Erkmen Özbıçakçı: "Öyküyle anlatılamayacak bir şey yokmuş gibi geliyor."

Erkmen Özbıçakçı: "Öyküyle anlatılamayacak bir şey yokmuş gibi geliyor."


Twitter'da Paylaş
0

Öykülere şeklini veren temel fikrin kaynağını, hegemonik erkekliğin üzerimizdeki yabancılaştırıcı etkileri, diye ifade edebilirim.

Erkmen Özbıçakçı'nın ilk öykü kitabı Gölgede Yanmak yayımlandı. Gölgede Yanmak, öteden beri yazıldığı izlenimi veren, ustalıklı özellikleri olan bir ilk kitap. Bir yazarlık deneyimini gösteriyor.

Semih Gümüş: Erkmen, ilk kitabını yayımlamak bir öykü yazarı için elbette itici bir güç. Peki bu ikinci öykü kitabını nasıl etkiler?

EÖ: İlk kitabın yazar adına, daha iyisine ulaşmak için bir basamak işlevi gördüğünü düşünüyorum. Daha önce sınırlı bir çevrede, birebir iletişimle sınanıp şekillendirilmiş, içinde hayal dünyanızdan izler taşıyan bir metni tanımadığınız insanlara açıyorsunuz. Sadece itici bir güç, bir motivasyon değil, içinde bir parça kaygının da olduğu hisler uyandırıyor insanda bu durum. İşin okur tarafından bakacak olursak da, edebiyat meclisinde sesimi daha da gürleştirebilmem, sözümü daha da işitilir kılabilmem için bir referans noktasını temsil ediyor bence. Tadını çıkarmaya çalışıyorum bu günlerin. İlk kitabın ikinciye ve devamına etkisini biraz da bundan sonra okurla gireceği etkileşim belirleyecek.

SG: Doğup büyüdüğün yerler, Tarsus, Arap Alevi mahalleleri... öykülerine epeyce sızmış. Özel bir coğrafyanın kültürü öykülere kendiliğinden bir çekicilik de katıyor mu?

EÖ: Kesinlikle katıyor. Hele ki bahsi geçen mahallelerdeki lezzetli hikâye anlatıcılığı geleneğinin avantajları düşünülürse. Bu mahallelerde her akşam evlerin kapılarının açıldığı ortak avlularda birlikte dolmalar oyulur, sarmalar, içli köfteler yapılır, salçalar çekilirdi, büyük sofralar etrafında hep beraber yemekler yenirdi. Bu işler sırasında edilen sohbetleri, anlatılan hikâyeleri, atılan kahkahaları siz düşünün. Şanslıyım çünkü böylesi bir avantajı kullanabilmemi sağlayan, bu sohbetleri gözlemleyip deneyimleyebileceğim ortamlarda büyüdüm. Fakat bu noktada ince bir çizgi olduğunu da düşünüyorum. Benim zihnimde dört başı mamur çizili duran bu özel coğrafyanın mekânları veya kültürel özellikleri, okurun ancak kısıtlı bir bölümünün zihninde aynı canlılıkla hazır bulunuyor. Okurun büyük bölümü için içine girilip hemhal olunacak bir atmosferi yaratmak, yalnızca şahsi gözlemlerimle aktararak kıvırabileceğim bir iş değildi. Uygun dozu ayarlayamama durumunda çuvallamak da işin en zorlayıcı tarafıydı sanırım. Bu coğrafyanın insanı için bir eşyanın ya da bir yemeğin ifade ettiği anlamı okura geçirememe ihtimalinde, ne diyor bu adam, pozisyonuna düşmek de vardı işin içinde. Elimdeki avantajı bir anda dezavantaja çevirme ihtimalinden bahsediyorum. Bu açıdan yağı, salçası kendiliğinden lezzetli bir mutfakta yemek pişirmek elbette avantaj. Fakat doğru miktarda ve teknikle kullanmak şartıyla.

erkmen özbıçakçı

SG: Öykülerini bir tür “erkek hikâyeleri” olarak anlatmak sanırım mümkün. Üstelik öykülerin bir bütünlüğü de var. Bu fikrin nedenleri ve kaynağı nedir?

EÖ: Bu dosyanın öykülerini yazmaya 2013’te başladım. İçinde Gezi’nin de olduğu özel ve önemli bir yıldı 2013. Bir de üstüne denk geldi, aynı yıl üniversitede toplumsal meselelere, siyasete, arkadaşlık ilişkilerine, romantik ilişkilere bakışımı etkileyen iki ders aldım arka arkaya. İlki, Toplumsal Cinsiyet Psikolojisi öteki İletişim ve Yabancılaşma başlıklı. Ardından bu derslerin ve devamında yaptığım okumaların da katkısıyla hayatla ilgili temel çelişkimin, iç huzursuzluğumun kaynağının ne olduğunu daha açıklıkla, cesaretle sorgulamaya başladım. Tabii bu iç sıkıntısını tanımlamaya niyetlenince insan, en temele, doğduğu topraklardan aidiyet, kimlik vs. diye tanımladığı tüm kavramlara uzanan bir sorgulamaya varıyor yol. Yazdığı şeyler de ister istemez bu sorgulamalardan besleniyor. Ve evet, kestirmeden giderek “erkek hikâyeleri” olarak anlatmanın da mümkün olduğu bu öyküler çıktı ortaya. Ancak ben “biyolojik erkeklerin” hikâeleri olarak da anlaşılabilecek böylesi bir tanımdansa, “hegemonik erkeklikle” ilgili bir tanım yapmayı daha uygun buluyorum. Sözünü ettiğim dersler ve devamında gelen okumalar sayesinde, erkeklikle iktidar arasında sıkı bir bağ olduğunu ve bu iktidar ilişkisinin yalnızca biyolojik olarak kadın ve erkek arasında değil erkekler arasında da bir iktidar ilişkisini dayattığını anlayınca, şahsi çıkmazımın kaynağını da bulduğumu düşündüm. Ayrıca yine şahsen hissettiğim ve tanımlamakta zorluk çektiğim bir başka meselenin, erkekliğin yalnızca erkekler tarafından değil kadınlarca da icra edildiğini, çevremdeki ya da toplumun gözü önündeki birçok “dişi erkek” figürünün varlığı sayesinde fark ettim. Dosyada erkek olarak karşımıza çıkan birçok kahramanda, bu gerçek hayatta kadın cinsiyetiyle yaşamaya devam eden erkekliklerin izleri olduğunu söylemem mümkün. Ya da tam tersi… Sonuç olarak öykülere şeklini veren temel fikrin kaynağını, hegemonik erkekliğin üzerimizdeki yabancılaştırıcı etkileri, diye ifade edebilirim.

SG: Öykülerin, hem de erkek karakterlerin hikâyelerini anlatınca, bir tür olgunlaşma, yetişme hikâyeleri olarak okunabilir...

EÖ: Tabii, böyle bir okuma yapmak mümkün. Hatta dosya için aklımdaki alternatiflerinden birisi de “Beni Siz Erilttiniz, Evet” gibi bir isimdi. Bir bebeğin toplum eliyle erkekleştirilmesi sürecini çağrıştıracak şekilde... Öykülerin kitaptaki sıralamasının da bu tip bir hassasiyet gözeterek yapıldığını söyleyebilirim. Nihayetinde doğuyor, büyüyor ve ölüyoruz. Doğum ve ölümde ortaklaştığımızı düşünürsek bizi birbirimizden farklıymışız sanrısına sokan ne varsa bu ikisi arasında oluyor. Büyüme esnasında. Bizi büyüttüğünü varsaydığımız şey, kendimize kattıklarımız ya da toplumun bize kattıkları yani heybemizdekiler, depoladıklarımız, kâr saydıklarımız… Biricikliğimizin nişaneleri.  Bunların bir zaman sırası gözeterek yazıldığı, kimisi birbirinin içinden geçen hikayeler kitaptakiler. Yetişme, olgunlaşma hikayesi olarak okunabileceği gibi, toplum etkisiyle kötüleşme, gerileme, çoraklaşma diye tanımlamak da mümkün pekâlâ.

SG: Gölgede Yanmak oldukça nitelikli bir olgunluk düzeyine çıkmış öykülerden oluşuyor. Bu öykülerin nasıl bir yazılma sürecinden geçtiğinden söz eder misin?

EÖ: Aslında yazmak işin en kolay kısmı denebilir. İşin sonrası biraz daha anlatılmaya değer gibi geliyor bana. Elbette başka yolları da vardır ancak benim açımdan süreç yazdıklarımın ne olduğunu anlamaya, meselenin teorik kısmına yanaşmaya çalışmakla başladı. Ardından kendimden başka birilerine de danışma ihtiyacı doğdu. Ve sanıyorum, yazmakla uğraşan hemen herkes bir noktada, tıpkı benim gibi, kendinden başka birisinin fikrini alma ihtiyacı hisseder. Arkadaşlarla paylaşmak bir yoldur. Fakat insan bir noktada kendisini objektif olarak değerlendireceğinden emin olduğu, arkadaşlık bağı olmadan meseleyi ele alabilecek ve yetkinliğinden de şüphe etmeyeceği birilerine ihtiyaç duyuyor. Bu ihtiyaç beni Yaratıcı Yazarlık Atölyesi’yle tanıştırdı. Burada kazandığım pratiğin de yardımıyla her öyküyü sayısız defa okudum. Öyküleri, tanıştığım insanların hem kendi metinleri hem önerdikleri metinler üzerinden karşılaştırma, anlatı sorunlarıyla boğuşma şansı elde ettim. Nihayetinde yazdıkça, okudukça ve paylaştıkça ve bozup bozup tekrar yaptıkça oturan bir rutin olarak tanımlayabilirim bu süreci. Bir olgunluk seziliyorsa metinlerde, bu süreçte yenmiş dayakların sonucudur herhalde. Ancak asla sona ermeyen bir yolculuk bu. İlginç bir şekilde aynı anlatı sorunlarıyla karşılaşıyor ya da çözüm arayışında yalnız kalınca bir başka göze ihtiyaç duyuyor insan. Kitapta bile her okunuşta yeni fark ettiğim, bu nasıl gözümden kaçmış dediğim küçük, büyük hatalar çıkıyor. Fakat sanırım meselenin en keyifli yanlarından birisi de bu.

SG: Peki yazma serüvenindeki başucu kitapların ve yazarların ve onlar arasından da öncelikli olanları kimler?

EÖ: Cortázar, Alice Munro, J. Cheever, Sait Faik, Vüsat O. Bener, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Füruzan, Barış Bıçakçı, Sevgi Soysal. Tanışmakta çok geç kaldığım için üzgün olduğum ama ne olursa olsun buluştuğuma sevindiğim William Saroyan var bir de elbette. Daha birçok isim saymak mümkün ancak aklıma ilk gelenler bunlar.

SG: Sence bir öyküyü öykü yapan en önemli özellik nedir?

EÖ: Bir en, seçmeyeceğim ama dil becerisi başta geliyor. Seçilmiş, işlenmiş olduğu izlenimi veren bir emek bulunmalı kelimeler, cümlelerde. Kurgu açısından düşünecek olursak da, genellikle koordinat ekseni üzerinde canlanıyor benim zihnimde metin. Enine seyreden, görünürdeki hikâyeyi ve karakterleri besleyecek, dikine veya paralel ne kadar çok katman olursa öykü o kadar cezbediyor beni. Kısalık, uzunluk gibi ölçütlerdense derinlik benim açımdan daha anlamlı. Ve itiraf etmeliyim, yazdığım öykülerle ilgili en sık duyduğum ve en haz etmediğim yorumlardan birisi, “bu öyküden üç öykü çıkar.”

erkmen özbıçakçıSG: Roman bizde yazarları kendine çok çekiyor, okur çoğunluğu da romanla iç içe. Sen de roman yazmayı da düşünüyor musun?

EÖ: Aslında yeni dosya için yazdığım bir öykünün hem karakterleri hem de odaklandığı mesele açısından, içimde bir roman boyutunda yazılma hevesini dürttüğünü hissediyorum. Fakat öykü çok ilginç bir tür. Bir roman yazacaksam da bu, benimsediğim öykü tekniğiyle pekâlâ mümkün olabilir sanki. Öyküyle anlatılamayacak bir şey yokmuş gibi geliyor. Ayrıca benim bunu düşünmem, arzulamamın ötesinde böylesi bir beklenti varmış gibi hissediyorum. Sanki memlekette bir yazar ancak roman yazarsa rüştünü ispat edebilirmiş gibi bir mahalle baskısı seziyorum. Bu da beni öykü yazmaya devam etmek konusunda ayrıca kışkırtıyor.

SG: En sevdiğin ve herkesin okumasını düşündüğün kitaplar var mı?

EÖ: Yukarıda bahsettiğim yazarlar ve tüm kitaplarına, Zambra’nın, Yusuf Atılgan’nın, Sabahattin Ali’nin, Camu’nün, Bolaño’nun isimlerini ve eserlerini ekleyebilirim. Ayrıca Türker Armaner – Taş Hücre, Metin Eloğlu – İstanbullu, Behçet Çelik – Yolun Gölgesi, Hikmet Hükümenoğlu – Körburun, David Constantine – Başka Bir Ülkede kitapları aklıma ilk gelenler..


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR