Eskiden Edebi Eserlerde Niçin Duygulardan Bahsedilmiyordu?
5 Kasım 2019 Edebiyat Tarih

Eskiden Edebi Eserlerde Niçin Duygulardan Bahsedilmiyordu?


Twitter'da Paylaş
0

Edebiyatın gelişimi ve değişimi toplumda artmakta olan karmaşayı yansıtıyor ve daha fazla karmaşaya neden oluyor.

Herhangi bir ortaçağ eserine göz attığınızda karakterlerin ne kadar fazla işin altından kalktığını görmek sizi şaşırtabilir. 1230 tarihli İzlanda Sagaları şöyle başlar: “Kral Harold vergileri topladı ve ülkenin her yerine dağılmış olan ordusunu çağırdı.” Daha üçüncü paragrafa gelmeden kral ordusunu toplayıp isyanı bastırır. Bunun gibi birçok iş başarır, ama kitap bize Kral Harold’ın duygularına dair hiçbir şey anlatmaz. Savaş hakkında ne düşünüyor? Galip geldiğinde nasıl bir mutluluk içerisindeydi? Bu tarz eserlerde detaylara denk gelmek zordur. Bundan yedi yüz yetmiş yıl sonrasına gittiğimizde David Foster Wallace’ın kısa öyküsü “Forever Overheard” on üç yaşındaki kahramanın havuza gitmesini, sırada beklemesini ve havuza yüksekten atlamak için beklemesini on iki sayfada anlatıyor. Ancak bu on iki sayfa boyunca ergenliğe yeni girmiş bir çocuğun aklının içine dalıyoruz: Diğerlerinin onu izlediğini düşünmesine tanık oluyor, kadın bedenlerine olan ilgisini gözlemliyoruz.  

Bu iki örnek Batı edebiyatının gelişimini, yani eylem odaklı hikâyelerden kişinin duygu hâline odaklanan olay örgüsüne geçilmesini gözler önüne seriyor. O zamanki okurlar karakterlerin duygu ve düşüncelerini merak etmiyor muydu? Belki de ortaçağ toplumlarında yaşamak aklın karmaşık yapısını önemsememeyi gerektiriyordu çünkü insanların yapabildiği seçimler kısıtlıydı, sosyal rolleri göz önüne alınarak nasıl eylemlerde bulunacakları kestirilebiliyordu. Akıl odaklı edebiyatın ortaya çıkması toplumların kuralları esnetmesi ve refah seviyesinin artmasıyla gelen bir şeydi.

Ancak yakın zamanda yapılan psikolojik araştırmalar bu tarz bir değişimin altında daha fazla neden yattığı fikrini savunuyor. Şüphesiz, edebiyat zamanının uğraşlarını yansıtır, ancak aynı zamanda okurların zihinlerini şekillendirme gücüne sahiptir. Okuyucuları kendi hayatlarının dışında tutan ve karakterlerin içsel deneyimlerine mahkûm eden hikâyeler, okuyucuların başkalarının zihinlerini hayal edebilme yeteneklerini artırabilir. Eğer bu doğruysa edebiyattaki değişimin insanların üzerinde beklenmedik etkileri olmuş olabilir. İnsanlara, sürekli değişmekte olan toplumlara ayak uydurma becerisini kazandırmış olması muhtemel.

Edebiyat akademisyeni Monika Fludernik’e göre ortaçağ yazarları karakterlerin aklından geçenleri konuşmalar ve hareketlerle belli ettiler. Duyguların direkt yansıtılması çok rastlanan bir durumdu, ama genelde kısa tutulurdu. “Adam korktu” gibi. Dahası, duygular olaylara verilen, öngörülebilir tepkilerdi. Karmaşık ya da şaşırtıcı bir karakter hakkında okura pek fazla detay vermezdi. Erken dönem edebiyat uzmanı Elizabeth Hart’a göre eski metinlerde “insanlar sürekli plan yapıyor, hatırlıyor, seviyor, korkuyor, ancak her nasılsa yazar bunu, akli durumlarına dikkat çekmeden yapıyor.”

Bu durum 1500 ve 1700 yılları arasında değişti: Karakterlerin bir olay sırasında duraksaması, monologlar, diğerlerinin ne yapacağını kestirmeye çalışması, kişiliklerinin karakterleriyle çatışması gibi unsurlar yaygınlaştı, tıpkı Shakespeare’in oyunlarında olduğu gibi. Bunun üzerinde en çok matbaanın icadının etkisi vardı. Matbaacılık sayesinde kitaplar bütün cinsiyet ve sosyal sınıflar arasında popülerleşti. Artık insanlar kendilerine özel alanlarda istediği gibi kitap okuyordu, bunun sayesinde tekrar tekrar geri dönüp kitabın bazı yerleri üzerinde daha çok düşünebiliyordu. Böylece bilişsel becerileri gelişmeye başladı. 

18. ve on 19. yüzyıllarda roman türünün ortaya çıkışı beraberinde karakterlerinin ruhlarını istedikleri gibi şekillendiren tanrı-yazarlar ortaya çıktı. 20. yüzyıla gelindiğinde yazarlar karakterleri yalnızca tasvir etmedi, psikolojik durumlarını daha detaylı anlatmaya başladı. Virginia Woolf’a göre modern kurgu yazarken bilinçaltının kırıntılarından beslenmek gerekiyordu. Bu tanıma örnek olarak Dorothy Parker ‘ın eseri “Duygu”yu verebiliriz: “Ama biliyordum. Biliyordum. Biliyordum çünkü gitmeden çok önce benden çok uzaktaydı. Gitti ve geri dönmeyecek. Gitti ve geri dönmeyecek, kaçtı ve bir daha geri dönmeyecek. Dinlemeye devam edin, tekerler sürekli bunu söylüyor.” Dilin bütün yönleri, Parker ve birçok yazar için, zihinsel durumları iletmek için bir araçtı.

Eğer zihinsel beceriler dil aracılığıyla geliştirilebiliyorsa edebiyat dili farklı şekillerde kullanarak sosyal zekâsını geliştirmiş olabilir mi? Edebiyatın zihni şekillendirdiğine dair sağlam kanıtlar var. Ancak hâlâ beyni en çok uyaran etkenin, bir metnin hangi niteliklerinin veya hangi edebi teknikler olduğu hakkında çok az şey biliyoruz. Psikolojik deneylerin yanı sıra, tarih boyunca edebiyatın etkilerini yansıtan örneklere rastlayabiliriz. Yazarlar ne kadar şeyi açıkça anlatıp ne kadarını gizleyeceğinin kararını verir. Bu seçimler, boşlukları doldurması için okuru teşvik eder. Çağdaş edebiyat büyük boşluklarla doludur. Margaret Atwood yazılarının, saklı anlatımın ustası Beatrix Potter’dan ilham aldığını söylüyor. Potter’ın karakterleriyle ilgili şöyle diyor: “Dört yaşındayken Cottontail’ın yalan söylediğini anladım ancak ‘kaya’ kelimesi üzerinde uzun süre düşündüm. Sonunda anladım: Tommy Brock’un küreği var ve kayalıkların yanında yaşayanların toprak kazılarak yakalanması daha kolay. Çıkarılacak ders: Her şeyi okura vermeye gerek yok. Bırakılan ipuçları üzerine bir hikâye inşa edilebilir.”

Çeviren ve derleyen: Aslı İdil Kaynar

(Nautilus)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR