Erhan Sunar: "Gazetecilikten bazen fazlasıyla beslendiğimi görebiliyorum."
9 Şubat 2019 Söyleşi Edebiyat Roman

Erhan Sunar: "Gazetecilikten bazen fazlasıyla beslendiğimi görebiliyorum."


Twitter'da Paylaş
0

En nihayetinde bütün bir roman, olanca gerçekçiliği ve belgeselci yanına karşın, üç kişi arasındaki aşkı veya dostluğu da irdeliyordu.

Erhan Sunar, kendini de pek ortaya çıkarmadan, titizlikle yazıyor, yazdıkları üstüne düşünüyor ve yeni anlatım olanakları arıyor. Yeni romanı Diğer Yarısı - Fotoğrafçının El Kitabı da alışılmış olanların dışında bir metin. Erhan Sunar ile özellikle bu romanından çıkarak yapmak istediklerini konuştuk.

Semih Gümüş: Diğer Yarısı bana kalırsa ilginç bir roman. Altbaşlığı da, Fotoğrafçının El Kitabı. Sanki bir deneme kitabına giriyormuşuz, romanın adı bir yabancılaştırma efekti osun diye konmuş gibi. Sen bunları nasıl düşündün?

Erhan Sunar: Romanın yarı-kurgusal bir metin gibi görülmesini en başından düşünmüştüm. Bunu, iki fotoğrafçının beraber hazırlayacağı bir fotoğraf kitabıyla kurgu içinde de birleştirince olanaklarına bakmak istedim. Bir fotoğrafçının tematik fotoğraflar çektiği, diğerinin de bu fotoğraflara yazılar yazdığı şeklindeki çatı kurgu, bana –özellikle yorum bölümlerinde– deneme havası da yaratabilme imkânı verecekti. Aslında romanı yazdığım ilk aylarda, aklımda sürekli fotoğraf ekleme düşüncesi de vardı. Ama dikkatine güvendiğim bazı arkadaşlarım böyle bir tercihin romanın kurmaca havasını, okurun hayal dünyasını zedeleyeceğini söyleyince ikna oldum ve vazgeçtim. Yine de içimde bir çeşit kararsızlık kaldı ve bu kez de ismine “anlatı” desem mi diye düşünmeye başladım. Romanın sonundaki “Yazarın Sonsözü” isimli kapanış bölümü bu endişelerime örtük bir biçimde de olsa değinir. Belgesel tarafının artık iyice oturduğunu anlayınca, bir içgüdüyle altbaşlığı da eklemek istedim; bir tür espri olduğunu da düşünürüm bazen.

erhan sunar

SG: Başlamadan önce iki epigraf –Ferit Edgü ve Orhan Pamuk’tan– ve senin yazdığın benzer bir giriş paragrafı, sonra hikâye başlıyor. Ne yapmak istediğini de açıklayan bir giriş mi bu?

ES: Aslında epigrafların romanın gidişatını etkileyebileceği bir gerçek; çok fazla müdahaleci olurlarsa bu risk daima vardır. Ben epigraflardan birini romanımı yapısal, diğerini de anlamsal yönden desteklesin diye, ama bunlardan da önce biraz ipucu vermek maksadıyla seçtim. Diğer romanlarımda da böyledir. Onları izleyen giriş paragrafı ise, sonrasında her iki bölümde bir yeniden belirecek olan bir düşünce silsilesinin bir parçasıdır ve romanın içeriğiyle, kurgusuyla, simetrisiyle, duygusuyla ilişkilidir. Onları epigraf mantığıyla düşünmemiştim. Romanı yapan üç belirgin sesten bir tanesini oluşturur o bölümler.

SG: Romanın anlatım biçimi üstünde de durmak gerekir. Böyle bir biçimin geçerliliği tartışılabilir de. Anlatıcı içerden dışarıya seslenerek, neler yaşadığını bize, okura aktarma kaygısını taşıyor. Bize anlattığını doğrudan da söylüyor. Dolayısıyla tek yanlı bir anlatma biçimine bağlı bir anlatı seçmişsin. Bu seçimi yaparken neler düşündün?

ES: Yine metnin yarı-kurgusal bir izlenim vermesiyle bağlantılı olabilir. Daha ilk bölümde hemen, fotoğrafa bakan kişiyle onun bir parçası olan kişinin aynı olduğunu görüyoruz; ama bu durum her zaman için de geçerlilik taşımıyor. Kimi durumlarda fotoğrafların tasviri ya da yorumu, romanın söz konusu başlıca üç kişisini de aşarak daha temel, daha kapsamlı olgularla ya da hayallerle birleşiyor. Bahsettiğiniz kısmın devamını oluşturacak diğer bölümler –böyle adlandırayım– fotoğrafların değerlendirilmesiyle ilgilidir ve birinden diğerine anlatıcının sesi de, kullanılan zaman kipi de, kaçıncı şahıs anlatıcı kullanıldığı da değişir. Yer yer okura sesleniyormuş gibi görünen durumlar çok belirgin olabilir; bunu hem edebi bir oyun ya da şaka hem de karakterlerimin dünyasına yaklaşılması için okura gönderilmiş birer işaret olarak düşünüyordum yazarken. Okura seslenen bu “ses” başından sonuna belirgindir romanda.

SG: Fotoğraflar anlatıcının geçmişte yaşadıklarını âdeta sahneliyor. Fotoğraf hatırlatır, bir tür bellektir ama fotoğrafa bakana göre de sahneler değişebilir. Bir yerde, “Fotoğraf acımasız da olabilir” deniyor. Senin fotoğrafla ilişkini düşününce, bunun romanın kurgusunu oluşturduğu da söylenebilir mi?

ES: Evet. Romana fotoğraf ekleme fikrinden caymama yol açan da tam olarak buydu. Anlatıcı ses her ne kadar kendi öznelliğini ya da müdahalesini dayatıyorsa da, son aşamada bu fotoğrafları okur da canlandıracaktır. Yazarken aklımda kimi fotoğrafçıların eserleri dolanıyordu pek tabii ki, ama ancak belli belirsiz bir dikkat yönlendirmeye özen gösterdiğim ve asla yeniden canlandırmaya girişmediğim bu fotoğrafların romana en sonunda birer izlenim olarak temas edeceğini de biliyordum. Hayallerin fazlaca bulaştığı bu bir çeşit ara bölgede okura da artık rol düşüyor.

edhan sunar

SG: Romanın beni sözünü ettiğim birkaç özelliği dışında başka anlatım özellikleri de var. Bölüm aralarına yer yer giren italik metinler, anlatıcının hikâyeye dışarıdan giren bazı kişilerin yaşadıklarını anlatma biçimi gibi… bana arada bıçak sırtında yürüdüğünü hissettiren biçimler. Roman yayımlandıktan sonra sen, Tamam, oldu, diye düşündün mü?

ES: Sonsöz bölümünde de değinildiği gibi, romandaki kişilerden biri olan ve kurmaca kısmını da belgesel kısmını da şekillendiren çok önemli bir konuma sahip bu “ses”, yani italikle gösterilen kısımlar, ancak bahsedilen fotoğraf kitabı tamamlandıktan sonra eklenmiştir. Dolayısıyla romandaki iki fotoğrafçının dünyasına ilişkin çok şey barındırır. En nihayetinde bütün bir roman, olanca gerçekçiliği ve belgeselci yanına karşın, üç kişi arasındaki aşkı veya dostluğu da irdeliyordu. O bölümleri eklemeden önce, bir itiraf olsun bu, bir çeşit eksiklik hissine kapıldım; ama yapısal değil daha çok anlamsal bir durumla, içerikle, karakterlerimden birinin dünyasının yansıtılmasıyla, ilişkilerin boyut kazanmasıyla, bunlar gibi sebeplerle bağlantılı bir tercihti o. Önceden de değindiğim gibi, bunun dışındaki “ses” değişimlerini (özellikle fotoğrafların yorumlandığı bölümlerde) bir çeşit kaygısızlıkla ele aldığımı söyleyebilirim; deneme türüne çok yakın düşüyorlardı çünkü. Romanın kendi iç unsurlarını aşıp daha tarihsel, sosyal olgularla veya kişilerle birleşmelerini de hep bu “deneme” olanakları içinde görmeye çalıştım.

SG: Ve bir şehir romanı gibi, arkada Diyarbakır, ara sokaklar, yaşayan bir şehir. Bence roman çok şey katan şehrin kimliğini de vermeye çalışmışsın…

ES: Evet, özellikle hazırladıkları fotoğraf kitabının tematik bir mantığa dayanıyor olması, karakterimin objektifini zaman zaman şehre de yöneltmesini gerektiriyordu. Bir de az çok dönemsel bir roman, çok uzun sayılamasa da artık geçmişte kalmış bir zaman diliminde geçiyor ve o günden bu yana şehrin tarihi de belleği de değişime uğramış durumda. Biraz da bu değişime bir kayıt düşme içgüdüsü vardı bende. Ama asla nostaljik olmadan. Dönemin (1991 yılı) şehirle birleşen kendine özgü yanları fazlasıyla giriyordu romana. Gazetecilerin hep dikkatli bir göz gibi “kayıt tutma” hevesleri de bunlara eklenince, benim için gerçekçi bir boyut aldı diyebilirim. 

SG: Fotoğrafla ilişkinden söz eder misin. Oggito’da fotoğrafla ilgili yazılar da yazıyorun. Sen çekiyor musun…

ES: Babam gazetecidir ve mesleğinin başlarında uzunca bir zaman basın fotoğrafçılığı da yapmıştır. Gazeteler, ansiklopediler, dergiler, fotoğraflar evimizden eksik olmayan şeylerdi hep ve babam aynı zamanda bol bol ailemizin fotoğraflarını da çekerdi. Diğer romanlarıma da sızdığı gibi, gazetecilikten bazen fazlasıyla beslendiğimi görebiliyorum, bilmiyorum belki de biraz kolayıma geldiği içindir. Ama bu romanda gazeteciliğin meslekî doğası ya da refleksleri kadar, düşünsel yanına da bakmak istedim ve fotoğrafları karakterlerime böyle bir algı açıklığı ile çektirdim ya da yorumlattım… Kendim fotoğraf çekmiyorum, romanda da belki biraz sezilebileceği gibi işin teknik taraflarına kafa yorabilen bir yanım yok. Daha çok algısal, düşünsel yönü dikkatimi çekiyor ve heveslendiriyor beni; buralardan bir hayal gücü de çıkarılabileceğini düşündüğüm için romanda bunun olanaklarına bakmak istedim. Fotoğraf veya fotoğrafçılar üzerine yazdığım denemeler de tamamıyla bir merak sonucu. Fotoğraf kitapları okumayı çok severim. Bir de Geceden Önce romanımı yazarken yoğun resim okumalarım arasına, bazen benim için daha dinlendirici olan fotoğraf bakma seansları da giriyordu ve böyle birike birike bir uğraşa dönüştü diyebilirim.

SG: Kendin için nasıl bir edebiyat anlayışı ve yazma, yaratma biçimi oluşturmaya çalışıyorsun?

ES: Romanlarımın iç yapılarının ya da dünyalarının birbirlerine pek benzememelerine dikkat ederim. Yaratıcı olmaya, tekrara düşmemeye özen gösteririm. Biçimsel yönden bir yenilik getirebilir miyim bilmiyorum, ama bir romana başlayabilmek için her şeyden önce biçimini, ona kendi yaklaşımımı bulmaya çalıştığımı her defasında yeniden görmüşümdür. Araştırmaya dayalı romanlar yazdığımı da en başından beri görebiliyorum, bu yönde yapacağım okumalar beni kimi kez romanların hayalleri kadar mutlu eder. Mesela şu sıralar 1920’lerin ortalarında başlayan bir roman yazıyorum ve yaptığım okumaların onu en sonunda panoramik bir dünyaya çevireceğine duyduğum inanç beni şevklendiriyor. Siyaset, toplum, gündelik hayat, edebiyat ya da sanatın kendisi: Her birine yönelik dikkat romanlarıma doğrudan ya da dolaylı biçimde sızıyordur.

SG: Bizde yazılanlarla –eğer izleyebiliyorsan– sözgelimi Batı’da yazılanlar arasında, kurmaca biçimleri bakımından hangi farklar var sence?

ES: Tam bir genelleme yapmak ne kadar doğru olur bilmiyorum, ama açık ki kültürel farklılıklardan ötürü bizde romanlar okur tarafından duygusal etkileriyle daha fazla göz önünde bulunduruluyor, öyle önemseniyor. Kendi yazdıklarım konusunda da, hem edebiyat beğenisi olan arkadaşlarımdan hem de biraz daha saf okur olanlardan sıklıkla duyduğum bir şeydir bu: Neden daha içli, daha dokunaklı, daha duygusal bir şeyler yazmıyorsun? Kurgunun gelişkin olabilmesi ya da romanların bu yönlerine kendiliğinden bir dikkatin oluşabilmesi için edebiyat içi düzeneklerin de gelişkin olması, edebiyatın insanların hayatlarında kapladığı yerin daha belirgin olması gerekir diye düşünüyorum. Ne de olsa roman bir Batı icadıdır ve bizim yapabileceğimiz en önemli şey, bu icadın doğası ve seyrine daha dikkatli bakıp kendi yaşamsal yollarımızla birleştirmeye çalışmak olabilir. Romanların hikâyelerini, Doğu toplumlarında fazlasıyla önemsenen meselci yanlarını hafifsemiyorum, yine de meselenin kurgu kısmı, romanların gerçek hayatla bağlarının sorunsallaştırılması, bu gerçekliğe hem benzeyen hem de bir biçimde benzemeyen daha “plastik” yönleri vs. var ve edebiyatı bence okur için de yazar içinde eğlenceli kılan şeyler biraz da bunlar.

erhan sunar

SG: Diyarbakır’da yaşamak seni nasıl etkiliyor? 

ES: Çocukluğumun küçük bir bölümü ve üniversite yılları dışında hep bu şehirde yaşadım. Dolayısıyla yaşamsal olarak çok bağlıyımdır Diyarbakır’a ve hep döneceğim bir yer olarak kuvvetle içimde derinlerde yuvalanmıştır. Şehrin kadim kültürüyle, gelenekleriyle, tarihiyle çabucak birleşen insan hikâyeleriyle sık sık karşılaşırız, ama benim böyle duygusal bir bağlılığım yok Diyarbakır’a. Romanlarımda da bu boyutuna pek girmek istemem, en nihayetinde şehir hâlâ soluk alıp veren canlı bir oluşumdur, bir gündelik hayatı ve sınırları vardır ve her zaman büyük harflerle Tarih ile anılması gerekmez. Bununla bağlantılı bir şeyi daha hemen belirteyim: Edebiyatta taşra-merkez karşıtlığı bitmek bilmez siyasi bir gündem gibi hep dolayımdadır; kendi adıma yazarken taşrada olmanın dertlerini bütünüyle ve doğallıkla unutabiliyorum.   

SG: Kimleri okuyup etkilendin, en sevdiğin yazarlar kimler?

ES: Örnek aldığım, romanlarımın kimi sorunlarını onların esinleriyle, yardımlarıyla çözdüğüm yazarlar için, John Fowles, Ian McEwan, Mario Vargas Llosa, Amos Oz ilk aklıma gelenler. Türkiye’den Orhan Pamuk’u, Sevgi Soysal’ı, Adalet Ağaoğlu’nu, Oğuz Atay’ı, Yusuf Atılgan’ı çok severim. Ama, tabii, böyle listeler de saymakla tamamlanmaz hiç.

SG: Son zamanlarda okuduğun kitaplardan özellikle okunmasını istediğin kitaplar var mı?

ES: Paul Auster’ın 4 3 2 1 romanını önerebilirim. Yazmakta olduğum romana yönelik de epey bir sır barındırıyormuş gibime geldiği için ayrıca sevdim. Fransız Teğmenin Kadını’nı uzun bir aradan sonra yeniden okudum ve kurmaca-tarih ikiliğine yönelik birçok eskimeyen sorunu bu güzel romanın ilmek ilmek nasıl işlediğini bir daha gördüm. Aynı zamanda harika bir aşk romanıdır da.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR