Enis Batur’un hep en olmadık yerlere attığı düğümler, çengeller ve referanslar bana kapsayıcı bir edebiyat yolculuğunu hatırlatır.
Enis Batur’un ilk hangi kitabını okuduğumu şimdi netlikle hatırlayamasam da, üzerimde bıraktığı etki çok açık ve güçlüydü. İlk gençliğinde yoğun edebiyat okumaları yapan biri için referanslarının genişliği, iç bilgisinin hacmi ve elbette üslubunun olanca özgünlüğüyle bu metinler beni kendi kendimden önce diğer bazı metinlerle karşı karşıya bırakıyor, bu durum da edebiyatın geniş çatısı altında “sığınacak” kimi kuytuluklar bulunduğunu büyük bir güven hissiyle gösteriyordu. Doğu-Batı Divanı’ndaki şiirleri, özel ansiklopedisinin bir parçası olduğunu hayretle öğrendiğim kitapları, dergilerin köşelerinde rastlayınca içimin adeta açıldığı notları, “çıkmaları”, “derkenarları”, bana kendimi unutturdukları için, öncelikle bunun için, çok kıymetli, büyüleyici ve tamamen edebiyat sınırları içindeydiler. Dünya yüzündeki her şeyin bir kitaba dönüşmek için olduğu kadar, kitaplardan da mülhem olduklarını hatırlattıkları için, Enis Batur metinleri bana her şeyden önce bu hayattan daha derin ve ilgi uyandırıcı başka bir düzlemin işaretçileri gibi görünürlerdi.
Cemal Süreya, “eleştirmenliği” İlhan Berk’e atfettiği bir şiirinde sayıp döktüğü ve her birine eleştirmenlik kadar müphem isimler yakıştırdığı kişiler arasında Enis Batur için “ileştirmen” der. Bu şiiri ilk okuyuşumla yıllar sonra yeniden okuyuşum arasında geçen ve benim için Enis Batur’u hep daha yakından keşfetmenin altın yılları olarak kalacak sürede, şairin bu ifadesi aklımda nedense “iliştirmen” diye yer edecek ve karşılaştığım her yeni kitabıyla önüme serdiği bütün o “bağlantısal yolculuklar” bu kelime etrafında bir anlam bulacaktı. Bugün bile, bir harf farkıyla Cemal Süreya’nın tam olarak ne kastettiğini kaygısızlıkla sık sık unuturum ve okuduğum her bir yazıyla birlikte Enis Batur’un hep en olmadık yerlere attığı düğümler, çengeller ve referanslar bana kapsayıcı bir edebiyat yolculuğunu hatırlatır. Buna benzer bir hisse ilkin, sanırım, Sahici Trenler İçin Oyuncak Kitap’ta kapılmış ve asıl yolculuğun ve hep başka şeyler düşünmenin pekâlâ bir edebiyat gerçeği olabileceğine içtenlikle inanmıştım.

Her ne kadar kendisi Özel Ansiklopedi’sini birkaç belirli cilde indirgese de, hayata ve edebiyata içkin çok kapsamlı bir model önermeleriyle bana kalırsa her bir diğer eseri de yalnızca başka hayallere değil, en sonunda birbirlerine açılmalarıyla da geniş, ansiklopedik bir mantık sunarlar. Harf harf, madde madde değil, çeşitli dokunuşlar, benzer sinir uçları, dokular, bilgi parçacıkları, ruh halleri ve elbette çıkarımları ve belirgin bir merak ağı üzerinden ilerleyip kesişen bu kitaplar, gerçek bir edebiyat okuru için dünyanın tam anlamıyla metinsel bir ifadesini ileri sürerler: Yazının hayata yakınlaştığı her anda fark ederiz ki bu denemelerin, bu şiirler ve anlatıların en derinde yatan bir özelliği de ancak bir başlarına ve diğer benzerleriyle irtibatları ölçüsünde kazanacakları yeni anlamlar saklıyor olmalarıdır: Mallarme’nin “Her şey sonunda bir kitaba varmak içindir” sözü, kuşkusuz burada büyük bir çaba ve enerjiyle başka kitapları da sırtlanmış ve bu önermenin doğal bir parçasına çevirmeye girişmiştir.
Enis Batur kitaplarından gündelik hayata ilişkin, yaşamımı ve dünyayı daha pratize edecek kimi ipuçları edinmiş miyim, emin değilim, şiirlerini ve roman denemelerini, anlatılarını bile bu kaygıyı hiç mi hiç taşımadan okuduğuma bakılırsa buna gerek de duymamış olabilirim: Ama bu noktada sözlerimin yanlış anlaşılmasını da istemem; sanırım aynı zamanda hiçbir kitabını, bu hayata alternatif sunacak şekilde, salt bir bilgilenme ve bilinçlenme vesilesi olarak da okumuşluğum yoktur. Duygusal ve ruhsal gerilimi, okurun okudukça geçireceği başkalaşımı, bütün bu şiirler ve romanlar bir bakıma en aza indirgediği ve neredeyse geleneksel kurmaca yaklaşımlarını da sorgulatırcasına hayli mesafeli bir yol izledikleri için olabilir: En geniş tabiriyle kişiyi “hüzünlendiren” bu kurmaca metinler, hayatla asıl bağlarını onu deneyimleyerek değil de düşünmek ve görmek gibi daha dolaylı yollardan kuruyorlardır. “Ben yaşamadım, okudum,” diyen Borges’i bu ilk gençlik yıllarında ne zaman anımsasam, kitaplardan bir hayat kurmanın ahlâkı ve mutluluğu – belki de gururu – beni hep daha çok kendine çekerdi: İşte Enis Batur da tam olarak böyle bir dünyanın kapılarını aralıyordu önümde; kitaplara muhtaç olmak ama asla kötümserlik ya da vazgeçmişlik üzerinden değil.
Burası önemli, çünkü kitaplardan vazgeçmemenin hayattan kopmak demek olmadığını, keşfettiği ya da yazar tarafından yönlendirildiği diğer bütün metinlerin okuru daha ziyade hayata ilişkin derinlikli bir mantık edinmeye sevkettiğini belirliyor: Ben kendi adıma, her ne zaman bir Enis Batur kitabı açacak olsam, tıpkı çocukluk günlerindeki gibi yere halının üzerine ansiklopedileri serip bir şeyler okuduğumu, resimlere bakıp hayaller kurduğumu hatırlar ve beni o zamanlar hayata hazırlayan bu ansiklopediler gibi, bu metinlerin de içime bir güven ve, adına kişisel ahlâk diyeceğim ve çoğunlukla başka varoluşları, başka düşünüş biçimlerini ve bilgi çeşitlerini merak etmekle perçinlenecek bir kuvvet, bir özgüven duygusu aşıladığını derinden hissederim.






