Ertuğrul Uzun: “Yeniden öğrencilerle buluşup onları kitaplarla ve kitapların sorduğu sorularla buluşturmak isterim.”
11 Ağustos 2019 Söyleşi Kültür Sanat İnsan

Ertuğrul Uzun: “Yeniden öğrencilerle buluşup onları kitaplarla ve kitapların sorduğu sorularla buluşturmak isterim.”


Twitter'da Paylaş
0

“Yapabileceğim en iyi şeyin, bir öğretim üyesi olarak kürsüye çıkıp hikmet yumurtlamaktansa, öğrencilerin ulaşabileceği en iyi kitapları araştırmak, okumak ve onların okumasını veya haberdar olmasını sağlamak olduğunu gördüm.”

672 sayılı KHK ile akademik vasıfları bir gecede elinden alınmaya çalışılan Ertuğrul Uzun ile bir söyleşi gerçekleştirme fikri beni heyecanlandırdı. Zira kendisi, kürsüye çıkıp öğrencilere “hikmet yumurtlamaktansa” onları kitaplarla tanıştıran birisi. Kendisine ulaştığımda böyle bir söyleşiden memnuniyet duyacağını ifade etmesiyle –pek de kısa sayılmayacak– bir söyleşi gerçekleştirdik. Yoğunlaştığı hukuk felsefesi ve sosyolojisi alanının dışında kendisini edebiyatla da besleyen, aynı zamanda çevirmenlik de yapan Uzun’un eğitim, dil-üslup, çeviri, eleştiri ve yorumlama gibi konular üzerine ettiği laflar çok kıymetli. Bu söyleşinin, sadece hukuk eğitimi alan öğrencilere değil, diğer disiplinlerdeki öğretim üyelerinden öğrencilere ve kendisini okur yazarlığa adamış her bireye ışık tutacağını düşünüyorum. Demokrasinin vazgeçilmez olacağı günleri yakın kılması dileğiyle. Haydi başlayalım.

Batuhan Sarıcan: Sevgili Ertuğrul, izninle çalışma odana girelim. Çalışma masanda neler var?

Ertuğrul Uzun: Çalıştığım odaya girilmesine pek izin vermiyorum. Çünkü bir “çalışma odam” yok. Küçük kızımın odasının bir kısmını işgal etmiş durumdayım. Küçük bir masanın üstünde, klavyem ve kalem kutumun haricinde oldukça karışık hâlde duran, genellikle son zamanlarda dikkatimi çeken kitaplardan müteşekkil bir yığın duruyor. Yanda belki elli belki altmış yıllık küçük bir televizyon masası, üstü ve altındaki raflar tümüyle kitap dolu. Masada çalışırken arkamda kalan çekyatın da her tarafı kitapla dolu. Üç yıldır, “kendine ait bir oda”nın önemini ziyadesiyle idrak etmiş bulunuyorum.

BS: Peki ya kitaplığın, hangi bölümlerden oluşuyor? Aşağı yukarı kaç kitap var?

EU: Bir liste tutmadığım için tam olarak sayısını bilmiyorum. Beş bine yakın olduğunu tahmin ediyorum. Yer yokluğu nedeniyle, koyabileceğim bir yer bulacağım günün geleceği umuduyla, kolileyerek bodruma kaldırdığım kitaplar da var.

Kitaplarım tümüyle tasnif edilmiş değil. Yer sıkışıklığı nedeniyle yeni alınan kitapları arkadaşlarının yanına koymam mümkün olmuyor her zaman. Ama yine de şöyle bir bakınca, belli bir sınıflandırmayı korumaya çalıştığımı görüyorum. Kayda değer sayıda kitap içeren bölümler, öncelikle kendi uzmanlık alanım hukuk felsefesinden başlayıp siyaset felsefesi, yorum/hermenötik/edebiyat bilimi/dil felsefesi, sosyoloji, antik Yunan tarihi ve felsefesi, Roma tarihi ve felsefesi, tarih, bilim ve sosyal bilimler felsefesi, fen bilimleri, psikoloji, antropoloji diye gidiyor. Tabii kimi zaman çok sayıda kitabı olan yazarları konularından ayırıp yan yana tuttuğum da oluyor (Doğan Özlem, Foucault, Nietzsche, Cemil Meriç, Şerif Mardin, Hilmi Yavuz, Bauman). Bir de ipin ucunu kaçırıp nereye koyacağımı bilmediğimden karmakarışık duran büyükçe bir kısım var. Nihayet, yer yokluğu nedeniyle, okuduğum kitapların bir kısmını, büyük kızımın odasındaki kapaklı kitaplığa koymak zorunda kaldım. Ama okuduklarımdan mutlaka gözümün önünde durmasını istediklerim de var.

ertuğrul uzun

BS: Elbet ki değişiyordur ama bir günlük okuma rutinini merak ediyorum. Aynı anda farklı türlerde kitap okuduğun oluyor mu?

EU: Doğrusu disiplinli ve istediği kadar çok okuyabilen biri değilim. Kimi zaman elimdeki iş (eskiden ders, makale, şimdilerde çeviri, atölye hazırlıkları) bütün vaktimi alıyor. Mutat işlerden vakit bulabildiğimde, nadiren de olsa 8-10 saat okumaya ayırabiliyorum. Ama illa bir ortalama vereceksek, birkaç saat diyebilirim.

BS: Okuyup bitirdiğin ve hakkında konuşmak isteyebileceğin son kitaplar hangileri?

EU: Şu an için, en son Godot’yu Beklerken’i okudum. Son altı ayda okuduğum kitaplardan Sessizin Payı (Nurdan Gürbilek), Barbarları Beklerken (Coetzee), Yaşamak (Yu Hua), Düşman Ceza Hukuku (Denizer Şanlı), Bir Alman’ın Hikâyesi (Sebastian Haffner) adlarını saymak isteyebileceklerim.

“İyi bir okur olmak, iyi bir yorumcu olabilmektir.”

BS: Kurgu okumayı sevdiğini biliyorum. Peki yazıyor musun?

EU: Yazmayı istedim ve denedim. Denemeye devam ediyorum. Fakat insan biraz kendini tanımalı, haddini hududunu bilmeli, değil mi?

BS: Seninle Umberto Eco'yu konuşmadan edemeyeceğim. K24'e Yorum ve Aşırı Yorum'u didik didik ettiğin uzunca bir deneme yazdın. Bu kitap niçin önemli? Kimler okumalı?

EU: Doktora tez konum göstergebilim ve hukuk ilişkisi hakkındaydı. Önceden sadece çok sevdiğim Gülün Adı ile tanıdığım Eco’nun kuramcı yönüyle tez çalışmalarım sırasında karşılaşmıştım. Sonra çalışma ve ilgi alanım “hukuk ve yorum”a evrildi. Böylece Yorum ve Aşırı Yorum'u da keşfettim. Bahsettiğin yazıda da değinmiştim; bir yoruma giriş kitabı filan değil Yorum ve Aşırı Yorum; Eco’nun verdiği üç konferansın ardından Culler ve Rorty gibi isimlerin de cevap niteliğinde konferanslar verdiği bir toplantıdaki konuşmaların makaleleştirilmiş versiyonlarından mürekkep. Bu isimler bir yandan yoruma ilişkin en temel iddialarını ortaya koyuyorlar, hem de üst düzey bir tartışmaya girişiyorlar. Canlı bir tartışmaya tanık oluyorsunuz; Eco’yu okurken aklınıza takılacak ama Eco’ya soramayacağınız yahut farkında bile olmadığınız bir noktayı, Rorty çıkıp soruveriyor. Farklı ekolleri temsil etmeleri de çok önemli. Yoruma bir şekilde ilgi duymuş birisinin bu kitaba yüz çevirmesi, hatta etkilenmemesi mümkün değil.

Bunun yanında iyi bir okur olmak, iyi bir yorumcu olabilmektir. Yorumlarınızı yazıp yayımlamaktan bahsetmiyorum; hakkında tek bir satır bile kaleme almayacağınız bir metni bile okurken, o metni yorumlamanız ölçüsünde metne nüfuz edebilirsiniz. Metne nüfuz edebilmek ise farklı felsefi önkabullere dayanan yöntemleri uygulamak anlamına geliyor. Her okur, farkında olsun olmasın, bazı önkabullerle bazı yöntemleri uyguluyor. Fakat yorum ameliyenizi daha nitelikli hâle getirmek istiyorsanız, elinizde metin yorumuna ilişkin bu kadar derin ve yoğun bir kaynak da varsa, bu fırsat kaçmamalı. Belki ben doğru metinleri okumuyorum, belki ben doğru yere bakmıyorum ancak metinler hakkında konuşulurken Yorum ve Aşırı Yorum'dan ve muhteviyatından bu kadar az bahsediliyor olmasını da anlamıyorum.

BS: Eco demişken ilk romanı olan Gülün Adı isimli şaheserini 1980'de yazmıştı, yani 48 yaşındaydı. Sen şu an 43 yaşındaydın sanıyorum. Demek istiyorum ki roman yazmayı düşünüyor musun?

EU: 44 bitiyor (gülümsüyor). Biraz önce söylemiştim, roman yazabilmeyi çok isterdim fakat olacak gibi durmuyor. Belki kendime bir fırsat yaratabilirsem, kendi uzmanlık alanımda, yıllarca hukukçuların başvurabileceği bir metin kaleme alabilirim, en azından hayalim bu.

BS: Yanlış Okumalar adı altında okuma grubu düzenliyorsun. Kimler katılabiliyor? Katılım ne düzeyde?

EU: Yanlış Okumalar on bir yıllık bir grup. Hukuk fakültesindeki öğrencilerle başladık, sevgili dostum Kıvılcım Turanlı’nın katılımıyla da bir edebiyat grubuna dönüştü. Daha sonra malum sebeplerle kampus dışına çıkmak zorunda kaldık, böyle olunca da artık hukukçularla sınırlı bir grup olmaktan çıktı. Grubun iki ana okuma çizgisi var. Biri edebiyat, diğer araştırma-inceleme-felsefe. Edebiyat, eski alışkanlıklarımızla üniversitenin akademik takvimine paralel periyodlarda okunuyor. Bir dönemde 8 kitap. Yani yılda 16 kitap okuyoruz. Bu 16 haftanın dışındaki haftalarda ise diğer kitapları okuyoruz. Zannediyorum yılda 15-20 kitap da böyle okumuş oluyoruz.

Toplantılarımız herkese açık; katılmak için hiçbir koşul yok. Kayıt, ücret vs. yok. Hatta katılanlar kitabı okumuş okumamış, karışamayız. Kitabın okunup gelinmesi elbette en güzeli fakat isteyen konuşur isteyen konuşmaz. Yaklaşık 1-1,5 saat sürüyor toplantılar. Toplantı dediğim, aynı kitabı okumuş insanlar olarak metin hakkında sohbet ediyoruz. Herkesin kendi birikimi ve bakış açısıyla toplantıya getirdiği bir şeyler oluyor. Katılım kimi zaman beş kişi, kimi zaman 20-30. Hesabını çok tutmuyoruz.

BS: Yanlış Okumalar ismi nereden geliyor?

EU: Yanlış Okumalar'dan önce bir adımız yoktu. Sosyal medyadan sürekli duyuru yapıyoruz, “okuma grubu” diyoruz, “kitap okuma grubu” diyoruz. Bir ara artık kendimize isim vermemiz gerektiğini düşündük. Facebook’taki grubumuzda önerileri aldık ve oylama yaptık. Kıvılcım’ın önerdiği Yanlış Okumalar en çok oyu alınca, o günden beri yanlış okuyoruz.

BS: Çok güzel. Atölyede kozmolojiden tarihe, edebiyattan biyopolitikaya disiplinlerarası geçişler olduğunu görüyoruz. Seçmiş olduğun kitapların belirli bir amaç uğrunda bir bütüne vardığını söyleyebilir misin? Birbiriyle ilişkilendirilebilecek okumalar mı?

EU: İşin doğrusu, özellikle edebiyat dışı kitapları uzun süredir ben belirliyorum. Hatta duyurusunu yaparken, listeyi ilan edip “okumak istediğim kitaplar bunlar, bana okuma arkadaşlığı eder misiniz?” diye soruyorum. Dolayısıyla o listeler, benim merak ettiğim kitaplar. Sağolsun arkadaşlar da beni neredeyse hiç yalnız bırakmadılar ve okuma arkadaşlığı yaptılar.

Ancak bu araştırma-inceleme kitaplarına ilgi gösteren arkadaşlar arasında “kemik” tabir edebileceğimiz bir grup oluştu. Neredeyse her kitaba geliyorlar, ilgi gösteriyorlar. Tabii, artık bu listeleri birlikte belirleyelim dediler. Liste belirleme otoritemi kaybettim ama şartlar değişti; kimin geleceği belli olmayan bir durumda kitap listesini hazırlayıp çağrıda bulunmam garip durmuyordu; şimdi ise grubun üyesiyim, listeyi birlikte belirleyeceğiz.

Sanırım yeni dönemde de farklı ilgilerin ve merakların oluşturduğu çok renkli listeler ortaya çıkar. Yelpazenin geniş olmasının bir avantajı, toplantılara katılımı artırması. Dar ve belirli bir konu olduğunda, sadece ilgili az sayıda insan geliyor. Bir diğer avantaj da böylesi listeler bizi ister istemez farklı konu ve yazarlarla tanıştırıyor.

ertuğrul uzun

“Çevirmek, tercüme etmek; bir dilde üretilmiş bir metni, başka bir dilde yeniden inşa etmektir.”

BS: Şimdi çevirmen yönünle ilgili konuşmak isterim. Öncelikle kaç dil biliyorsun?

EU: Yabancı dil olarak sadece İngilizcem var. Almanca, Fransızca ve Arapça için biraz vakit harcadım ama kayda değer bir ilerleme kaydedemeden bıraktım.

BS: Türkçeye kazandırılmasını istediğin eserleri sorsam.

EU: “Keşke Türkçesi olsa da okusak” dediğim çok eser var. Bu eserler özellikle ayrıntılı çalıştığım alanlardaki kurucu kitaplar. Fakat kurucu eserler kadar ikincil metinlerin de aktarılmasını gerektiğini düşünüyorum. Düşünce sadece kurucu metinlerle ilerlemiyor, bu metinler hakkında bir kısmı çığır açan o kadar çok sayıda yorum ve inceleme mahiyetindeki kitap var ki! Ama ister kurucu mahiyetteki teorik eserler olsun, isterse ikincil mahiyettekiler olsun yayın piyasasının koşulları, okurun ilgisizliği, çeviri faaliyetinin zorluğu derken bilgisayarımdaki “keşke çevrilseler” klasörü gittikçe şişiyor.

BS: Avusturyalı hukukçu Hans Kelsen’in Saf Hukuk Kuramı kitabının önsözünde İtalyanların, “Traduttore, traditore.” lafını hatırlatıyorsun. Yani “Çevirmen ihanet eder.” Sence de her çeviri edimi bir ihanet midir? Öyleyse niçin?

EU: Çevirmek, tercüme etmek; bir dilde üretilmiş bir metni, başka bir dilde yeniden inşa etmektir. Öncelikle, yabancı bir dille biraz haşır neşir olmuş herkes, iki dil arasında özdeşlik kurulamayacağını çok iyi bilir. Her dil, farklı ilişkilerden doğmuş anlamlar içerir. Yani iki dil arasındaki farklılık kelime, sesletim, gramer farklılığı değil, anlama ilişkin farklılıktır. Her anlam, kendi ait olduğu dil evreninin unsurları arasındaki ilişkilerce yaratılır. Tümüyle farklı olmayan ama tümüyle aynı olamayan gösterge sistemlerinden bahsediyoruz. Bir dilin mensupları dahi bir metnin anlamı üzerinde ihtilafa düşebilirken, çevirmenin çıkıp başka bir dilde üretilmiş bir metnin falanca anlama geldiğini söylemesi, olanaklı anlamlardan birini seçmesiyle mümkündür. Esasında çok da büyük bir iddiadır. İşte o iddiayı, olanaklı diğer anlamların tamamını göz ardı ederek, bir kenara atarak, yaşama imkânı tanımayarak ortaya koyabilirsiniz. Bu anlamda okurunuzu veya muhatabınızı, tek mümkün anlam buymuş gibi bir iddiada bulunduğunuz için aldatmış olursunuz.

Çevirmen yabancı dilde anladığı kadarını, ana dilindeki ifade etme kabiliyeti ölçüsünde ortaya koyabilir. “Türkçe söyleyen”, yapılan işe, “çevirmen”den çok daha uygun.

BS: “Aynen çevirmek” diye bir şey olmadığını iddia ediyorsun. Bu bağlamda “Türkçe söyleyen” ifadesini oldukça anlamlı bulduğunu söylüyorsun. Ne demek istediğini biraz açar mısın?

EU: Elbette, “aynen” çevirmek, adı üstünde, iki nesne arasında özdeşlik iddiasındadır. Halbuki elimizde özdeş yahut denk diller veya anlamlar yok. Çeviri faaliyeti bir “yeniden inşa” faaliyeti. Çevirmenin anlayışı ve idrakiyle, eski söyleyişle sanırım fehmiyle ilişkili. Buna “sınırlı” demeyeceğim. Dil kullanıcılarının sanki başka durumlarda sınırlı olmadığını ima ediyor. Çevirmen yabancı dilde anladığı kadarını, ana dilindeki ifade etme kabiliyeti ölçüsünde ortaya koyabilir. “Türkçe söyleyen”, yapılan işe, “çevirmen”den çok daha uygun: “Falanca dilde üretilmiş bu metni okudum, anladığımın tamamını Türkçede yeniden inşa ettim, hem de bunu ben yaptım, ismim burada, başkası yapsaydı, başka bir metin ortada çıkardı” gibi anlıyorum ben o ifadeyi.

BS: Bir kitabın birden fazla çevirmeni olması, “Nasıl oluyor da anlaşabiliyorlar?” sorusunu aklıma getirir hep. Sonuçta çeviri de olsa ortada bir yorumlama var. Çevirmen sayısı iki diyelim. O zaman da iki farklı yorumlama. Asgari müştereklerde mi buluşuyorsunuz, ne oluyor?

EU: İki kişiyle yapılan bir çeviri, müzakereye dayalı bir süreç. Tabii neden iki kişi yapıldığı, iş bölümünün üzerinde anlaşılmış ve örtük koşulları vs. süreci şekillendirir. Ama her halükârda bir müzakere söz konusu. Çevirmenlerin yorumları elbette farklı olacaktır fakat diğer çevirmenin yorumunu kimi zaman sizin de katılabileceğiniz bir yorum olarak bulursunuz, kimi zaman da tahammül edilebilir bir farklılık görürsünüz. Ne zaman ki tahammül edilemez bir farklılık ortaya çıkar, orada çevirmenlerin birbirini ikna etmesi gerekecektir. Hatta bir hakeme bile başvurmak isteyebilirler, sırf itiraz eden ikna olabilsin diye. Nitekim bu, yaptığı işin hakkını veren ve alanda uzmanlığı için başvurulmuş çeviri editörü ile çevirmen arasındaki ilişkide de böyledir.

“On sekiz yaşında girdiğiniz fakültede maruz kaldığınız metinler akıl yürütme bakımından da üslup bakımından da doyurucu nitelikte değil.”

BS: Hukuk felsefesine yönelik önemli metinleri Türkçeye kazandırdın. Hem çevirmenlik hem yazın anlamında akademinin yazınsal üretim kısmında yer alıyorsun. O halde soralım, akademik yazının sorunları neler?

EU: “Akademi” derken, söylediklerim ağırlıklı olarak hukuk akademisiyle ilgili olabilir. Elbette diğer disiplinlerde de akademik eserler okudum fakat genele ilişkin bir şeyler söyleyebilecek kadar değil.

Hukuk felsefesi alanında çalıştığım için, hasbelkader hukuk dışı çok daha fazla metin okuma imkanına sahip olunca, hukuk eğitiminin ciddi bir eksikliği olduğunu fark ettim. On sekiz yaşında girdiğiniz fakültede maruz kaldığınız metinler akıl yürütme bakımından da üslup bakımından da doyurucu nitelikte değil. Bu metinleri yazanların kabahati nedir, onu da tam bilmiyorum çünkü onların da aldığı eğitim bu yöndeydi. Belki ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışmışlardı. Ama bir ortalamaya işaret etmek üzere konuşursak iyi metinler okuyamamış hukukçulardan bahsediyoruz, hem sadece lisans düzeyinde değil, lisansüstü eğitimde de aynısı geçerli. Bunun yanında yazmaya yönelik herhangi bir ders, pratik hatta önemini kavrama ve vurgulama dahi söz konusu değil. Bu bir yönüyle hukukçulara has bir sorun da değil, hatta Türkiye’ye has bir sorun da değil. Mesela, Becker’ın “Sosyal Bilimcilerin Yazma Çilesi”ne bakarsanız bir sosyolog olarak onun da akademik yazımla ilgili büyük dertleri olduğunu görürsünüz.

Tabii Türkiye’deki ve hukukçular arasındaki sorun daha büyük çünkü eğitim-öğretim hayatım boyunca ortaokul ve lisedeki “giriş-gelişme-sonuç” dairesinden çıkamayan kompozisyon dersleri dışında metin yazmaya ilişkin hiçbir ders almadım. Bu teknik, dil kullanımı ve belki üslupla ilgili bir mesele. Bunun yanında “akademik yazım”a ilişkin de hukukçular için herhangi bir ders yoktur. Bir makale konusu nasıl seçilir, makaleyi yazmadaki amaç nedir, neye ulaşmaya çalışırsınız gibi meseleler de tartışma konusu edilmez, yazıya aktarılıp paylaşılmaz. Biraz el yordamıyla, biraz usta çırak ilişkisiyle öğrenmeye çalışırsınız. Ama bu konularda ne gelenekler ne de düsturlar vardır.

Akademik metinler üretmenin, çalıştığınız disiplinde bilgili olmakla ilişkili olduğunu düşünürüz. Halbuki akademik metni akademik kılan; muhakeme, delillendirme, sebep-sonuç ilişkisi kurma, tartışma, yorumlama gibi eylemlerdir. Bunlara ilişkin bir bilginiz ve anlayışınız yoksa, ürettiğiniz metin kusurlu olmak durumundadır. Sanırım akademik yazının, özellikle de hukuk akademyasının en büyük sorunu, elinizdeki malzemeyi nasıl kullanacağınıza ilişkin bir fikrinizin olmaması.

BS: Çevirmiş olduğun Eugene Volokh'un Akademik Metinler Nasıl Yazılır? kitabı, hukuk özelinde akademide birçok öğrenciye yol gösterecek bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Bu kitap metodolojinin yanı sıra “nasıl anlaşılır yazılır” gibi edebi bir amaç da güdüyor mu?

EU: Kısmen böyle bir amacı var. Ancak metnin İngilizce yazılmış olması, Türkçe metinde bu hususa yönelik teşvikin azalmasına neden oldu. Daha anlaşılır yazmaya yönelik tavsiyeler hâlâ var fakat İngilizce dil kullanımını temel alan örnekleri çıkarmak zorunda kaldık. Bu kısımları Türkçeye uyarlamak mümkündü, fakat bu sefer kitabın yazarına hiçbir fikrinin olmadığı bazı iddiaların sorumluluğunu yüklemiş olacaktık. Ayrıca, bu tavsiyeleri derli toplu şekilde vermek için henüz hazır değilim. Bunun yanında kitabın orijinali, Amerikan eğitim sistemindeki yazım ve akademik yazım geleneği üzerinde yükseliyor. Yani kitap Amerikan kültüründeki yazım ve akademik yazım derslerine ilaveten hukukçulara hukuk metinlerinin yazımında rehberlik etmek üzere hazırlanmış. Dolayısıyla “nasıl anlaşılır yazılır”ın yanında, yazıma ilişkin pek çok mesele diğer ders ve kitaplara bırakılmış durumda. Belki bu eser, Türkçede hukuk alanındaki yazım sorunlarına işaret etmek ve genel olarak yazım ve akademik yazımla ilgili hususları tartışarak kayda geçirmek için bir fırsat sağlar bize.

ertuğrul uzun

“Kendi yazdıklarını okuyamayan, okurken yerin dibine girmeyi isteyecek ölçüde yazdıklarından utanan ama yine yazmadan edemeyen biriyim.”

BS: Akademisyenlerde, içinden çıkılamaz bir didaktik anlatım ve hatta bazı durumlarda cümlede anlam sıkıntılarına rastlıyoruz. Ezcümle okuduğumuzu anlayamıyoruz bazen. (Anlamak zorunda mıyız o da ayrı mesele ya.) Fakat edebiyatla arası iyi olan –sözgelimi senin gibi– akademisyenlerde, söz konusu hukuk metodolojisi bile olsa sıkmayan bir anlatımla karşılaşıyoruz. Sence akademi, dildeki hantallığını nasıl aşabilir? Akademinin dili ve dilini hantallaştırdığını düşünüyor musun?

EU: Yazdıklarım “sıkmadan” okunuyorsa ne mutlu bana! Kendi yazdıklarını okuyamayan, okurken yerin dibine girmeyi isteyecek ölçüde yazdıklarından utanan ama yine yazmadan edemeyen biriyim. Elimden geldiğince rahat okunur metinler yazmaya çalışıyorum. Bu mesele sadece edebiyatla arası iyi olmakla açıklanabilir mi, bilmiyorum. “Hukuk Göstergebilimi”nin ikinci baskısının önsözünde de bahsetmiştim: Yıllar içinde üslubumda ve dil anlayışımda ciddi değişiklikler oldu ve bunun en büyük sebeplerinden biri, Gökhan Yavuz Demir’le tanışmamdır. İlk çevirimin editörlüğünü yapmıştı ve dil kullanımında bilmediğim çok şeyi öğretmiş, farkında olmadığım pek çok ayrıntıdan haberdar etmişti. Bu anlamda, ehil insanların yazmaya ve dile dair tecrübelerini aktarabileceği akademik kanalların önemine inanıyorum. Gökhan (veya bir muadili) lisans veya lisansüstü eğitimimde keşke sadece yazmaya hasredilmiş bir dersimin hocası olsaydı. Sadece Gökhan değil, yakın arkadaşlarım hep aynı zamanda öğretmenim olmuştur ve ne mutlu bana ki, dil (ve daha pek çok konuda) kendilerinden çok şey öğrenebileceğim dostlarım oldu.

Hantallık kısmına gelince… Dediğim gibi, birinin çıkıp, bu akademik dil denen şeyin çok da matah olmadığını söyleyivermesi yeterli olabiliyor bazen. Eğer siz de öykünebileceğiniz örneklere sahipseniz, o hantal akademik dili değil de daha rahat, anlaşılır diğer dili tercih ediyorsunuz. Belki burada, “edebiyatla ilişkili olma”ya artık sıra gelmiştir. Çünkü “bu dil kötü” diyen birini duyduğunuzda, “o zaman iyi/güzel olan ne” sorusunun da cevabını biliyor olmalısınız ki, yönünüzü ona dönebilesiniz.

BS: Antik Yunan'da filozofların, derslerini ağaçların arasında ve yürüyerek –sohbet eder gibi– verdiği rivayet edilir. Günümüzde akademisyenlerin derslerini bu şekilde verdiğini hayal ediyorum da zihnimde hoş “anlar” beliriyor; günümüzde eğitim niçin dört duvar arasında verilir diye düşünmeden edemiyorum. Akademinin sıkıcı dilini bu kapalılığa bağlasam boş laf mı etmiş olurum. Ne dersin?

EU: O hoş anları çokça yaşadım. Bahar geldi mi, sınıfta durmayı sevmezdim. Özellikle az mevcudu olan seçimlik derslerle yüksek lisans ve doktora derslerinde bir fırsatını bulup dersi bahçede işlemeye çalışırdım.

Sen soruyu böyle sorunca, dört duvar arası değil de akademisyenlerin kendi aralarında diyalog eksikliğiyle ilgili olabilir mi acaba diye düşündüm. Eğer karşınızda canlı kanlı birisi varsa kullandığınız dil, meseleyi takdim tarzınız, kullandığınız kanıtlar ve muhakeme tarzı bu kişiyi ikna etmeye yönelmek durumunda. Karşıdan hiç ses gelmeyeceğini varsayarak konuşur/yazarsanız, dilinize de üslubunuza da muhakeme tarzınıza da dikkat etmeniz gerekmiyor.

BS: Yazmış olduğun Hukuk Göstergebilimi kitabının önsözünde, "Biz hukukçular ne yazık ki yazma konusunda pek de iyi değiliz. Bunu, hukuk dışında bir şeyler okuyunca anlıyorsunuz." ifadelerini okudum. Bunu, hukuk öğrencilerinin edebiyatla haşır neşir olması gerektiği şeklinde de okuyabilir miyiz?

EU: Yukarıda söylediklerime ek olarak şunları söyleyeyim: Hukukçular tarafından kaleme alınmış ve diline, üslubuna, konuları ele alış ve takdim tarzına hayran kaldığım o kadar az eser var ki! Bunun, konuyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Hukuk gibi sıkıcı bir konu da pekâlâ düzgün bir şekilde anlatılabilir, tamam, soluk kesecek ölçüde olmasa da hiç de fena sayılmayacak örnekleri de var. Ama hukuk dışına çıkınca, konusundan bağımsız, meseleyi kurgulayışı bakımından hayran olduğum çok kitap okudum. Edebiyatla haşır neşir olmak önemli, ama inceleme-araştırma türünden nitelikli eserler okumak da çok önemli, yazma meselesinin kendine has bir derinliği olduğunun farkına varıp bunun üzerine kafa patlatmak ve yazmaya özen göstermek de önemli. Ayrıca edebiyatı bu kadar araçsallaştırmak da istemem.

BS: Derslerde öğrencilerine tavsiye ettiğin kitapları merak ediyorum.

EU: Lisansta, iki döneme yayılmış üç zorunlu beş de seçimlik ders veriyordum. Her dersin konusuna göre tavsiye ettiğim kitaplar vardı. Bunun yanında iki yıl üst üste aynı kitapları, en azından tümüyle aynılarını okutmadım. Çünkü işlediğim dersin beni de heyecanlandırması lazım ve böyle bir heyecan için derslerde okuttuğum kitapların en azından bir kısmını değiştirmem gerekiyordu. Her ders için de en az dört, romanlarla birlikte altı kitap tavsiye ettiğimi ve bu kitapların her yıl değiştiğini düşünecek olursak burada sayamayacağım uzun bir listeden bahsediyoruz. Elbette bir de yüksek lisans ve doktora dersleri var. O derslerde çok daha fazla kitap oluyordu.

Ama yine de okutmaktan hiç vazgeçmediğim, listelerin demirbaşı mahiyetindeki birkaç kitabı zikretmek isterim: Adalet (Michael Sandel), Yorum ve Aşırı Yorum (Eco), Ceza ve Adalet (Özkan Agtaş), Dilin Belirsizliği (Gökhan Yavuz Demir), Felsefeyi Yaşamak (Ray Billington), Gökdelen (Tahsin Yücel), 1984 (Orwell), Sineklerin Tanrısı (Golding) ve Körlük (Saramago).

Hayatında ilk defa benim dersimde roman okuduğunu ve kitap okuma alışkanlığı edindiğini söyleyen öğrenciler de oldu...

BS: 672 sayılı KHK'ye kadar Anadolu Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesiydin. Kamusal haklarının bir gecede askıya alınmasının "hukuk devleti" kavramıyla ne kadar örtüştüğünü sormayacağım. Zira bir cevaba sığamayacağını, bununla ilgili ciltlerce kitap yazabilecek kadar "dolu" olduğunu -ancak- tahmin edebiliyorum. Yalnız şunu sormak istiyorum: Amfilere yeniden döneceğine yönelik bir ümidin var mı? Akademide ders vermeyi özlüyor musun? Niçin?

EU: Akademide iki iş yaparsınız: Bilim insanlığı, yani araştırma ve yazma; diğeri öğretim üyeliği, yani ders verme. Her ikisini de aynı derecede sevmek mümkün müdür, bilmiyorum; genelde birine meyledersiniz. Ben ders vermeyi daha çok seviyorum sanırım. Amfilere dönmeyi ümit etmek, bir miktar hukuki ve siyasi öngörüyle ilgili, dolayısıyla ilgili diğer soruya, evet özlüyorum diye cevap verebilirim. Ders esnasında, yazıyla aktaramayacağınız ve muhataplarınıza doğrudan etki edecek pek çok şey yapmanız mümkün. Çıkıp “konuşmak”tan bahsetmiyorum. Dersi planlarken dahil edeceğiniz konular, seçeceğiniz kitaplar, ders esnasında öğrencilerin kendi aralarında tartışmasını veya benim yaptığım tartışmaya katılmasını sağlamak gibi şeyler hiç de küçümsenmemesi gereken şeyler. Dersleri çok takip eden bir öğrenci değildim fakat bazı derslerde hocaların okuttukları kitaplardan (genelde seçimlik derslerde) çok şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Bunun yanında mezun olduktan sonra görüştüğüm bazı öğrencilerimin de söyledikleri bu konudaki inancımı pekiştirdi. Hayatında ilk defa benim dersimde roman okuduğunu ve kitap okuma alışkanlığı edindiğini söyleyen öğrenciler de oldu, dört yıllık lisans eğitimi süresince sadece benim dersimde söz alıp konuştuğunu söyleyen de. Yıllar önce okuttuğum kitaplardaki tartışmaları hâlâ unutmamış olanlar da var, sınıf içi tartışma etkinliklerini aklından çıkaramayanlar da.

ertuğrul uzun

Bunun yanında yıllar içinde öğrenerek geliştirdiğim bazı tutumlar da oldu. Nasılsa vaktimiz bol; hikayesiyle birlikte dersi kurgulayışıma dair bir şey anlatmak isterim. Girdiğim dersler genelde hukuk fakültelerinde ismi büyük olsa da pratiğe etkisi yok diye nispeten geçiştirilen derslerdir. Bir alışkanlıkla, senede veya dönemde 250-300 sayfalık bir ders kitabından sorumlu tutulur öğrenciler. Ben de ilk yıllarda öyle yaptım. Sonra, yine Gökhan’a atıf vermek zorundayım, Gökhan’la tanıştım, davet etti, öğrencileriyle tanıştım. Hepsi zehir gibi çocuklardı. Harika kitaplar okumuşlardı, çok güzel soru soruyorlar, anlatılanları ilgiyle takip ediyorlardı. Sonra ortaya çıktı ki Gökhan dönem başında sınıfa giriyor, tahtaya beş-altı kitap ismi yazıyor, bu kitaplar öyle “giriş” mahiyetinde filan değil, bildiğiniz, her entelektüel adayının okumaya can atacağı esaslı kitaplar, bazen bu kitapların ikisi bazen ilaveten iki kitap da roman oluyor. Bir yönüyle kıskandım; hukuk fakültesinde bunu yapamayacağımızı, öğrencilerinin çok iyi olduğunu söyledim Gökhan’a. Israr etti, siz de yaparsınız dedi. Onun teşvik ve telkiniyle yavaş yavaş her derste okuttuğu kitapların sayısını artırdım. Sonra bu, standart hale geldi. Bir dönemde bir ders için dört veya altı tane alanla ilgili kitap ama mutlaka iki tane de roman. İşin ilginç tarafı, öğrenciler isyan edecek, okumayacak, verim alamayacak diye korkarken, bunu entelektüel bir meydan okuma olarak görüp benden aynı anda üç ders alan, dolayısıyla sadece bu üç ders için bir dönemde on beşten fazla kitap okumak durumunda kalan öğrenciler oluyordu. Arada bir sızlanan birkaç öğrenci olmasına rağmen, hukuk öğrencisi de bu kadar kitap okumayı kabullenmişti. Ders materyallerinin okunma yüzdesinin tek kitap okumaya nispetle değişmediğini gözlemledim. Bu süreçte kani olduğum başka bir mesele ise, yapabileceğim en iyi şeyin, bir öğretim üyesi olarak kürsüye çıkıp hikmet yumurtlamaktansa, öğrencilerin ulaşabileceği en iyi kitapları araştırmak, okumak ve onların okumasını veya haberdar olmasını sağlamak olduğunu gördüm. Gökhan ve Kıvılcım’dan bahsetmişken, sınıf içi tartışma yapmam için beni ikna eden Kasım’ı da anmalıyım. Onun teşvik ve telkiniyle özellikle birinci sınıf öğrencileriyle sınıf içinde oluşturduğumuz tartışma gruplarının öğrenciler üzerinde ciddi etki bıraktığını da gözlemledim.

Bu kadar hevesle anlatmamdan da anlamışsındır, yaptığım işi seviyordum ve -doğrudur, yanlıştır- anlamlı bir sonucu olduğunu düşünüyordum. Dolayısıyla amfilere dönmeyi isterim, yeniden öğrencilerle buluşup onları kitaplarla ve kitapların sorduğu sorularla buluşturmak isterim.

BS: Bir hukuk felsefesi ve sosyolojisi doçenti olarak hukukla felsefe (ve sosyolojinin) nasıl bir ilişkisi olduğunu söyleyebilir misin? (Belki aynı sorunun cevabı belki de farklı bir sorunun cevabı olarak: Akademide “bu tezi niçin yazıyorsun” diye sorarlar ya niçin bu alanı seçme gereği duydun?)

EU: Fakülteyi bitirirken tek bir amacım vardı: Akademisyen olmak, ama hukuk felsefesi alanında akademisyen olmak. Neyse ki şansım yaver gitti, mezun olduktan kısa süre sonra istediğim alanda araştırma görevlisi oldum. İlk başlardaki ilgimin sebebi felsefeye duyduğum meraktı. Aldığım hukuk dersleriyle felsefenin kesiştiğini görünce bu alanda derinleşmek istedim. O merakın çok da bir karşılığı yoktu. Sadece meraktı. Okudukça, çalıştıkça, derinleştikçe alanımda yapılan çalışmalara yeni anlamlar yüklemeye çalıştım. Şu an için, kutsallaştırılmış devletin ve hukukun temelinde yatan hiç de kutsal olmayan dinamikleri keşfetmeyi önemsiyorum. Bunun yanında hukuk pratiği mekanik bir süreç değildir. Akıl yürütmeyi, pratik/ahlaki muhakemeyi içerir ve siyasetle, ideolojiyle yakından ilişkilidir. Hukukçuluk mesleğinin icrasında yahut hukuki yargılarda bulunmada vazgeçilmez olan araçları bulup çıkarmak, onların mahiyeti hakkında düşünmek, mesleği gelişigüzel, ezbere, gerçekte nereden kaynaklandığını ve ne ifade ettiğini bilmeden icra etmektense daha rasyonel icra etmek için felsefe, sosyoloji, mantık bilgisinin hayati önemi olduğunu görüyorum. Bu alanda yapılacak her çalışma, birlikte yaşama ideali için olumlu katkı sağlayacaktır düşüncesindeyim.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR