Emrah Polat: “Hayatta olduğu gibi romanda da karakterler değişir, değişmeli.”

Emrah Polat: “Hayatta olduğu gibi romanda da karakterler değişir, değişmeli.”


Twitter'da Paylaş
0

Hayaller, kırılmak için kendine herhangi bir coğrafya aramaz aslında; insanın olduğu her yer hayal kırıklığı için yeterli sebeptir. Arasa bile burası Ankara olmaz. İstanbul bu işler için ideal.
Can Öktemer

Emrah Polat'ın, 2013 yılında Sel Yayınları tarafından basılan Yüzler isimli romanı geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Emrah Polat, kitabın yeni basımının ilk basımına göre oldukça farklı olduğunu söylüyor. Yazarın, yine İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Alocu Tilki'nin Serancamı ve Köpek Adamlar adlı iki romanı daha bulunuyor. Emrah Polat romanlarında genellikle, Ankara'nın kıyıda köşede kalmış sert hayatlarını, trajedilerini ve insanların “karanlık” yüzlerini anlatıyor. Emrah Polat ile son romanı Yüzler'i, Ankara'yı ve insanlık hallerini konuştuk:

Can Öktemer: Daha önce Sel Yayınları'ndan 2013'de yayımlanan Yüzler kitabınız, bu sefer İletişim Yayınları etiketiyle yeniden yayımlandı. Yüzler'in oluşum sürecinden bahsedebilir misiniz?

Emrah Polat: Olay örgüsüne genel hatlarıyla bağlı kalmama rağmen önemli değişiklikler yaptım romanın yeni halinde. Yarıdan fazlası değişti diyebilirim. Bölümler çıkardım, bölümler ekledim. Karakterlere yeni işlevler kazandırdım. Bundan sonra –sözcük seçimi ve sözdizimi düzeyindeki küçük değişiklikler dışında– böylesine köklü bir değişim yapmayacağım; çünkü içime sindi roman. Üç karakter de kadın olmadığı için, romandaki kadınlar bunlarla münasebetleri dolayımıyla ele alınıyordu ve rolleri epey sınırlıydı önceki baskıda. Yeni versiyonda kadınları biraz daha “güçlendirmeye” gayret ettim.

CÖ: Yüzler'in en dikkat çekici yanı karakterler. Hikâyelerini dinlediğimiz karakterler, hayatın içinden ve oldukça sahiciler. Karakterleri oluştururken nasıl bir yol haritası belirlediniz kendinize?

EP: Hayatta olduğu gibi romanda da karakterler değişir, değişmeli. Yazar bunu öngörmeli, buna imkân tanımalı… Arif, Orhan ve Nazım, normal şartlarda bir araya gelmesi güç karakterler. Bunları bir vesileyle bir yemekte bir araya getirdim ve geri dönüşlerle o geceyi anlattım aslında. Ana hikâyenin süresi dört saat olmasına rağmen yan olaylar yaklaşık kırk yılı bir biçimde okura hatırlatıyor.

CÖ: Kitap boyunca oldukça karanlık bir dünya tasviri sunuyorsunuz. Kişisel hırs ve çıkarları için herkesi satabilecekler, hayatın sillesini yiyenler, kıskançlık krizi yüzünden cinnet geçirenler... Kitap boyunca karakterlere üzüldüğümüz kadar kızıyoruz. Karakterlerin bu ruh hali onlarla empati kurmamızı engelliyor bir anlamda. Siz karakterleri nasıl değerlendirirsiniz?

EP: Karakterler mutlak iyi ya da kötü olurlarsa roman ucuzlar biliyorsunuz. Hepimizde olduğu gibi roman kişilerinin de iyi ve kötü yanları vardır ve bu yanlar olaylar ilerledikçe açığa çıkar. Karakteri ele veren olaylar karşısında aldığı tutum oluyor malum; hal ve hareketleri yani, yoksa “ben şöyleyim, ben böyleyim” diyerek rol kesen karakterlere “güvenmemek” lazım. Ayrıca okurun “özdeşlik” kurmasının önüne geçmek için karakterleri çok boyutlu inşa etmeye çalışıyorum romanlarda.

CÖ: Roman, "hepimiz en az iki yüzlüyüz!" epigrafıyla açılıyor. Karakterler hayatları boyunca hiç kendileri gibi olamamış, hep bir sahtelik, kişisel çıkarlar için hep bir araziye uyma durumu için debelenmişler sanki. Siz bu "maskeli balo" durumu için ne demek istersiniz?

EP: “Kendi gibi olmak” tanımı epey izafi ve çok da geçerliliği olduğumu düşünmüyorum bunun. Toplum hayatı hepimize çeşitli roller, yüzler sunuyor ya da dayatıyor; bunlardan “tercih” ediyor ve yaşıyoruz işte; ya mutlu oluyoruz ya da mutsuz…

CÖ: "Bir nedenle İstanbul'a gidemeyenlerin ya da orada tutunamayanların kenti olan Ankara" romanın en dikkat çekici cümlelerinden beri. Karakterler de roman boyunca hayatla hiçbir aidiyet kuramıyorlar. Bir tür yersizlik, yurtsuzluk halindeler ne oralı olabilmişler ne de buralı. Siz bu durum için ne demek istersiniz? Ankara, "hayal kırıklarının başkenti" mi sizce?

EP: Yakup Kadri’nin Ankara adlı romanını hatırlayın, romanda ve romanı günümüzle karşılaştırınca göreceğimiz şey, “Ankara’nın tamamlanmamış bir başkent tasavvuru” olduğudur. Yakup Kadri, dönemindeki aydınların şehirle kurdukları ve itiraf edemedikleri hissiyata tercüman oluyordu. Burayı bizler için cazip kılan da bu tamamlanmamışlık hissidir belki de. Hayaller, kırılmak için kendine herhangi bir coğrafya aramaz aslında; insanın olduğu her yer hayal kırıklığı için yeterli sebeptir. Arasa bile burası Ankara olmaz. İstanbul bu işler için ideal. Boğaz köprüsünden ilk kez geçerken çoğu insan büyülenir; manzara, paha biçilemeyen yalılar… Bu büyülenme hali, yerini derin bir hayal kırıklığına bırakır hemencecik. Çünkü -bir nedenle- saraya “girme” bahtına erişmiş tebanın göz kamaşmasına benzer bu büyülenme. Hayatı boyunca hiçbir gün orada oturamayacağını bilir. Sonra ise kabullenmek durumunda kalır bu durumu. Gerçek hayal kırıklığı budur işte; uçuruma varan sınıf farkının cisimleşmiş halini görmek, yaşamak.

CÖ: Yüzler'in gizli başrolü Ankara. Lakin son dönem Türkiye edebiyatında hiç görmediğimiz şekilde kentli yüzüyle değil de Ankara'nın sert hayatların yaşandığı kenar mahalleri ve taşra kimliğiyle öne çıkıyor. Bu tercihinizden bahsedebilir misiniz?

EP: Doğduğum, büyüdüğüm ve yaşadığım yer burası. Burayı anlatmak için yazmıyorum; edebiyatıma bir vesile yapıyorum burayı. Başka bir yerde yaşasam, oralar da vesile olurdu. Hepsi bu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR