Engin Barış Kalkan: "Zaman ve mekân bağlamında yürüyen öyküler yazıyorum."
26 Şubat 2019 Söyleşi Edebiyat

Engin Barış Kalkan: "Zaman ve mekân bağlamında yürüyen öyküler yazıyorum."


Twitter'da Paylaş
0

İkinci kitapta bir bakış açısını, edebiyata yaklaşımınızı, üslubunuzu ortaya koyma şansı yakalıyorsunuz.

İlk öykü kitabı Maveraünnehir Nereye Dökülür?le okurun beğenisini kazanan Engin Barış Kalkan’la yeni kitabı Anonslu Kaset Doldurulur hakkında konuştuk.

Sibel Yılmaz: İlk öykü kitabınız Maveraünnehir Nereye Dökülür’ün? yayımlanmasının ardından neler hissettiğinizi sorarak başlamak istiyorum. Okurlardan veya eleştirmenlerden gelen tepkiler sizi bir sonraki kitap için teşvik etti mi?

Engin Barış Kalkan: O hissi anlatmak zor. Heyecan içeren birkaç cümleyle altından kalkılabilecek bir durum değil. Yazdıklarımız aslında biraz da mahremimiz. Bir odaya kapanıp tek başına günlerce uğraşarak çıkardığımız ürünler. Her cümlesine, her kelimesine kendimizce bir anlam mühürlüyoruz. Ne yazdığımızı biliyoruz ama hangi zihinde nasıl bir karşılık bulacağını bilmiyoruz. Yayımlandıktan sonra duyulan heyecanın ehemmiyetli bir kısmı bu belirsizliğin yarattığı tedirginlikten kaynaklanıyor. Ben üslubum gereği anlaşılmama endişesini pek yaşamadım ama hikâye etmeye değer bulduğum konular okur tarafından nasıl karşılanacak merakı hep vardı. Burada bir ortaklık kuramasaydık temas kurma olasılığımız düşecekti çünkü. Okunmaya ve ilk tepkiler ulaşmaya başladıktan sonra bu tedirginlik ortadan kalktı. Bir bağ kurabildiğimizi gördüm ve rahatladım.

Maveraünnehir Nereye Dökülür? ne kadar demlenmiş, üzerinde özenle çalışılmış olursa olsun ‘piyasa’ için bir ilk kitaptı ve bir ilk kitap için iyi bir çevreye ulaştı. Beni asıl mutlu eden yayımlanışını izleyen birkaç aydan sonra ortadan kaybolmaması oldu. Şu sıralar bir okunma yoğunluğuna tekrar erişti ve serüveni devam ediyor. Her şeyin, edebiyat eserlerinin bile, müthiş bir süratle tüketilip geride bırakıldığı bir çağda her geçen gün yeni yeni kitaplıklarda kendine yer açması; sohbetlerde, edebiyat bahislerinde adının hâlâ anılıyor olması önemli, değerli bir veri. Benim naçiz gözlemim, hissim bu yönde.

SY: İyi bir ilk kitap sonrakiler için beklenti oluşturur. İkinci kitabınızı yazmaya karar verdiğinizde ilkinin yarattığı olumlu/olumsuz bir baskı hissettiniz mi?

EBK: Baskı hissetmedim desem yalan olur. İlk kitabım, ulaşabildiği okur çevresinde hatırı sayılır bir beğeni topladı. Ara ara yeni kitabımın ne zaman çıkacağını sorarak teşvik edenler bile vardı okuyanların arasında. Küçük, güzel bir arkadaş grubu olduk diyebilirim. Zihinlerinde ilk kitaptan bazı izler kalmıştı ve ikinci kitapla bunun artarak devam etmesini sağlamam gerekiyordu. Arkadaşlıklarının karşılığını verebilmemin başka bir yolu yoktu çünkü. Güçlü ve nitelikli öyküler çıkarabilmek için epey çalıştım.

İkinci kitabın yazar için ayrı bir özelliği var. İlk kitaba, özellikle bir öykü kitabıysa, eldekilerin en iyilerinden oluşturulmuş bir toplam gözüyle bakılıyor. İkincide durum daha farklı. İkinci kitapta bir bakış açısını, edebiyata yaklaşımınızı, üslubunuzu ortaya koyma şansı yakalıyorsunuz. İki kitabınızı karşısına koyan bir okur hikâyeye, metine nereden yaklaştığınızı rahatlıkla ayırt edebiliyor. Özetle, kimliğiniz belirginleşiyor. Anonslu Kaset Doldurulur’un üstesinden gelmekle sorumlu olduğu bir de böyle bir görevi var. Hâl böyle olunca içeride, kitabın cisimleşeceği gün yaklaştıkça büyüyen, yazım sürecine olumlu etkileri olduğunu düşündüğüm bir telaş hissettim elbette.

engin barış kalkan

SY: Yeni öykü kitabınız Anonslu Kaset Doldurulur kendi içinde bütünlüğü olan altı öyküden oluşuyor. İlk kitabınızda da kişi, mekân ve anlatım öğeleri arasında kimi bağlantılar vardı. Birbirine bağlı öyküler anlatmayı seviyorsunuz sanırım.

EBK: Ben bağlantılı öyküler yazmayı amaçlamıyorum aslında. Buna, bazı öykülerimin hikâyeleri boşlukta birbirleriyle çakışıyor demek daha doğru olur. Zaman ve mekân bağlamında yürüyen öyküler yazıyorum ve bazı öykülerde bu unsurlar ortak olabiliyor. Bu ortaklık karakterlere de sirayet ediyor elbette. Bir öyküdeki küçük bir karakter aynı hat üzerinde yürüyen başka öykünün ana karakteri olabiliyor. Bu bir refleks olarak gerçekleşiyor sanırım. Baktığım ve hikâyesini aldığım zaman diliminin hakkını vermeye çalışıyorum. Küçük bir parçasını hikâyelediğim zaman-mekân bağlamının kalan kısmına da bakıp orayı da anlatınca böyle bir bütünlük çıkıyor ortaya. İkinci bir nedeni de öykünün aklımdaki halinin kâğıda geçirdiğim halinden çok daha kapsamlı olması. Bu benim hikâyeyle vedalaşmama engel oluyor, kâğıt ve kalemle olan mesaime devam ediyorum.

SY: Kitabın ilk öyküsü “Memet Baydur’a Komşu Olmak”ı “giriş-gelişme-sonuç”; “Miras Değil Alınteri”ni ise “esnası-sonrası-daha sonrası” gibi bölümlere ayırarak kurgulamışsınız. Öykülerinizde klasik olay örgüsü kurgusu hâkim olmasına rağmen bu bölümlemeler biraz ironi içeriyor sanki. Öyküde olay anlatımı ıskalanmamalı; ama bunun değişik yolları aranmalı der gibisiniz. Yanılıyor muyum?

EBK: “Memet Baydur’a Komşu Olmak” öyküsündeki bölümleme okura kitaba daha başlarken zaman, mekân, olay akışı ve kurgu ekseninde çatılmış klasik öyküler okuyacaklarını göstermeyi amaçlıyor. Aslında öykünün ilk birkaç cümlesini okuyan kişi bu sonuca rahatlıkla ulaşabilir ama izleyen sayfalarda bu anlatımın dışına taşılacağının da ipucunu vermek için çok beylik bir öğreti olan ama metinlerde başlık olarak kullanılmayan böyle bir bölümlemeye gittim. Bu üç bölüm alışılageldiği gibi bir çizgi üzerinde yürümeseler de aynı sona hizmet ediyorlar.

“Miras Değil Alınteri”ndeki bölümleme biraz daha özel. Müstakil bir öykü olarak tasarladığım bu öykü aynı zamanda ilk kitabımda yer alan bir öykü grubuna da kronolojik olarak bağlanıyor. Yani sizin de sözünü ettiğiniz birbirleriyle temas eden öyküler sadece aynı kitabın içinde değiller. Bu bağ kitaplar arasında da var. Bu öyküdeki bölümleme, okurken bunu fark etmesi muhtemel okura biz göz kırpma olarak da kabul edilebilir.

SY: “Memet Baydur’la Komşu Olmak” öyküsünde hayatı yolunda gitmeyen Selim karakterinin komşusu Memet Baydur’la bir türlü karşılaşamamasının öyküsünü okuyoruz. Memet Baydur’la ilgili bir öykü yazma fikri nasıl oluştu?

EBK: Ben Memet Baydur’u öyküleriyle tanıdım ve daha o gün, Gözün Kahverengi Suyu’nu bitirip kapağını kapattığımda hem Baydur’un hem yazdıklarının belleğimde çok özel bir yere yerleştiğinin farkındaydım. Hayatta olsa mutlaka bir temas kurar, ufak da olsa bir ahbaplık koparırdım kendisinden ama ne yazık ki değil. Bu fikir aklıma o anda gelmedi tabii ama içerde kendi kendine gelişen, büyüyen bir kurmaca vardı, arada bir başını uzatıp geri kaçıyordu. Ben Baydur’la, kendisi hayatta olmasa da bir bağ kuracaktım ve sonunda böyle bir öykü çıktı ortaya. Artık onunla asla bitmeyecek bir yakınlığımız var ve bu beni çok mutlu ediyor.

Gerçekle hikâyeyi iyiden iyiye iç içe geçirmekti niyetim ve sanırım oldu da.

SY: Öykülerinizde üst kurmaca tekniğiyle karşılaşıyoruz. Bu teknik, sizin öykücülüğünüzün alamet-i farikalarından biri bence. Siz ne dersiniz?

EBK: İlk kitaptaki üst kurmaca kitabı yazmak değil de bulmak üzerine bina edilmişti. Ortada bir hırsızlık vardı yani. Orada kurmacanın sınırlarını olabildiğince zorlamaya gayret ettim. Karakterlere verilen isimler, kitabın ithaf edildiği insanlar ve hatta kitabın yazarı olarak ben bile bu üst kurmacanın birer parçası olduk bu uğurda. Gerçekle hikâyeyi iyiden iyiye iç içe geçirmekti niyetim ve sanırım oldu da. Gelen reaksiyonlar hep bu yöndeydi.

Anonslu Kaset Doldurulur’da Selim Saygın’ın hikâyesi o kadar derin bir bağlılık ve şefkat uyandırdı ki bende, kitabın yazarı olmayı benden çok onun hak ettiğini düşündüm. Sonuçta başına onca şey benim yüzümden geldi ve bu kadar olsun bir ödül vermem şart oldu. Özetle ilk iki kitabımda kurmacanın nimetlerinden olabildiğince faydalanmaya çalıştım.  Aynı şeyi bundan sonra yazacağım metinlerde de deneyeceğim ama bir üst kurmaca şeklinde olması zorunlu değil tabii.

SY: Öykülerinizde İstanbul sokakları ve mekânları önemli bir yer işgal ediyor. Hatta öykü kişileriniz genelde bir barda ya da cafede cam kenarına oturarak gözlem yapan ve gözlemlediklerini yazan insanlar. İstanbul’da yaşamak sizin hikâye biriktirmenize yarıyor diyebilir miyiz?

EBK: İstanbul öykülerimde çok önemli bir yere sahip. Burada doğdum ve hep burada yaşadım. Ama yanlış anlaşılmasını istemem, benimki İstanbul’u bilmekten ibaret bir durum değil. Ben İstanbul’u hayatımdaki insanlardan birini sever gibi seviyorum ve bunun karşılığının olduğunu da biliyorum. O da beni seviyor. Sevmekle kalmıyor, ekseri çoğunluğun farkında bile olmadığı yönlerini gösteriyor bana. Beyoğlu, Kadıköy, vapur, martılar, Haydarpaşa… Ben bu kartpostal unsurlarından söz etmiyorum. İstanbul, hikâyelerini gösteriyor bana. Ben de elimden geldiği kadarıyla kâğıda geçirmeye çalışıyorum. Günün birinde İstanbul hikâyeleri yazan bir yazar olarak anılmak, verdiğim onca emeğin karşılığı olarak yeter de artar bile. Elbette bu söylediklerim, yazdıklarım hep İstanbul’da geçecek anlamına gelmiyor. Başka mekanlar da yazdım, yazacağım ama çok oyalanmayacağım oralarda.

Karanlık öykülerde dil de ağırlaşıyor ister istemez, cümlelere, sözcüklere kasvet çöküyor. Ben yazarken sadece karanlık ya da sadece eğlenceli öyküler çıkarmaktan özellikle kaçınıyorum.

SY: Öykülerinizi günlük konuşma diliyle yazıyorsunuz. Üst-dil kullanımlarına yer vermeyen, yalın bir dil bu. Bu tercih, öyküde sıradan bir anlatıma da yol açabilirdi. Hatta son zamanlarda okuduğum bazı öykü kitaplarının yalın bir dil yaratmak uğruna dili yavanlaştırdıklarını, hatta “sosyal medya” diline kaydıklarını düşünüyorum. Siz bu “tehlikeden” nasıl kurtuldunuz diye sorsam?

EBK: Dil konusunda benzer yorumları okurdan ve bazı edebiyat insanlarından da aldım. Bu benim ciddi çaba harcadığım bir konu. Okuru yormayan, hikâyenin içine çeken ama niteliğinden, edebiliğinden ödün vermeyen bir dille yazmaya çalışıyorum. Konuşma dili tabiri durumu tam olarak karşılamıyor galiba. Ben sizin bunu söylerken dilin akışkanlığını kastettiğinizin farkındayım. Başta bende konuşma dili diye ifade ediyordum ama sözcük seçimlerimin, cümle yapılarının ve zaman zaman uzunluklarının bu tabiri ters köşeye yatırdığını fark ettim sonra. Bence bu dilin ortaya çıkmasında öykülerin atmosferlerinin de ciddi katkısı var. Karanlık öykülerde dil de ağırlaşıyor ister istemez, cümlelere, sözcüklere kasvet çöküyor. Ben yazarken sadece karanlık ya da sadece eğlenceli öyküler çıkarmaktan özellikle kaçınıyorum. Duygularımızı yaşarken sıraya koyamıyoruz, yazarken de koymamalıyız. Dediğiniz dozu gerçekten yakalayabildiysem, bunda tüm duyguların içi içe geçmesine izin vermemin de katkısının olduğunu düşünüyorum.

engin barış kalkan

SY: İlk kitabınızda da mizah yüklü bir dil kullanmıştınız; ama Anonslu Kaset Doldurulur’da mizahın daha baskın olduğunu söyleyebilirim. Sanırım hayata bakışınızda naif bir taraf var. Karamsarlığa ve hüzne pek meyletmiyor sizin öykü kişileriniz.

EBK: Yazarken baktığım yerin, zamanın hiçbir unsurunu gözden kaçırmamaya çalışıyorum. Olay akışını kurarken de aynı anlayışla davranıyorum. Kahramanların başlarına olmadık işler geliyor. Mutsuz oluyorlar, korkuyorlar, heyecanlanıyorlar, endişeleniyorlar… Büyük yıkımlara uğrayanlar bile var. Ama yaşamları bunlardan ibaret değil. İçinde bulundukları çevrede ve zamanda cereyan eden ne varsa onlara da sirayet ediyor. Tüm duygulardan azade oldukları, sıradan, rutin dönemleri de oluyor, mutlu oldukları, eğlendikleri, komik şeylerle karşılaştıkları da. Metinlerin geneline bakıldığında kahramanların üst üste tatsız olaylarla karşılaştıklarını görüyoruz ama çevredeki doğal akışı da işin içine katınca ortam kararmıyor, zaman zaman tebessüm ettirecek şeylerle karşılaşmak da bu sayede mümkün oluyor. Sözünü ettiğimiz duygu durumlarından birine odaklanıldığında ya koyu, dram dozu yüksek bir metin çıkıyor ortaya ya da bir mizah öyküsü. Benim okuduğum ve yazdığım metinlerin matematiğinden kendimce çıkardığım sonuç bu.     

Ben yazarken hikâyeye odaklanıyorum.

SY: Genellikle hacimli öyküler yazıyorsunuz. Bunlar novellaya da dönüşebilecek uzunlukta hatta. Öykü dışında başka bir türde yazmayı düşünüyor musunuz?

EBK: Ben yazarken hikâyeye odaklanıyorum. Ortaya hangi biçimde bir metin çıkacağıyla ilgilenmiyorum. Kovaladığım hikâye zaman zaman bir öyküye dönüşüyor, zaman zaman hacmi gereği novella olarak isimlendirilebilecek bir metne. Bu tamamen benim dışımda gelişen bir durum. Özellikle dışında kaldığımı söylemek daha doğru belki de. Yarın peşine düştüğüm hikâye öyle bir savrulur, öyle bir yayılır ki, bir romanla çıkarım karşınıza. Bu olmayacak bir şey değil ama şimdi ne desem fal açmak olur.

SY: Son yıllarda birçok öykü kitabı basılıyor; ama bunların arasından nitelikli olanların okuyucuyla buluşması da gittikçe zorlaşıyor. Sosyal medya, kitapların tanıtılması için önemli bir mecra görevini üstlendi. Örneğin instagram’da paylaşılan bir kitap fotoğrafı, kitap tanıtım yazılarından daha etkili olabiliyor çoğunlukla. Ancak bu yararlarının yanında herkesin aynı kitapları okuması ve hatta “beğenmesi” gibi bir tehlike de var. Sosyal medyanın okuru yönlendirmesi ve yazarı görünür kılması konusunda neler düşünüyorsunuz?

EBK. Bu, önlem alınması gereken değil ayak uydurulması gereken bir durum gibi görünüyor bana. Niteliğe nasıl bir etkisi olacağını henüz bilmiyoruz. Zaten kısıtlı sayıda üretilen ve tüketilen nitelikli edebiyat ürünlerini takip etmeye devam edecek ve makul bir zaman sonra bu tespiti yapabilecek duruma geleceğiz. Yalnız ben instagram’da paylaşılan kitap fotoğraflarının kitap tanıtım yazılarından daha etkili olmasının kötü bir şey olup olmadığı konusunda kararsızım. Tanıtım ve eleştiri yazılarının odaklarına aldığı kitapların hakkaniyetli bir değerlendirme sonucunda seçildiğine emin olsaydım böyle bir kararsızlığa düşmezdim. Sanırım en kötüsü bu iki alanın da aynı eserlere yoğunlaşması ki görebildiğim kadarıyla şu günlerde mevcut durum böyle.

SY: 2000’li yıllarda yazan öykücüler, öykümüzde bir kuşağın oluşmasını sağladılar. Sizinle aynı kuşaktan olan öykücüler arasından beğendikleriniz kimler?

EBK: 2000’li yıllarda öykü yazan bir kuşak mı çıktı ortaya yoksa edebiyata, yazıya içlerinde bir yerlerde, çeşitli dozlarda yakınlık duyan insanlar bazı araçlar vasıtasıyla öykü yazmaya mı yönlendirildi? Ürün sayısındaki artışı bir kuşağın teşekkül edişine bağlamadan önce bu sorunun cevabını bulmamız gerekiyor. Günlük hayatımın yoğunluğu nedeniyle ‘yeni çıkanlar’ raflarını yeteri kadar takip edemiyorum ama iyi kitaplar yakalayıp okuduğum oluyor. Umarım bu, sözünü ettiğiniz 2000 kuşağının varlığından kaynaklanıyordur.

Dönemimin yazarlarından isimler vermem gerekiyorsa, kitapları 2000 sonrasında yayımlanmaya başlayan Başar Başarır’ın ismini gönül rahatlığıyla verebilirim. Barış Bıçakçı ve Mahir Ünsal Eriş de sınırını çizdiğiniz dönemin önemli, değerli hikâyecileri.  

SY: Son sorum sizi biraz daha yakından tanımaya yönelik olacak. En sevdiğiniz kitap, film ve şehri öğrenebilir miyim?

EBK: Okuduğum, sevdiğim onlarca kitabın içinden birini seçip, işte en sevdiğim budur, demek oldukça zor ama madem bir tanesini seçmem gerekiyor, Don Quijotte diyeceğim. Modern romanın ilk örneği olarak kabul edilen bu eserin bir benzerinin daha yazılmadığını düşünüyorum.

İyi bir sinema takipçisi değilim, bu konuda oldukça kıt bir külliyatım var. Defalarca seyretmiş olmama rağmen açıp tekrar zevkle seyredebileceğim Ağır Roman’a bu payeyi rahatlıkla verebilirim.

En sevdiğim şehir tahmin edebileceğiniz üzere İstanbul. Eğer içinde doğmuş, orada yaşamış olsaydım Barselona için de benzer hisler besleyebilirdim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR