Emile Zola’nın Thérèse Raquin Romanında Suç ve Ceza
10 Aralık 2019 Edebiyat Kitap

Emile Zola’nın Thérèse Raquin Romanında Suç ve Ceza


Twitter'da Paylaş
0

Guy de Maupassant Pierre ve Jean’ın önsözünde, “Bir romancının amacı bize bir öykü anlatmak, bizi eğlendirmek ya da üzmek değildir, belki bizi, olayların gizli ve derin anlamlarını kavramaya ve bunlar üzerinde düşünmeye zorlamaktır,” der. Thérèse Raquin Emile Zola’nın bu fikri, ne denli etkileyici edebi ve insani bakışla somutlaştırmış olduğunun güçlü bir göstergesidir.

Emile Zola doğalcı (natüralist) düşüncenin ve doğalcı edebiyat akımının evrensel bir temsilcisi olduğu gibi, insanlığın belleğinde kalıcı izler bırakan romanlarıyla dünya edebiyatının önemli bir kilometre taşıdır. Romanlarının sayfalarına doğalcı estetik unsurlarını ustalıkla dokuyan bir edebiyat öznesi olarak Emile Zola hem çağdaşlarını hem de kendinden sonra gelen yazarları etkilemiş, çoğu birer başyapıt olmuş klasiklere imzasını atmıştır. Bu yazıda, natüralist roman geleneğinin “suç” ve “ceza” kavramlarına yaklaşım ve yorumlama biçimini Emile Zola’nın 1867’de yayımladığı Thérèse Raquin romanı üzerinden açımlamaya çalışacağım. Bunun için önce natüralist roman tarzını hazırlayan toplumsal koşullar ve düşünsel ortamdan kısaca söz etmek gerektiği kanısındayım. 

Bilindiği üzere, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren pozitif bilimlerdeki büyük ilerleme ve gelişmeler yeni bir evren algısı ve yeni bir düşünce sistemine zemin hazırladı. Pozitif bilimlerin gözlem ve deney yöntemleri, nesnellik/nedensellik gibi ilkeleri, süreç içinde düşün ve sanat akımlarına uyarlanmaya başlandı. Pozitif bilimlerin şekillendirdiği yeni düşünce sistemi ve gerçeklik algısı, sanat ve edebiyat üzerinde önemli değişimler ve dönüşümler yarattı. Bu olgu, sanat ve edebiyat tarihinde kalıcı izler bıraktı. Sonuçta edebiyat ve sanatta “realizm” ve “natüralizm” akımları doğdu. Bu akımların etkisindeki sanatçılar, eserlerinde yaşamı yansıtmaya gayret ederlerken nesnel bir tutumla yazmaya, duygu ve yorumlarını metne dâhil etmemeye, toplumsal gözlem sonuçlarını olduğu gibi dile getirmeye özen gösterdiler. Bilimsel düşüncenin temel ilkelerinden biri olan “nesnellik” edebiyata bu şekilde uyarlanırken bir taraftan da bilimin “nedensellik” ilkesine önem verildi. Yazar, roman kurgusunu oluşturan olaylara ve roman kişilerine karışmıyor, her şey kendi nedensel akışı içinde şekilleniyor ve belirli bir sona doğru evriliyordu.  Edebiyat, olaylar arasında neden- sonuç ilgileri kurarak bilimsel sonuçlara ulaşan pozitif bilimlerdeki ilke ve yöntemlerle hareket ediyordu. Natüralistler, romanda gözlemin yanı sıra deney yöntemini kullanıyor, ayrıca o yüzyılda büyük atılımlar yapan biyoloji/genetik biliminin etkisiyle soyaçekim yasalarını roman metni içindeki kurmaca karakterlere uyguluyorlardı. 

Emile Zola’ya göre romancı bir sanatçı değil, bir bilim adamı gibi yansız kalabilen kişidir. Bu yansızlığın ilk koşulu gözlemdir. Yazarın roman yönteminin ikinci aşaması deneylemedir. Emile Zola, “Doğalcı roman, yazarın gözlemlerinden yararlanarak insan üzerinde yaptığı bir deneyleme uygulamasıdır,” der. Claude Bernard’ın düşüncelerine büyük önem veren Zola, insan psikolojisinin insan fizyolojisinin bir parçası olduğu fikrini benimsemiştir. Thérèse Raquin romanında Emile Zola fizyolojik gerçekler üzerinde temellenen psikolojik süreçlere dikkat çekerek roman kişileri olan Laurent ve Thérèse’in ruh dünyasını ve davranışlarını bu bağlamda ele aldı. Emile Zola Thérèse Raquin romanının yayımlanmasından sonra adını daha geniş kitlelere duyurmayı başardı. Romanı oldukça yalın bir hikâye üzerine oturtmuş olmasına karşın, yazarın bu hikâyeyi işleyiş biçimi, onu unutulmaz bir edebiyat yapıtına dönüştürdü. 

Thérèse Raquin romanında, birlikte büyüdüğü hastalıklı kuzeni Camille ile evlenmek durumunda kalan, yaşamının renksiz ve tekdüze akışına boyun eğmiş halde günlerini tüketen Thérèse’in dünyası anlatılır. Bir gün Thérèse’in karşısına, ona tam anlamıyla kadın olduğunu hissettiren ve güçlü duygular sunan bir erkek çıkar. Bu erkek, kocasının arkadaşı Laurent’dır. Bir anda acımasız, pervasız ve sınırsız bir tutkunun esiri olan Thérèse, Laurent’la birlikte gözü kapalı atıldığı aşk serüveninin sonuçlarına katlanmak durumunda kalacaktır romanın ilerleyen sayfalarında. Emile Zola, Thérèse Raquin’de kişilerin ruhsal yapısını biyolojik gereksinmeleri ve fizyolojik süreçlere bağlayarak Thérèse ile Laurent arasındaki aşkın temelinde organik gereksinmelerin doyuma ulaştırılmasının yer aldığını düşünür. Bu tutku ve gereksinimlerini yeterince karşılayamayan ve gizlice yaşadıkları cinselliği yasal çerçevede ve rahatlıkla yaşamak isteyen Thérèse ile Laurent, arada engel olarak gördükleri Camille’i planlı ve kasıtlı bir cinayet sonucu öldürürler. Bundan sonra her ikisinin yaşadığı korkular, kâbuslar ve vicdan azabı da bu fizyolojik süreçlerin onları alıp getirdiği başka bir evre olur. 

Thérèse Raquin’in önsözünde Emile Zola romanında insanların karakterlerini değil mizacını işlediğini yazar. Karakter, kişileri diğerlerinden ayıran duygu ve davranış biçimlerinin bütünü olarak, toplumun şekillendirdiği bir yapılanmadır. Karakteri oluşturan temel unsur, kişinin içinde yaşadığı ve yetiştiği toplumsal koşullardır. Mizaç ise kişide doğuştan gelen ve davranışlarını belirleyen psikofizyolojik özelliklerin tümüdür. Mizaç toplumsal değil, doğuştan getirilen bir özelliktir. Natüralistler açısından kişinin davranışlarına yön veren asli unsur mizaçtır. Bu vargı, o dönemde gelişen biyoloji, genetik ve fizyolojinin bazı bulgularının bir sonucu olmakla birlikte, aynı zamanda insanı ve yaşamı mekanik süreçlere indirgeyen ve günümüzün bilimsel verileriyle yorumlandığında hayli tartışılabilir olan bir düşüncedir. Natüralizm, suçu da mizacın getirdiği özelliklerden kaynaklanan bir durum olarak tanımladığı için suçtaki kişisel irade gölgede kalır. Suç neredeyse bir yazgıya ya da mizacın yarattığı bir kaçınılmazlığa dönüşür. Genetik şifrenin belirlemiş olduğu mizacın yönlendirmesiyle kişi nedensellik bağları içinde adım adım suça ya da başka olumsuzluklara doğru ilerler. Onu suça yönelten toplumsal koşullar arka planda kalırken, fizyolojik ve genetik koşullar ön plandadır. Kişiler bu süreçler içinde suç işlemeye yönelir. 

“Doğalcı romanlarda karakter çözümlenmesi yerine mizacın betimlenmesi daha önemlidir,” diyerek karakterin çok boyutlu, toplumsal temelli gerçekliğine dikkat çeken Emin Özdemir Türk Dili, Yazın Akımları Özel Sayısı içinde yer alan Gerçekçilik Üzerine Yargılar başlıklı yazısında doğalcı (natüralist) romanla ilgili şöyle bir yargıda bulunur: “Doğalcılığın temel çelişkisi insana bakış açısında düğümlenir. Çünkü insan çevrenin biçimlendirdiği bir varlıktır, çevreden gelen etkilerin altındadır. Ne ki çevre üzerinde değiştirici, kendi yazgısını biçimlendirici bir güç taşımaz. Toplumsal nedenselliği bir yana atar, biyolojik nedenselliğe ağırlık verir.” Dolayısıyla insan kendi mizacından kaçamaz ve bu mizaç değişmez niteliktedir. 

Doğalcılığın insanı fizyolojik-genetik bir oluşum olarak görmesinde, o yıllardaki kalıtım (soyaçekim) yasalarının biyolojik birer bulgu olarak ortaya çıkmasının önemli payı vardır. Doğalcı romana esin kaynağı olan kalıtım yasaları, insanın davranış ve yönelimlerini soyaçekim ile açıklarken, bireyin davranış, seçim yapma ve karar verme özgürlüklerini ve bu özgürlüğün gerektirdiği sorumlulukları sınırlayıp onu kalıtımdan gelen fizyolojik bir yapı olarak tanımlar. Bu düşünce etkisiyle doğalcı romanlarda kişilerin çoğu içgüdüleriyle hareket eder ve davranırlar. Kişinin suça yönelmesi ve suç işlemesi de buna uygun olarak birtakım fizyolojik, kalıtsal ve mekanik süreçlere bağlanır. Bu da bir anlamda suç ve suçlu kavramlarının yeniden gözden geçirilmesine neden olur. Böyle bir durumda – nihai olarak düşünüldüğünde – ortada gerçek bir suçlu da yoktur. Sadece kişileri suç işlemeye kaçınılmaz biçimde yönelten kalıtsal ve fizyolojik süreçler vardır, insan davranışlarını bunlar yönetirler. 

Emile Zola romanlarında insan mizacını odağa alırken aynı zamanda insanın yaşadığı toplumsal çevreye de dikkatleri çeker. Var olan gerçekliği olduğu gibi, ona anlam ve yorum katmadan anlatmayı amaçlayan natüralist öğreti, romancıyı insan ve toplum yaşamının en zorlu, en iç parçalayan sahneleriyle de karşı karşıya bırakır. Romancı, kenar mahallelerde, sefalet, pislik, hastalık, açlık, düşkünlük ve ahlak bozukluğu içinde, zor koşullarda yaşayan insanlara çevirir bakışlarımızı. Bu durum natüralist romanların karamsar atmosferini oluşturur. Kötü, çirkin hatta iğrenç de olsa bu gerçeklere yer verilir. Çevre koşullarının anlatımı natüralistlerde belirli bir çizgi içindedir. Çünkü yazar bir deneyleme yapmakta, bizlere belirli koşullar içine yerleştirdiği belirli mizaca sahip insanların nedensellik zincirine uygun olarak belirli davranışlar sergilediğini göstermektedir. Emin Özdemir’in ifadesiyle yazar, “belirli koşulların bağlamı içinde insanı ele alır, onun duygu ve düşünce evrenini yetiştiği doğal ve toplumsal çevrenin etkisi doğrultusunda çizer.” Zorlu toplumsal koşullar içinde, mizacıyla baş başa, edilgen ve durağan konumda kalan ve irade gücü zayıf olan insan, toplumsal koşulları değiştirmek için gerekli mücadeleyi de gösteremez doğal olarak. Ernest Fischer Sanatın Gerekliliği’nde şöyle der: “Burjuva sınıfının yozlaşmasını, halkın yoksulluğunu, emekçi sınıfın direnişini Zola romanlarında bir çözüm umudu olmadan, silkip atılması gerekli bir karabasan gibi anlattı. İşte doğalcılığın güçlü ve zayıf yanları; korkunç toplumsal koşulların bu nesnel betimlenişinde ve bu koşulların değişebileceğini göstermeme direnişindedir.” 

Vincenzo Ruggiero Edebiyat ve Suç adlı eserinde Emile Zola’nın kuramlarında öne sürdüğü düşünceleri romanlarında izlemediğini, bilimsel olmayan bir üsluba teslim olurken şiirsel hayal gücüne boyun eğdiğini belirterek, “Yine de kalıtım ve çevrenin etkileriyle, bunların insan davranışını ve tarihini nasıl belirlediğiyle gerçekten ilgileniyordu.” der. Ruggiero, Zola ve pozitivist kriminologların kadınlarla yalnızca gizli suçların özneleri olarak değil, aynı zamanda cinsiyetlerine anlaşılmaz bir hastalık eşlik ediyormuşçasına güdüleri okunamayacak suçlular olarak da ilgilendiklerini belirtir. Emile Zola Deneysel Roman adlı yazısında romanı bir deney mekânı olarak gördüğünü ifade ederek, “Romancı incelenen olayların gerekirciliğinin istediği şekilde, olguların birbiri ardı sıra geleceğini göstermek için özel bir hikâye içinde kişileri harekete geçirir,” der ve “Biz romancılar insanlarla, insanların tutkularının sorgu yargıcıyız,” ifadesini kullanır. Toplumun alt katmanlarında yaşayan kişilerin ve özellikle kadınların ahlaki düşkünlüğünü ve fahişeliğe yönelmelerini sorgulayan Zola, Nana’da bu konuyu ayrıntılı bir biçimde, soyaçekimin nedensellik bağlantıları içinde dile getirir. Ruggiero’ya göre, Zola’nın, yaşadığı topluma sızan rezil, kötü güçlere duyduğu nefret ve tiksinti, onu pozitivist-doğalcı doktrinin gerektirdiği gibi soğuk, tarafsız bir deneyci olmaktan alıkoymuştur. “Zola için kahramanının işlediği suçlar, kısmen toplumsal koşullar ve bağlamlarla belirlenen biyolojik özelliklerle ilişkiliyken, kriminolojik araştırmalar genel olarak toplumsal roller, beklentiler ve etkileşimler üzerine odaklanır,” tespitinde bulunan Ruggiero kriminolojik araştırmaların insanın biyolojik özellikleri, genetik mirası ve mizacıyla ilgili olmadığını ifade eder. Emile Zola yaşadığı döneme egemen olan düşünce sistemiyle hareket ettiği için, suça yönelimde toplumsallığı ve kişinin toplumla kurduğu etkileşim ve ilişkiler bütünlüğünü daha ayrıntılı olarak ele alıp işlemek durumunda hissetmedi kendini. Bu nedenle Emile Zola romanlarındaki suç kavramının, günümüzün çok boyutlu ve karmaşık toplumbilimsel, psikolojik ve kriminolojik verileriyle değil, o döneme özgü düşünce sistemi, yaşam ve edebiyat algısı üzerinden değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım. 

Emile Zola’nın “suçlu” kadın kahramanlarından Nana ile Thérèse’in benzer yönleri de dikkat çekicidir. Yazar, Nana’nın suçluluğunu baba mirası genetiği içinde çözer, benzer durum Thérèse için de geçerlidir. Onun Afrika kökenli (Cezayirli) bir anneden gelen kanı akar damarlarından. Güçlü ve doymak bilmez tutkularının temelinde ilkel bir içgüdünün yönlendirmesi ve annesinden gelen kan özellikleri vardır. Biraz aşırı bir yorum olarak görülse de şunu belirtmek mümkün: Romanda Thérèse’in tutkularının Afrikalı genetik mirasına ve kan bağı özelliklerine indirgenmesi, örtük bir biçimde Avrupalının o dönemde Afrika insanına bakış açısının ve ötekileştirici tutumunun da bir göstergesidir. Afrikalı anne, neredeyse vahşi, doymak bilmez bir ilkelliğin öznesidir ve Thérèse’in mizacının ana kaynağıdır. Nana gibi Thérèse de fahişeliğe yönelir. Thérèse’de fahişelik, yaşadığı acı gerçekleri unutmak, duyduğu vicdan azabını biraz olsun hafifletmek amacı taşıyan bir yönelimdir, ancak Nana’da bu bir amaç durumunu almıştır. Nana da Thérèse de ev içi şiddetine maruz kalırlar; her ikisi de sevgililerinin dayağına katlanırlar. İki kadın kahraman da gördükleri erkek şiddeti sonrası düşük yapar ve anne olamazlar. İkisi de “suçlu” kadınlardır ve suçlarını toplumdan gizleme gayreti içindedirler. Yazar, örtük biçimde ahlakçı bir tutum takınmış olduğu için her iki kadın kahramanını da olayların içinde cezalandırır. Nana’nın o güzel, muhteşem, dillere destan ama ahlaken düşmüş olan bedeni çiçek hastalığı ile iğrenç bir hale gelir ve genç kadın acılar içinde kıvranarak ölür. Thérèse ise âşığıyla gizlice işledikleri cinayet sonrasında dehşet ve korku psikolojisine kapılarak dayanılmaz vicdan azapları içinde kıvranır. Nana ve Thérèse, Zola’nın açısından cinselliklerini patolojik olarak yaşayan kadınlardandır. Her ikisi de erkekleri ayartırlar; cinsellikleri ile felaketlere zemin hazırlarlar. Erkeklerin mantığını zayıflatıp onları yoldan çıkardıkları için başlarına gelen felaketleri hak eden kurbanlara dönüşmeleri de böyle açıklanabilir. Nana ve Thérèse Raquin romanlarında kadın ve suç kavramlarına cinsiyetçi bir tutumla yaklaşıldığı görülür. Nana ve Thérèse, pek çok romanın “kötü kadın”ı gibi, görünürde normal ve topluma uygun davranışlar sergileyen, çevreleri tarafından benimsenen kişilerdir. Bunun ardında işledikleri suçlar vardır, dıştaki görünümleri suçlarını gizler. 

Emile Zola Thérèse Raquin romanının önsözünde şunları yazmıştır: “Ben Thérèse ile Laurent’da tutkuların gizli işleyişlerini, içgüdünün itişlerini, bir sinir krizi sonucunda meydana çıkan bazı zihin bozukluklarını adım adım kovalamaya çalıştım. Amacım her şeyden önce bilimseldi. Ayrı mizaçta iki insan arasında olabilecek garip bir birleşmeyi anlatmaya çabaladım. Roman dikkatle okununca görülecektir ki, her bölüm meraklı bir fizyoloji olayının incelenişidir.” Romanın daha ilk sayfalarından itibaren betimlenen sosyal çevre, insanların yaşadığı korkunç koşullar ve sefalet, bütün detaylarıyla gerekirciliği (determinizm) hazırlar. Kenar mahallelerde, kirli, rutubetli, karanlık evler, dükkânlar ve barakalarda yaşam sürdüren insanlar anlatılır. Bu kirli ve karanlık köşelerden birinde Bayan Raquin’in tuhafiye dükkânı yer alır. Bayan Raquin, Paris’e gelmeden önce Vernon’da, doğduğundan itibaren sürekli hastalıklı, sıska, güçsüz olan oğlu Camille ile yaşarken, bir gün Bayan Raquin’in erkek kardeşi Yüzbaşı Degans, Cezayir’den kucağında küçük bir kız çocuğu ile gelir. Annesi ölmüş olan bu küçük kızın babası olarak Bayan Raquin’den yardım ister ve bakması için ona bırakır. Gerekli hukuksal işlemleri tamamlamış ve çocuğu kendi nüfusuna kaydettirmiştir. Sonrasında Afrika’daki bir çarpışmada ölür. Thérèse ile kuzeni Camille birlikte büyürler böylece. Thérèse çok sağlıklıdır, güçlü kuvvetlidir, enerji doludur ama evdeki ağır aksak yaşama uymak zorunda kalır. Kedi gibi çevik, güçlü kasları olan bir çocukken, marazi Camille’in nazlı ve yavaş büyüme sürecine uyum sağlamak zorunda kalır; içine kapanıp suskun biri olur. İçten içe yakıcı, taşkın bir hayat yaşar. Büyüdüklerinde de Camille ile evlenirler. Camille’in bir hükümet dairesine memur olarak atanması üzerine aile Paris’e gelir ve bu rutubetli, karanlık köşedeki eve yerleşirler. Anne yine tuhafiye dükkânı işletir. Günler tekdüze ve renksiz halde gelip geçer. O güne kadar hiç erkek tanımayan Thérèse, bir gün Camille’in arkadaşı Laurent’ı görünce kanının tutkuyla aktığını hisseder. Camille’den çok farklıdır bu köylü delikanlı. Çok güçlü, iri yapısı ve gelişmiş kaslarıyla dikkat çeker. Roman girişinde Laurent son derece hayvani biri olarak anlatılır: “Kanlı canlı bir iştahı, kolay ve sürekli zevkleri tatmaktan yana çok belirgin arzuları vardır.” Resimle de uğraşır ama kötü bir ressamdır, çok tembel ve zevk düşkünüdür Laurent. Her gün gittiği hükümet dairesinde doğru dürüst iş görmez. 

Camille ile sıkı dostluk kuran Laurent sık sık eve gelip gider. Laurent ile Thérèse birbirlerini gördükleri andan itibaren cinsel bir çekimin etkisi altına girmişlerdir. İkisi de adım adım zevklerin ve içgüdülerin yönlendirmesiyle birbirlerine doğru itilirler adeta. Ten istekleri her şeyden öncedir onlar için. Thérèse, “Sevgisinin kendisini ittiği yöne dosdoğru gidiyordu.”  Genç kadının içinde yıllar boyunca uyuyan tutku bir anda harekete geçmiştir. Romanda şöyle ifade edilir bu durum: “Annesinin kanı, damarlarını yakan o Afrikalı kan akmaya, hemen hemen el değmemiş zayıf bedeninde büyük bir aşırılıkla kaynamaya başladı. Görkemli bir utanmazlıkla açılıp seriliyor, kendini sunuyordu.” İki sevgili Thérèse’in evindeki odada buluşup gizli gizli sevişmekten ve bu pervasız yaşamdan büyük haz duyarlar. Tutkuları giderek öyle bir hal alır ki, gözleri başka bir şey görmez artık. Yaşamlarına sadece bu güçlü ve doyumsuz istekler yön vermeye başlar. Adım adım ilerleyen gerekirci (determinist) bir süreç vardır romanda: “Doğa ile koşullar bu kadını bu erkek için yaratmıştı da birbirine itmişti sanki. Sinirli ve ikiyüzlü olan kadınla, hayvan gibi bir yaşam süren kanlı canlı erkek bir araya gelerek birbirlerine kuvvetle bağlı bir çift oluşturuyorlardı. Birbirlerini tamamlıyorlar, karşılıklı koruyorlardı.” Nihayetinde her ikisi de Camille’in varlığının bu müthiş tutkularını tam anlamıyla ve sonuna kadar yaşamalarına engel olduğunu düşündükleri için, onu ortadan kaldırmaya karar verirler. Evlenmek ve her zaman bir arada olmaktır asıl amaçları. Laurent kasıtlı, planlı bir cinayet fikri oluşturup yavaş yavaş geliştirir kafasında. Öyle ki sakin ve kurnazca davranmalı, cinayet daimi bir sır olarak kalmalıdır. Bir gün nehir kıyısındaki gezide, üçü birlikte bir kayığa binerler. Laurent korkunç cinayet planını uygulama kararındadır. Nehrin kıyıdan uzak ve akıntılı bir yerine gelince Laurent aniden Camille’in boğazına sarılır; amacı onu boğmak ve cesedini suya atmaktır. Camille can havliyle kendisinden umulmayacak bir direnç gösterir ona: Laurent Camille’i var gücüyle suya iterken Camille onun boynunu ısırıp orada derin bir yara açar. Laurent nihayet amacına ulaşır ve Camille’in zavallı bedenini nehrin sularına atar ve boynundan akan kanı durdurmaya çalışır. Kayıkta Thérèse boğuşma ve cinayeti acımasız gözlerle, kılı kıpırdamadan izlemiştir. Cinayetin tek kanıtı, kanlı bir yara olarak Laurent’ın boynundadır. Onlar için, nehir kıyısındaki balıkçıları ve aile çevresindeki kişileri bu olayın bir kaza olduğuna inandırmak kolay olur, çünkü Laurent cesedi suya atıp onu akıntılara bıraktıktan bir süre sonra kayığı devirir. Onları çırpınırken gören balıkçılar tarafından sudan çıkarılırlar, Camille ise gözden kaybolmuştur. Laurent ile Thérèse rollerini gayet iyi oynamışlardır. Bayan Raquin kötü haberi alır almaz yıkılır, perişan olur.  

Bütün katiller gibi Laurent da cesedin bulunmasını bekler ve bu amaçla her gün morga gider. On beş gün sonra Camille’in nehir sularından çıkarılan cesedinin berbat ve iğrenç bir halde morgun taşlarında uzandığını görür. Onu uzun uzun seyreder, öldüğünden iyice emin olmak ister gibidir. Romanda yer alan “morg seyirleri” sahnesi bence sosyal psikoloji açısından başlı başına bir inceleme alanı oluşturmaktadır. O dönemdeki toplum yapısının ne denli acımasız yönleri olduğunun, topluca yaşanan bir sapkınlığın normal olarak görülmesinin kanıtıdır bu sahne. İnsanlar sabahtan akşama kadar her gün halka açık olan morga girip çıkarlar, çıplak ölüleri zevkle, heyecanla ve ilgiyle seyrederler. Bir ritüel gibi yaşanan bu nekrofili sahnesi, toplu bir kabahat ya da sapkınca bir tutum olmasına rağmen o dönemde normal sınırlar içinde görülür. 

Aradan bir yıldan fazla zaman geçer, Laurent ve Thérèse kimsede kuşku uyandırmazlar. Artık evlenmeleri için hiçbir engel kalmadığı halde o yakıcı tutkularının söndüğünü şaşarak fark ederler. Sinirleri iyice bozulmuş olduğu için kâbuslar görmeye başlarlar. Evlendikten sonra da kâbuslar devam eder, uyku yoktur onlar için, geceler korkunçtur. Aralarında yakınlık kalmamıştır, birbirlerine dokunamazlar bile. Zola romanda derin bir vicdan azabı, korkular, kâbuslar, uykusuz geçen geceler aracılığıyla katillere cezalarını verir. Her ne kadar vicdan azabı ve kâbusların mizaç temelli fizyolojik açıklamasından yana görünse de Emile Zola romanlarında suça ve suçluya karşı, kuramlarındaki kadar nesnel ve yansız değildir. Bu tutumu onu mekanik maddeci bakış açısından uzaklaştırır ve eserlerine duygu boyutu kazandırır. Romanlarına dolaylı da olsa bu şekilde müdahale ederek suçlulara cezasını vermiş olur. Bu romanında katillerin cezası vicdan azabı, sanrı ve korkudur. Ne Thérèse ne de Laurent bir türlü huzur bulamazlar. Camille’in hayaleti her gece onların ziyaretine gelir. Yaşarken güçsüz ve silik biri olan Camille cinayetten sonra hayal ve görüntüsüyle iki katil üzerinde inanılmaz bir güç kazanır: “Camille’in ölüsü her gece onları ziyaret ediyor; uykusuzluk ikisini de ateş gibi yanan yataklarda yatırıyor, kızgın maşalarla bir o yana bir bu yana çeviriyordu. İçinde yaşadıkları sinirlilik hali, kanlarındaki hummayı her akşam daha da arttırıyor, bu yüzden gözlerinin önüne korkunç hayaller dikiliyordu.” Camille onların arasında dolaşmaya devam eder. İkisinde de giyotin korkusu başlar, “Ya bir gün gerçek öğrenilirse,” diye ürpertiler içinde kalırlar. Camille’i yok yere öldürmüş olduklarını düşünürler. İkisi de sürekli birbirlerinden kuşkulanırlar, “Ya polise gidip durumu anlatırsa,” diye geçirirler içlerinden. Sonrasında şiddet sahneleri gelir: Laurent Thérèse’i sık sık dövmeye başlar. Thérèse bu şiddetten zevk alır, onu bir ceza olarak görür. Bir gün Laurent’ın tekmelerine karnını döner ve karnındaki bebeğin aldığı darbeler sonucu ölmesine neden olur. Bütün olaylarda başından beri evde onları gören ve izleyen kedi François da bu şiddetten nasibini alır. Laurent patolojik bir ruh hali içinde, kedinin bir gün gerçekleri “anlatacağından” kuşkulanır, zavallı hayvanı duvara çarparak sakatlar ve acılar içinde ölümüne neden olur. 

Romanda suçluluk psikolojisi açısından en etkileyici ayrıntılardan biri, Camille’in can havliyle Laurent’ı ısırdığında boynunda bıraktığı yara izidir. Bu iz, vicdan azabını somutlaştırır; cinayetin kanıtı olarak kan rengine bürünür, sızı verir, yanar ve Laurent’ı devamlı surette kemirerek rahatsız eder. Bu yara izi fizyoloji ile psikolojiyi suçun odağında buluşturur aynı zamanda: “Aynaya yaklaştı, boynunu uzatıp baktı. Yara izi soluk pembe renkteydi. Laurent, kurbanının diş izlerini görünce az çok heyecan duydu; kan başına fırladı, o zaman acayip bir olayla karşılaştı. Kan başına çıkarken yara izi de kızardı, kanlı canlı bir hal aldı, tombul ve beyaz boynunun üzerinde kıpkırmızı, göze çarpar oldu. Aynı zamanda, sanki yaraya iğneler batırılmış gibi, Laurent, keskin batmalar duydu. Hemencecik gömleğinin yakasını kaldırdı.” Emile Zola korku psikolojisini ve kâbusları, cinayet sonrasında katilin iç dünyasını, değişken ruh halleri ve çelişkili davranış biçimlerini etkileyici biçimde dile getirir. Bence bu romanı benzer tutku, aşk ve cinayet hikâyelerinden farklı kılan yönlerden biri budur: İnsanı tutkuları, çelişkileri ve derin ruh halleriyle anlatabilme ve canlandırabilmedeki ustalık. Romanın bir yerinde Emile Zola suçlu insan psikolojisini fizyolojiyle tümlendirerek ve suç(cinayet) ortaklığını bu bağlamda işleyerek şöyle söyler: “Bir kan ve şehvet akrabalığı kurulmuştu aralarında. Aynı ürpermelerle ürperiyorlardı. Yürekleri bir çeşit acı kardeşlik içinde, aynı kaygılarla burkuluyordu. O andan başlayarak zevk duymak için de acı duymak için de tek bir bedene, tek bir ruha sahip oldular. Bu ortaklık, bu karşılıklı kenetleniş, bir psikoloji ve fizyoloji olayıdır; büyük sinir sarsıntılarının şiddetle birbirine çarptığı kimselerde sık sık görülür.” Aralarındaki ortak cinayet sırrı onları pranga gibi birbirlerine zincirler. Sanrıları, yanılsamaları giderek yoğunlaşır. Laurent’ın yaptığı resimlerde Camille’in yüzü sırıtır sürekli. Katil ruhunu iyi irdeleyen Zola, o ruhun iç çelişkilerini, mantıksızlıklarını, azaplarını dile getirmede ustalıkla yol alır. Bu romanında öyle anlatır ki vicdan azapları Thérèse ile Laurent’ın kaba ve hayvani ruhlarını inceltip onların insaniliğe geçişlerini sağlar, onları adeta terbiye eder. Aralarında yatan ceset, onlara galip gelmiştir. Thérèse, içindeki azabı unutmak için bir ara fahişeliğe yönelmiştir, ama bu da nafile bir çabadır. Karşılıklı kuşkulanarak birbirlerini sürekli izleyen Thérèse ile Laurent, birbirlerini öldürmeyi akıllarından geçirmeye başlarlar. Azap ve acı içinde kıvranan ruhları, nihayetinde kendilerine daha etkili bir ceza bulur, “birbirini öldürme” istekleri giderek “birlikte ölme” isteğine evrilir. Şiddeti kendi bedenlerine yöneltirler. Bayan Raquin üzüntüden felç olduğu için hareket edemez, konuşamaz, ama onların konuşmalarından yeğeni ile Laurent’ın, kendi oğlunun katilleri olduklarını anlar. Ne yazık ki elinden hiçbir şey gelmez. Her biri kendi içlerinde cehennem azabı veren duygular yaşarken, çevredeki aile dostlarının, onların evini “Huzur Tapınağı” olarak nitelemeleri ve “Bu oda namuslu insan kokuyor,” demeleri de romanın en ironik satırları arasındadır. Emile Zola işledikleri cinayetten sonra romanda Thérèse ile Laurent’dan sık sık “iki katil” diye söz eder. Zola’ya göre cinayete azmettirmek de bir cinayettir. Bu durumda azmettiren kişi de bir katildir. Cinayeti işleyen ile ona azmettiren arasında bir fark yoktur.   

Romanın son sahnesi, ellerini ve akıllarını cinayete bulayan iki sevgilinin birlikte zehir içme sahnesidir. Antik çağ tragedyalarını anımsatan bu sahne, evrensel insan tutkularına ve zaaflarına güçlü bir göndermede bulunur. Bayan Raquin ise bu tragedyada susku dolu bir “koro” görevi üstlenmiştir adeta: Kaskatı, sessiz ve ağır bakışlarla ikisini de ezerek, bakmaya doyamadan, ayaklarının dibinde yatışlarını seyreder.

Guy de Maupassant Pierre ve Jean’ın önsözünde, “Bir romancının amacı bize bir öykü anlatmak, bizi eğlendirmek ya da üzmek değildir, belki bizi, olayların gizli ve derin anlamlarını kavramaya ve bunlar üzerinde düşünmeye zorlamaktır,” der. Thérèse Raquin Emile Zola’nın bu fikri, ne denli etkileyici edebi ve insani bakışla somutlaştırmış olduğunun güçlü bir göstergesidir. Bu roman yazıldığı zamanın kriminolojisine uygundur, ancak her şeyden önce kişilerin iç dünyasını, cinayet öncesi ve sonrası psikolojisini derinlemesine çözümleyen, odağına insan hallerinin çelişkili gerçekliğini alan, dolayısıyla tüm zamanlara seslenen bir eserdir. 

Thérèse Raquin’i yıllar sonra yeniden okurken Juvenalis’in özlü ve ünlü sözünü bir kez daha anımsadım: “Hiçbir suçlu kendi öz mahkemesinde beraat edemez.” 

Kaynak

Emile Zola, Thérèse Raquin, Samih Tiryakioğlu, Varlık Yayınları, İstanbul, 2010, 8. Baskı.

Ernest Fischer, Sanatın Gerekliliği, Cevat Çapan, Payel Yayınları, İstanbul, Haziran 1995.

Türk Dili, Aylık Dil ve Yazın Dergisi, “Yazın Akımları Özel Sayısı”, Sayı: 349, Ankara, Ocak 1981.

Vincenzo Ruggiero, Edebiyat ve Suç, Sapma ve Kurmaca Sosyolojisi, Berna Kılınçer, Everest Yayınları, İstanbul, Haziran 2009.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR