduğunu söyledi. Worchester’a varır varmaz astım belirtileri verdi ve vücudunda onu yataklara düşürecek egzamalar çıktı. Babasının ailesi öleceğinden korktuğu için onu teyzesi Maud ve kocası George ile yaşaması için Boston’ın dışında liman tarafında bulunan bir kasabaya gönderdiler. Deniz havasının ona iyi geleceğini düşünüyorlardı ve öyle de oldu. Teyzeleri Maud ve hemşirelik yapan Grace iyileşmesinde önemli rol oynadılar. Tekrar astım krizleri geçirmeye başlayıp uzun süre evde kaldığında teyzeleri ona Tennyson, Longfellow ile Robert ve Elizabeth Barrett Browning’nin şiirlerini okudu. Bishop bu şairleri öylesine benimsedi ki bir şekilde bilinçaltında yer ettiler. Sekiz yaşındayken şiir yazmaya başladı. On iki yaşındayken “Amerikanizm” üzerine yazdığı denemeyle ilk edebiyat ödülünü kazandı.

Elindeki şansa ve teyzelerine o kadar müteşekkirdi ki teyzesi Grace’in kocasının onu taciz ettiği hakkında bir kelime dahi etmedi. Bu korkunç gerçek Megan Marshall’ın yazdığı Bishop’ın biyografisinde (Elizabeth Bishop: A Miracle for Breakfast) daha önceki biyografi yazarlarınca keşfedilmemiş, Bishop’ın 1947’de psikiyatristine yazdığı mektuplarda karşımıza çıkıyor. Marshall 2009 yılına kadar kilit altında tutulmuş mektuplara Vassar’daki Bishop arşivlerinde denk geldiğini söylüyor.

Üzücü içeriğine rağmen kitap, canlı ve ilgi çekici bir enerjiyle dolu. Yeni ortaya çıkan mektupların belgelediği başka bir durum, Bishop’ın aşk hayatıyla ilgili: Altmışlarına yaklaşırken kendinden yaşça küçük bir kadına âşık oldu ve ilişkileri şair ölünceye dek sürdü.

Bishop’ın ilk şiirlerinin hayranları Marianne Moore, Robert Lowell ve Randall Jarrell mesafeli nesnelliği ve “rasyonel niteliğe sahip olması” nedeniyle Bishop’ın tarzını beğeniyorlardı. Genç şair, şiirsel biçim ve eski moda sayılan tarzları takdir ediyordu. Kendinden ödün vermeme konusunda bir numaraydı. Bishop, Moore’un yazdıklarını ilk kez okuduğunda, “Şiirin böyle olabileceğini bilmiyordum,” dedi. Elit bir kız okulunda “edebiyatın yıldızı” olmuştu ve Vassar’a girdiğinde ününü korumaya devam etti. Okulun dergisi yazılarını reddedince arkadaşı Mary McCarthy ile birlikte kendi dergilerini oluşturdular. Kampüsün şairi diye bilinen Bishop 1933 yılında T. S. Eliot ile söyleşi yapması için seçildi. O zamanlar yazdığı şiirler İngiliz Barok Dönemi’nden Gerard Manley Hopkins’in şiirlerini taklit ediyordu. Ertesi yıl Moore’u keşfedince her şey değişti, modern şiirle, daha önemlisi şiirde işleyebileceği yeni konularla tanıştı: Tanrı sevgisi ya da aşk yerine Moore ona hayvanlar ve egzotik nesneler gibi şiirlerine konu olabilecek türlü öğeyi sundu. Bishop’ın dini inancı yoktu, çocukluğu hakkında yazmaya hazır değildi ve sevdiği kişiye dair bilgi veremezdi. Öyleyse şiirlerini ne üzerine yazacaktı? 

1934’de Moore ile yüz yüze görüşme fırsatını buldu. Bu görüşmeden sonra Moore, Bishop’ın şiirlerini Ezra Pound dahil birçok editöre yolladı. Ertesi yıl Bishop annesini kaybetti ve kendini içkiye verdi. Annesinin hastalığının kalıtsal olabileceğinden korkuyordu. Moore’un deneyimleri Bishop’ınkileri andırıyordu. Babası o doğmadan önce akıl hastanesine yatırılmış, annesiyle sıkıntılar yaşamıştı. Bishop gibi o da hayatta kalmak için şiire sığınmıştı. 

The Map (Harita) Bishop’ın özgün sesiyle yazdığı ilk şiirdi. Şiiri, 1946’da yayımlanan ilk kitabı North & South’un (Kuzey ve Güney) ve yirmi üç yıl sonra yayımladığı, bütün şiirlerini içeren kitabın başına koydu. The Map şiiri, adından da anlaşıldığı üzere kuzey diyarlarına ait bir haritayı anlatıyor. Bishop şiiri yazdığı 1935 yılında New York’ta yaşıyordu ve Margaret Miller’a âşıktı. Margaret ve annesiyle Yılbaşı yemeği yerken geçirdiği astım krizi nedeniyle orayı terk etmek zorunda kalmış, grip yüzünden eve hapsolmuştu. Haritalar Moore’un şiirinde (örneğin Ahtapot şiiri) kullandığı imgelerdendi. Bishop bu imgeyi gördüğü şeyi sorgulamak için kullandı. Sorular nispeten çocuksuydu. Bazı eleştirmen ve okurlar için hiçbir şey ifade etmiyordu. Megan Marshall’a göre “Annem geri dönecek mi?” sorusunu soruyordu. 

Lowell ve Bishop

Bishop şiirlerini yayımlamaya başladıktan sonra seyahate çıktı. Babasından kalan parayla Fransa, Fas ve İspanya’yı gezdi. Savaş yılları boyunca gezmeye devam etti. Meksika’da Pablo Neruda ile tanıştı. Ancak aşırı alkol tüketme ve depresyon nedeniyle sağlığı gittikçe kötüleşiyordu, 1942’den sonra bir şey yazamamaya başladı, dört yıl sonra psikolojik destek almaya başladı. 1947’de Robert Lowell ile tanıştı, ikili daha sonra dost oldular ve Lowell’ın Bishop üzerindeki etkisi en az Moore kadar hissedildi. Ne var ki hiçbir şey ona keyif vermiyordu ve bir anda Brezilya’ya gitme kararı aldı.

New York’ta tanıştığı birkaç kadını görmeye Rio’ya gittiğinde hayatının aşkıyla tanıştı: Maria Carlota Costellat de Macedo Soares ya da kısaca Lota. Lota Bishop’ı iyileştirme konusunda kararlıydı, evin arkasına onun için bir atölye yaptırdı. Buradayken annesinin ağır sinir bozukluğuna şahit olan kızın ve annesinin aklından silinmeyen çığlığıyla ilgili bir kısa öykü yazdı. 1955’te yayımlanan A Cold Spring (Soğuk Bahar) adlı kitabında The Shampoo (Şampuan) şiiri dışında Brezilya’ya dair hiçbir şey yoktu. Şiir cinsiyet belirtmese de Lota ile olan ilişkisini anlattığından The New Yorker ve Poetry tarafından reddedildi. 1965’te Brezilya’daki dönemiyle ilgili yazdığı şiirleri bir araya getiren kitabı Questions of Travel’ı (Seyahat Soruları) yayımladığında artık Brezilya’da yaşamıyordu. Roxanne Cumming adında yirmi üç yaşında bir kadınla yaşadığı aşk, birbirlerine yazdıkları mektupları gören Lota tarafından keşfedildi. Politik değişimler nedeniyle işinden olan ve kıskançlığa kapılan Lota histeri krizi geçirdi. Bu sefer psikolojik desteğe ihtiyaç duyan Lota’ydı. Lota intihar ettikten sonra Bishop Roxanne ile yaşamaya başladı, ancak ilişkileri iki yıl kadar sürdü. 

1970’de tekrar yazmaya başladığında aynı zamanda Harvard’da ders veriyordu. Üniversitede ileri yazarlık dersi veren ilk kadındı. 1976’ta yayımlanan son kitabı Geography III dokuz şiir ve bir çeviriden oluşuyordu ve Alice Methfessel’e adanmıştı, yani Bishop’ın son aşkına. Aralarındaki yaş farkı Bishop’ı korkutuyordu. Sonradan keşfedilen mektuplardan birinde ona “Umarım senden önce ölürüm,” demişti. Korktuğu başına geldi ve Alice onu başka biri için terk etti. İntihar girişimi başarısız oldu, artık şiirinden de güç alamıyordu. Bunca yıl kayıp yaşamaya alışmaya gayret etmişti. Sonunda villanelle formunda yazılmış, en ünlü şiiri One Art (Bir Sanat) ortaya çıktı:

Öğrenilmesi güç bir şey değildir kaybetme sanatı

görünürde o kadar çok şey niyetlidir ki kaybedilmeye

hiç de bir felaket sayılmaz onların kaybolmaları.

Her gün bir şey kaybedin. Kabul edin anahtarları

kaybetmenin telaşını, boşuna harcanan saati.

Öğrenilmesi güç bir şey değildir kaybetme sanatı.

Daha çok, daha çabuk kaybetmeye alıştırın kendinizi,

yerleri, isimleri, tasarladığınız yolculuk planlarını,

nasılsa bir felaket sayılmaz bunların unutulmaları.

Annemin saatini kaybettim. Sonra bak, en son evimi

ya da ondan önceki sevdiğim iki evim de gitti.

Öğrenilmesi güç bir şey değildir kaybetme sanatı.

İki şehir kaybettim, iki güzel şehir. Topraklarım vardı

uçsuz bucaksız, iki nehrim, varlığım koca bir kıtaydı.

Arıyorum hepsini. Ama bir felaket sayılmaz kaybolmaları.

Seni bile (o şakacı sesini, sevdiğim bir davranışını.)

Yadsıyacak değilim. İşte apaçık ortada,

Öğrenilmesi çok güç bir şey değilmiş kaybetme sanatı

her ne kadar (Yaz işte!) bir felaketi andırsa da yaşanması.

Şiirin katı formu herhangi bir duygu taşkınlığının yaşanmasını engellerken, kendinden daha büyük kayıplara şahit olan kıtayı betimliyor. Gerçekten de Bishop’ın son yaşadıkları felaketi andırsa da öyle değildi. Alice ona geri döndü ve ölünceye dek onunla kaldı. Onu fazlasıyla büyüleyen, Maine’e yaptığı son seyahati birlikte gerçekleştirdiler.

(Şiir çevirisi: Cevat Çapan)

Çeviren ve derleyen: Aslı İdil Kaynar

(New Yorker)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR