Engin Barış Kalkan: "Yazarken hikâyeye odaklanıyorum."

Engin Barış Kalkan: "Yazarken hikâyeye odaklanıyorum."


Twitter'da Paylaş
0

Ortada şizofrenik bir durum yoksa etrafımıza baktığımızda gördüğümüz şeyler aynı. İyilik, kötülük, ihanet, masumiyet, yenilgi, galibiyet, mutluluk, öfke… Hiçbir insanın hikâyesi bunların yalnızca birinden oluşmuyor.

Engin Barış Kalkan uzun süredir yazıyor. Anlatmaya değer hikâyeleri olduğunu düşündüğü için başlamış yazmaya. Yazmış, yazdıklarını bir süre beklettikten sonra üstlerinde yeniden çalışmış. Sonunda iyi bir ilk kitap çıkmış ortaya. Okunup tartışılırsa yazarı için de okuru içinde anlamlı olur. Maveraünnehir Nereye Dökülür? gözden kaçmasın, kendine özgü bir arayışı sessizce sürdüren bir yazarın öykülerini içeriyor.

Semih Gümüş: Barış, niçin öykü yazmaya başladın, hangi duygular ve düşüncelerle?

Engin Barış Kalkan: Ben aslında öykü ile, yazı ile bağı uzak geçmişe dayanan biri değilim. Okurken tercihim de öykü kitapları olmazdı. Daha çok inceleme-araştırma kitapları ve romanlar çekerdi ilgimi. Onları okurdum. O dönem yaptığım şeyi edebiyatı takip etmek olarak nitelemek mümkün değil. Okumayı seviyordum ve belli bir düzene, disipline bağlı olmaksızın okuyordum. Benim için işler askerlik döneminde değişti. Orada geçen zamanın uzun süreli konsantrasyonlara elverişli olmadığını erkekler bilir, kadınlar da erkeklerden dinlemiştir. Ben de öyküye yöneldim. Yarım saatlik bir dinlenme fırsatı doğduğunda kamuflajımın cebinde gezdirdiğim kitaptan bir öykü okuyordum. Bunda arkadaş edinmekte zorlanan biri olmamın da payı var tabii. Öykü ile tanışmam böyle oldu. Çok da sevdim ama o dönem bitip de eve döndükten sonra öyküyle olan ilişkimiz ivme kaybetti. Yine de okumaya değişken bir yoğunlukta da olsa devam ettim. Bir zaman geldi, kendime ait hikâyelerim olduğunu keşfettim. Sanırım dönüm noktası bu oldu çünkü belki bu hikâyeleri bulurum diye daha çok okumaya başladım. Baktım benim hikâyelerimi yazan kimse yok, bunu kendim yapmaya, en azından denemeye karar verdim. Yani yazmaya öyle küçük yaşlarda günlük tutmakla, başından geçen olayları kâğıda tatlı tatlı aktarmakla başlayan biri değilim. Bendeki durum bu.

SG: Maveraünnehir Nereye Dökülür? yayınlanmakta gecikti mi? Yoksa sen mi bir uzun ara verdin?

EBK: Öykülerin bir çoğu kitaptaki halleriyle olmasa da oluşmuştu, elimdeydi. Gündelik hayatta, zorunluluklar dışında neredeyse hiçbir şeye zaman ayıramadığım bir döneme girince öylece kaldılar. Uzun bir süre ne dönüp onlara bakabildim ne de yeni bir şey yazabildim. Bu süre uzadıkça zaman sorununa isteksizlik de eklendi. Yavaş yavaş düzeldi sonra. Önce az da olsa zaman bulabilmeye başladım, sonra da bu zamanı okumak ve yazmak için kullanmaya. Bir köşede bekleyen öykülerime baktım yeniden. Gördüğüm şey bıraktığım şeyle aynı değildi sanki. Zamanın yazı üzerinde böyle bir etkisi varmış meğer.

SG: Kitabın Raymond Carver’dan bir alıntıyla açılıyor. Sende de bir izi var mı Carver’ın, son dönemlerde pek çok öykücüde oluğu gibi?

EBK: Raymond Carver severek, sindire sindire okuduğum yazarlardan biri. Severek okuduğum diğer yazarlar kadar izi vardır yazdıklarımda. Bundan daha fazlasının olmadığını düşünüyorum. Carver’ın yazdıklarını ve yazma biçimini çok beğeniyorum. Ama benim yazmayı seçtiklerimle onunkiler arasında büyük farklar var. Bu fark pek çok diğer farkı da beraberinde getiriyor. Carver çoğunlukla durağan bir zaman dilimini tercih ediyor öykülerken, ben daha dinamik, yanlara doğru da genişleyen, olay örgüsü barındıran hikâyeleri tercih ediyorum.

Hikâyelerimde, akıp giden ve kendi mecrasında bir sonuca bağlanan yaşam parçalarına yöneliyorum.

SG: Öykülerin bence bir yanıyla, sözü doğallığı ve dinginliği içinde söyleyen yanıyla Raymond Carver ve onun gibi yazarlara yakın duruyor, anlattığı hikâyelere bakınca da onlardan ayrılıyor...

EBK: Benim bir önceki soruyu cevaplarken varmak istediğim nokta tam da buydu. Anlatacağım şeyi sakin sakin anlatmaya çalışıyorum dediğiniz gibi. Benim bunun için sebebim, ortada telaş etmemi gerektirecek bir durum olmaması. Ötesi, bu sükunet, sadece merkezde cereyan eden mevzuyu değil, ona temas eden tüm unsurları hikâyeye katma çabam için zorunlu. Hikâyelerimde, akıp giden ve kendi mecrasında bir sonuca bağlanan yaşam parçalarına yöneliyorum. Ama ne yalan söyleyeyim bunu verilmiş bir kararla, bir bilinç dahilinde yapmıyorum. Elim buna gidiyor.

SG: Biliyorsun ben senin öykülerini yayımlanmadan önce de okudum. Geleneksel ve bilinen hikâye anlayışına bağlı oluşları bir küçük sorun da olabilirdi ama değişiklikler de yapmışsın...

EBK: Sözünü ettiğim o zaman fukaralığı dönemini belli ölçülerde atlattıktan sonra öykülere dönüp tekrar baktım. Bıraktığımdan farklı şeylerdi karşıma çıkanlar. Hepsi çok şahane olan öykülere benden gizli bu kötülüğü kim yaptı, hâlâ tespit edemedim ama hangisini okusam eksiklikler, aksaklıklar, sıradanlıklar tespit ettim. İşaret ettiğiniz sorun bana da görünür hale geldi. Sonra uzunca bir süreyi de bunları gidermekle geçirdim. Epey çalıştım üstlerinde. Hikâyelerin iskeletlerini koruyup sıkıştıkları dar alandan kurtarmaya, uygun dozda çeşni verip lezzet kazandırmaya uğraştım. Metin benim, düzelten benim. Bu mümkün mü; değil elbette. Öyküler son hallerine, yayına hazırlama sürecinde Levent Cantek’le beraber yürüttüğümüz kapsamlı bir çalışmanın sonrasında geldi.

Yaşanan her şeyden herkes kadar etkileniyorum ben de. Ama oturup doğrudan bunlara odaklanmış metinler kaleme almakla mükellef hissetmiyorum kendimi.

SG: İnsan elbette, senin öykülerin insanın hallerini anlatıyor. Peki şu yaşardığımız hayatın insana ve bu kötücül ülkede insanın insana ettiği kötülükleri yazmak gibi bir derdin olduğunu düşünüyor musun?

EBK: Hepimiz insanı yazıyoruz. Ortada şizofrenik bir durum yoksa etrafımıza baktığımızda gördüğümüz şeyler aynı. İyilik, kötülük, ihanet, masumiyet, yenilgi, galibiyet, mutluluk, öfke… Hiçbir insanın hikâyesi bunların yalnızca birinden oluşmuyor. Bu coğrafyada cenaze evlerinde bile kahkaha sesleri duyabilirsiniz. Ben bu anlayışla kurmaya çalışıyorum yazdıklarımı. Evet, gördüğümüz şeyler aynı. Sanırım yazarları birbirinden farklı kılan şey bu gördüklerinden hangilerini hikâye etmeye değer buldukları ve ne kadarını içeri aldıkları. Yaşanan her şeyden herkes kadar etkileniyorum ben de. Ama oturup doğrudan bunlara odaklanmış metinler kaleme almakla mükellef hissetmiyorum kendimi. Bu öznel bir durum; büyük meseleler yazma isteği uyandırmıyor bende. Nitelikli öyküler üretmeye çalışıyorum ve öykülerdeki olayların, atmosferin, mekânın ve özellikle karakterlerin biçimlenmesinde başımıza gelen her şeyin bir payı var. Bundan istesek de kurtaramayız kendimizi.

SG: Öyküler üstünde iyi çalışılmış oluğu belli. Dili de aynı tezgâhtan geçmiş. Bence senin anlatım dilin üstünde durulmalı. Kendinden başka anlamlara gönderen cümlelerin çok az. Dilin katlanmıyor. Yazınsal olanı dilin yalınlığında ve doğrudan sözünün süzülmüş oluşunda buluyor gibi. Ne dersin? EBK: Ben yazarken hikâyeye odaklanıyorum. Bir şeyler anlatmaya çalışıyorum ve sonunda okuyanın anlatmaya çalıştığım şeyi bütün berraklığıyla anlamasını amaçlıyorum. Yazdıklarımın kolaylıkla düşlenebilir olması benim için çok önemli. Bu yüzden hiçbir şey ima etmeden, kelime oyunları yapmadan, kâğıt üstünde anlam kaydırmadan yazmak benim için bir zorunluluk. Verdiğim mesainin çoğu da buna gidiyor zaten. Bunun fark edilmiş olması beni mutlu ediyor.

SG: Peki nasıl bir okursun? Neleri nasıl okuyorsun?

EBK: Örnek gösterilecek bir okur olduğumu söyleyemeyeceğim maalesef. Söyleşi boyunca yakındığım zaman sorunu bunun en büyük nedeni. Yoksa ben de harika bir okur olabilirdim. Sosyal medyada görüyorum, insanlar benim adını bile duymadığım yazarları hatmetmiş, methiyeler düzüyorlar. Bense yetişebildiğim kadarıyla yetinmek zorundayım. Belli bir disiplin dahilinde okumadığım için genel olarak neler okuduğumu değil de son zamanlarda neler okuduğumu söylemem daha yerinde olur belki de. John Cheever, Boşanma Mevsimi; Coetzee, Utanç; Sadık Hidayet, Alacakaranlık, Behçet Çelik, Yolun Gölgesi. Bunların dışında Cemil Kavukçu’dan Uzak Noktalara Doğru ve Orhan Pamuk’tan Masumiyet Müzesi dönüp tekrar okuduğum kitaplar. SG: Kendini hangi yazarlara yakın görüyorsun? Öykülerini doğrudan etkileyen yazarların var mı?

EBK: Sevdiğim ve okurken etkilendiğim epey yazar var aslında. Bunların yazarken de üzerimde etkileri olduğu muhakkak. Ama bunu birkaç isime indirip, etkilendiğim yazarlar bunlardır, demek çok zor benim için. Ben hâlâ anneme mi yoksa babama mı daha çok benzediğime bile karar verebilmiş değilim. O yüzden bu işi de yetkin bir okurun benden çok daha rahat yapacağını düşünüyorum.

Sadece okuyan insanlardan aldığım dönüşler daha çok mutlu ediyor beni. Daha net, daha samimi oluyor söyledikleri.

SG: Son dönem edebiyatımızda nelerin olup nelerin olmadığını sorsam, neler dersin?

EBK: Öncelikle bu dünyaya biraz uzak olduğumu söylemeliyim. Görebildiğim kadarıyla eskiye kıyasla çok fazla kitap yayınlanıyor. Ama bu kitaplardan bahsedilirken yapılan nitelemeler biraz tuhaf geliyor bana. 2016’nın iyi kitaplarından, deniyor mesela bir kitap için. Ya da 2017’nin en sıkı öykü kitabı. Bir sonraki sene artık hükmünün kalmayacağından kitabın yazarı dahil herkes emin. Yapılması gereken hemen bir yenisinin yazılması. Bunun nedeni sadece eserlerin niteliği mi, yoksa edebiyat eserinin ne olduğu konusunda kafa karışıklığı mı yaşıyoruz, emin değilim. Umarım yakın zamanda bu sorunun üstesinden gelinebilir.

SG: Öykülerini kimlerin okumasını isterdin?

EBK: İş okunmaya gelince öykünün kendine has bir durumu çıkıyor ortaya. Öykü okuyucusunun önemli kısmı aynı zamanda yazmakla da uğraşıyor ve okuduğu hakkında bir yorum getiren, yazara geri bildirimde bulunan okuyucunun büyük bir bölümü benim de dahil olduğum bu kesişim kümesinden çıkıyor. Bu etkileşim nedense pek sağlıklı, faydalı görünmüyor bana. Sadece okuyan insanlardan aldığım dönüşler daha çok mutlu ediyor beni. Daha net, daha samimi oluyor söyledikleri. Gerçek okunmak budur gibi geliyor bana. Sorunuzu isim vererek cevaplamam gerekirse Nurdan Gürbilek diyebilirim. Kitabı okusa, beni karşısına oturtup düşündüklerine dair iki çift laf etse çok sevinirim. Sizin okumanız, değerlendirmeniz çok önemli. Oradan alacağım çok şey var. Hikâye okumaya merak saldığım günden bu yana sıkı okurları olduğum, kitaplarının başında uzan zaman geçirdiğim Mehmet Eroğlu, Cemil Kavukçu ve Murat Gülsoy gibi yazarların okumasını da isterim. En değerli olanı bugün beş yaşında olan oğlumun günü geldiğinde yapacağı okuma olacak tabii. O günü sabırsızlıkla bekliyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR