Erdal Öz'ün Kırmızı Kalbi
13 Şubat 2019 Kültür Sanat

Erdal Öz'ün Kırmızı Kalbi


Twitter'da Paylaş
0

Gülünün Solduğu Akşam... Belki de kimse Erdal Öz'ün roman demediği bir metne bu bir romandır deme cesaretini gösteremedi.

2006 yılının eylül veya ekiminde, Sabah gazetesinin Balmumcu'daki binasının 7'inci katında Ülkü Tamer'in odasındayım. Bir saat önce cep telefonumdan arayıp, "Erdinç, müsaitsen gazeteye gelebilir misin?" diye çağıran Ülkü Bey, sağ elinin parmaklarını okusun diye bıraktığım öykü dosyama vurarak bir parçanın ritmini tutuyor. Aslında ısmarladığı çay gelene kadar konuya girmek istemediğinden bana söyleyeceğini düşündüğünü anlıyorum. İlk yudumunun ardından başını ileri doğru uzatıp bir zaman makinesinden geçmişe bakarmış gibi iç geçirerek,

"Bilge Karasu'dan beri böylesini okumamıştım," diyor. Bunun bir övgü olduğunu, Ülkü Bey'in, "Ne şaştın? Gerçek bunlar. Kimseyi yazma işlerinde boş yere yüreklendirmemek lazım," sözleriyle anlıyorum. Sonra eski bir aile mirası davranışı sandıktan çıkararak gülerek utanıyorum. O da gülüyor. Dosyada beğendikleri kadar tenkit ettikleri, eleştirdikleri ve değiştirmemi istediği yerler var: Ama hiçbiri kurgu ya da metin iklimine ait değil, daha teknik, dil bilgisine ilişkin konular. Aklıma yazarak dinliyorum.

Ülkü Tamer ile daha önce tanışmamıştık. Ben yeni gazeteciydim. Üniversiteyi bitip Ankara'dan İstanbul'a dönünce güç bela iş bulmuştum. Ülkü Bey'in yazılarını da Sabah'ta okuyordum. Gazetesinden ona telefon edip, yazdığım dosyayı okuyup okuyamayacağını sorduğumda hiç ikiletmeden kabul etmişti.

Okumayı nezaketinden kabul etti ama döneceğini sanmam, diye düşünüyordum ki, o an karşısına otururken mahcup olduğumu anlatmak Ülkü Bey'in vaktini çalmak sayılacağından sustum. 

ülkü tamer

"Ne düşünüyorsun öyle? Bu öykülerin yayımlanması lazım. Sen bu dosyayı hangi yayınevlerine verdin?" diye sordu.  Butik yayınevleri yeni yazarlara bugünkü kadar açık olmadığından, bana hayran kalacaklarını düşündüğümden değil de biraz çaresizlikten o gününün en anlı şanlı ve varlığını hâlâ sürdüren yayınevlerinin beş-altısına dosyamı yollamıştım. Bazılarından mektuplar alıp dosyanın yayınlanmayacağını öğrenmiştim, bazıları cevap vermemişti.

Aralarında Sabah gazetesi grubuna ait Merkez Kitap'ın da olduğu yayınevlerinin ismini saydıktan sonra, ben o yayıneviyle ilgili bir atak gelecek diye düşünürken,

"Can Yayınları'na git," dedi.

 "Gittim," diye kestirip attım.

Bana yayın dünyasının zirvesini istikamet göstermesini, onca iş güç arasında yazdıklarını da okudum, artık bak başının çaresine, çıkışı olarak anlayıp, dosyayı incelediği için teşekkür edip kalkmaya davranırken, imbiklerden süzülen nezaketiyle bunu engelledi. Tabii o an çalıştığı kurumun yayınevini değil de en büyüklerin Can evini bana neden adres gösterdiğini soramadım. Ülkü Bey ısrarcıydı:

"Celal'e, yani Celal Üster'e git. Can Yayınları'nın Genel Yayın Müdürü. 'Ülkü abi dosyamı okudu, beğnedi. Hatalarımı da söyledi. Onları revize ettim, yeniden getirdim' de Ben de Celal'i ararım, dosyanı bir daha ver," dedi.

İlk His: İhanet

Kitap yayınlatmanın hayli zorlu olduğunu yaşadıkça anlıyordum. Böyle hitap etmeme izin verdiği için Ülkü abinin 'referansıyla' Can'a gidecek olsam, edebiyat patlamasında yeni yazar adaylarının dosyalarını okumakla boğuşan işi başından aşkın bu yayınevinde, 'Nereden çıktın sen, amma ısrarcısın' denerek çok da hoş karşılanmayacağımı düşündüm. 2000'lerin başı herkesin romancı olmak istediği günlerdi, yayınevlerinin pencerelerinden taş bağlayıp dosya atılan zamanlardı. Editörlerin, okutmanların gelenleri incelemekten kendi yazarlarının eserlerine zor bela vakit ayırdığını biliyordum. Hem böyle gidecek olsam ilk kitaptan sonra Can'a bir daha ayak basamayacak kadar mimlenebileceğim gibi bir kaygıya kapıldım. Ben buna benzer kaygılarımı geveleyince, Ülkü Tamer şu unutmadığım lafı etti:

"Erdal (Öz) yaşasaydı, gidip tanışırdın. Bir defa tanışmak zorundaydın. İşte o zaman kaçamazdın. Onu arardım, senden, dosyandan bahsederdim Erdal seni bulurdu. Bu kaygılarının yersiz olduğunu anlardın."

O günlerde Ankara'da bir arkadaşımın Can Yayınları'na verdiği çocuklar için dil bilgisi kitabı kabul edilmişti. Bu yayımlanma mutluluğunu benim öykü dosyamın da kabul edilebileceği umuduyla gün aşırı sohbetlerimizde paylaşıyorduk. Ankara'nın tüm çiçeklerinin ve ağaçlarının fışkırırcasına patladığı, sanki dünyadan hüznünü ve acının silindiği, sebepsiz bir mutluluğun insanın içine işlediği bir 6 Mayıs günü, Emek'te yürürken o arkadaşımın telefonuyla Erdal Öz'ün vefatını öğrendim. Metro istasyonunun granitten yapılma çıkıntısına oturdum. Şaşkınlığın ardından ilk duyduğum şey bu kayıp için üzüntü değil de ihanete uğrama hissiydi. Sonra bu yersiz ve aşırı duygu için epey vicdan azabı çektim. Yaşasaydı beni Erdal Öz ile tanıştırma fikrini açan Ülkü abiye bunları anlatmadım. Nedense adı geçtiğinde Erdal Öz'e karşı tıpkı vefat haberindeki gibi kızgınlık ve kırgınlık karışımı o ânın havasına aykırı bir duyguyu benliğimde hissettim. Bundan utandım. Konuşmadan anlaşabilmenin sırrına varan her bilge gibi Ülkü Tamer de, dalıp gitmeme anlamlar yükledi. Sonra onun yanından bir amaca varamadan ayrılmamı galiba kendine yakıştıramadı. Buna da ayrı utandım, derdim bir yayınevine kontenjandan yerleştirilmek değil, sadece yazabilmiş miyim bunu usta ve tarafsız bir göz tarafından okuyabilmekti.

"Notos'a gitmeye de itiraz etmesin artık, değil mi? Amaçları, genç yazar adaylarının yazar olup olamayacaklarını onların öykülerini yayınlayarak, anlamalarını sağlamak" dedi Ülkü abi. Ben buna da farklı gerekçelerle itiraz ettim. Ülkü Tamer, bana mısın demedi.

***

Ben, 2006'dan sonra yayınlanmayacağını bile bile ileride aynı enerjiyi bularak yazamayacağımı düşündüğüm iki roman için on iki yıl çalışırken, ilkini birkaç kez yayıncılara ulaştırdım. İlk gittiğim büyük bir yayınevinin sahibi, romanın sonuna ilişkin bazı tavsiyelerde bulunarak uzunca övgü dolu mektubunda, 'Seni yayın sırasına alsak, yıllarca bekleyeceksen, şu yayınevine git' dedi. Söylediğini yaptığım diğer yayınevinin de yönetiminin değişmesi sancılarını beklerken başka yayıncılara da gittim. Çoğu Araf'ta kalan yayımlanamama maceraları yaşanıp dururken, yayınevlerinin kabul etmesi için az sayfadan oluşan, basit anlatıma dayalı ve kurgusu da hayli anlaşılır olan modern metinler üretmek için elimdeki romanları tamamlamaya karar kıldım. Yaşar Kemal'in bana, 'Aklına geleni yazmak için erteleme' öğüdüyle bir yandan roman yazarken öte yandan da öyküler, eleştiriler, incelemeler yazıp Notos'ta yayınladım. İnternet edebiyata da alan açınca, önce Emrah Polat'ın yönettiği Edebiyat Haber'de sonra Oggito'da yazmaya devam ettim: Suç ve Ceza için de makale yazdım, Anna Karenina için de,  Zweig da, Adalet Ağaoğlu da, İhsan Oktay Anar da yazdım, Tostoy da, Hasan Ali Toptaş da Faruk Duman da. Montaigne de, Cartarescu da, Peter Nadas da, Calvino da, Pamuk da Yuri Herrara da. Liste uzar gider. Ama hiçbir zaman dönüp de Erdal Öz hakkında yazmadım. Bir iki yazıda birkaç küçük atfın dışında, ona hiç dokunmadım. Galiba ona hâlâ kırgındım, biraz kızgındım. Oysaki Türk edebiyatının sayılı öykücülerinden biri değil miydi Erdal Öz?

Daha Çot Öykücü

Havada Kar Sesi Var sadece yalınlığın ihtişamıyla yazılmış, her biri Sait Faik öğretisinden beslenmiş ve bunu o güne değin en nitelikli şekilde başarabilmiş forma sahip öykülerden oluşmuyordu. Öykü konusunda sınırları basit bir okurun ve yazarın ulaşabileceği noktaya çeken, ama içine girdikçe ne denli derin olduğu görülerek saygı sunulması gereken bir Büyük Öğretici Yazar metinleriydi.

Gülünün Solduğu Akşam, Erdal Öz'ün 'her ne kadar roman yazmak istiyordum ama bir anı kitabı ortaya çıktı' diyerek gözümüzün içine baka baka ortaya koyduğu mütevazılığının anıtıydı. Eser basbayağı Türk edebiyatının en derin romanlarından biriydi. Biçimsel olarak roman gibi başlıyor sonra Mamak'taki tanıklıklarını roman formunda ama anlatıcıların ifade biçimlerine dokunmadan sunuyordu. Bu dokunmama, yani koruma duyarlılığına, Gülünün Solduğu Akşam'da anıları kurguyla birleştirmemesinden ötürü roman denmiyordu. Fakat anlatıdaki derinlik ve zamansal geçiş bütünlüğü ancak bir roman formunda mümkündür. Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in yargılanma ve idam-cinayetlerinde tarihe mal ettiği 'tanıklık' yapısı, bu anlatıyı ikonlaştırıyor. Belki de kimse Erdal Öz'ün roman demediği bir metne bu bir romandır deme cesaretini gösteremedi. Ama ben her okuyuşumda Gülünün Solduğu Akşam'ın bu roman formunu, Don Quijote'nin anlatı içinde anlatına biçimine benzetirim. Ve roman değildir diyemem.

Yaralısın ise Virginia Woolf'unkü kadar ipleri elinde tutmasa da Türk edebiyatının en önemli bilinç akışı tekniğine sahip romanı. Hapishanede sadece olayların değil imgelerin zihinde yarattığı düşüncelerin birincil ve ikincil anlamlarını da metinde var. Öte yandan YaralısınGülünün Solduğu Akşam ile beraber karşılaştırmalı okuma yapmak da faydalı olur.

Günlükler de sadece bir yayıncının değil, önemli bir yazar olan yayıncının edebiyat notları olarak değerli. 1981'de Can Yayınları'nı kurduktan sonra yayımladıkları ve yayımlamadıkları hakkında defterine yazdıkları da bir şekilde 'Roman ya da öykü dosyası nasıl hazırların' sorularına yayıncının zihninden yanıtlar veriyor. Yine  kendi yayımladığı metinlere ilişkin değerlendirmeleri de not alınması gereken türden. Márquez'in Yüzyıllık Yalnızlık romanında üzerine giydiği gecelik ve hindi boynuna benzeyen cinsel organıyla ölümün terastaki sallanan sandalyeye oturmasının onu nasıl etkilediğini okumak, Yüzyıllık Yalnızlık'ı bir kez daha okumaya itmiyor muydu insanı? Ya da Beşiktaş-Galatasaray maçını 1990'ların sonunda kahvehanede, kafede veya bir restoranda izleyen kalabalığın birbirine ne denli azgın bir sinirle giriverdiğinin gözlemi de pekâlâ anlatılamaz mıydı?

Erdal Öz'ün her ne kadar roman yazsa da aslında öykücü tarafının daha güçlü olduğunu anlatmak da pekâlâ mümkündü. Birçok kişi bunu yaptı, üzerine kitaplar yazdı, yazmaya da devam ediyor. Benim hesabıma ise uzun süredir bir Erdal Öz suskunluğu vardı. Ta ki kısa bir vakit önce Orhan Pamuk'un ilk romanını yayımlama cesaretini gösteren yayıncının o olduğunu ifade edene kadar. Sahi onun da altını çizmek gerekmiyor mu? Antalya'daki bir öykü jürisindeyken metninden etkilenip, herkes eksi not verirken artı notla dereceye soktuğu ardından da yayınevi kurduğunda ilk yayımladığı kişi Orhan Pamuk'tu. Bugün yeni bir Orhan Pamuk olmadığı için değil, yeni bir Erdal Öz çok zor bulunduğu için belki de bir süredir 'Beklenen Yazar Nerede' diye soruyoruz birbirimize.

O Bir Edebiyat Kitabıdır

Bir edebiyat meşhuru değilseniz, kişisel tarihiniz kimseyi ilgilendirmez. Hatta yayın bekleyen bir yazarsanız, başka amaçlar güttüğünüz sanılır. Hiç sorun değil. Edebiyata dair ne tür metin üretirsen üret, onca yıl Erdal Öz'den hakkınca (ki bunun tam bir kıstası yok) söz etmemektir asıl ayıp olan. Yaptığı nitelikli yayıncılığı, çoğu sonradan Nobel kazanan yabancı çeviri yazarların kitaplarını yayımlamasını, genç yazarlara verdiği desteği (vermedikleri de söylenebilir) ve kendi yazarlığını, edebiyata kattıklarını hepsini, her şeyi geçsek geriye sadece tek bir şey bile kalabilir. Kitap kapaklarını bir kişi edebiyat okuru olmasa bile, Can Yayınları'nın beyaz zemin üzerine kırmızı kalpli ikonunu görünce, onun bir edebiyat kitabı olduğunu anlatabilme başarısı bile tek başına yazılmaya değer. Gerçi Utku Lomlu'nun yeni tasarımlarıyla bu ikonlaşma gücünü yitirmeden, estetik kazanarak sürüyor, o da ayrı yazı konusu. İyi de 14 senede niye hiç yazmadın Erdinç? Erdal Öz'e hâlâ biraz kızgınım sanırım. Belki havada kar sesini duymayı bir tek kendi biliyor diye.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR