Eşyalar ve Güller
14 Eylül 2018 Öykü

Eşyalar ve Güller


Twitter'da Paylaş
0

Dizlerime kadar çektiğim külotlu çorabımla yarı çıplak, boynumu bükmüş, yatağın ucunda öylece oturuyorum. Masmavi halımdaki şu beyaz leke. Bir bulutu andırıyor. Defalarca uyardım, çamaşır suyunu odaya sokma dedim, dinletemedim. Her temizlik sonrası olay, evde hep bir eksik, atılan, kırılan, kaybolan. Geçen gün yarım saat aradığımız kumanda yüzünden karıkoca yaşadıklarımızı hatırlıyorum da. Huzurumuz eşyaların yerli yerinde durmasına bağlı. Arkada, gardırop kapağı gıcırtıyla açılıyor.

“Kravat takmasam olur herhalde.” 

Ayağa kalkıp çorabımı çekiyorum. Selim’e sorsam, yine abartıyorsun, diyecek. Evlendiğimizden beri bizimle Hasret. Yedi yıl az zaman mı. Yeniden birine güvenmek, beni de durduran bu zaten. O giyinmiş bile. En çok bu açık mavi gömleğini seviyorum ama şimdi düğmeleri zor kapanan halini değil. Ensem hâlâ nemli, boynum tutulacak. Saç kurutma makinesini fişe takıyorum tekrar. Kocam haklı, durup dururken nerden çıktı bu yemek. Hem neden dışarda değil de evde. Ve asıl neden yetmişinde bir kadın ve bir adam. Ve o kadın benim annem. Aslında insanın ara sıra dışarı çıkıp bir şeyler paylaşabileceği bir arkadaş edinmesinin kime zararı var. Kafama dayadığım makineyi susturuyorum. Dün satın aldığım bordo bluzu kollarından geçiriyorum sırtıma. Selim karşımda, beni süzüyor, belki de duymak istediklerimi söyleyecek. O zaman bunun sıradan bir akşam yemeği olduğuna inanabilirim.

“Bunu mu giyeceksin?”

“Evet, nesi var?”

“Yakası fazla açık. Ne bileyim, biraz hafif kaçmaz mısın?”

Ceketini elinden kaptığım gibi, “Kuru temizlemeye gidecek o. Başka giy istersen,” banyonun kapısını ardımdan kapıyorum. Kirli sepetinin üstüne bırakıyorum ceketi. “Madem öyle niçin gardıropta,” diye söyleniyor arkamdan. Klozetin kapağına oturuyorum. Bunu mu giyeceksin. Bütün söylediği. Duşakabinin camında yanıp sönen, gözümü alıyor. Damlacıkları bölen su çizgileri. Yüzlercesinden birini, yoluna çıkanı önüne katarak süzülen damlacığı izini kaybettirene dek takip ediyorum. Ellerim iki yanda, sutyenime gidiyor, memelerimi bitiştirdim, kuşbakışı, yalnızca kendi kokumu alıyorum şimdi. Masaya mumla çiçek de koyar mı. Sen ne zaman koydun en son. Makyaj yapmalıyım. Öyle renksizim ki allığı yüzüme boca edesim var. Aynada gözümü kırpmadan kendime bakıyorum. Yüzümün alacağı şekli, kaşımda, dudağımda bir seğirme, gözbebeğimin belki daha irileşmesi. Yüzüm söylesin bana. Çünkü bu geceyle ve sonraki gecelerle ilgili ne düşünmem gerektiğini bilmiyorum. Her neyse aradığım, bulup çıkarmalı. Aynaya iyice yaklaşıyorum. Hiç. Hiç işte. Hep aynısını söylüyor. Selim, “Ben hazırım,” diye sesleniyor içeriden. Bir ürperme geliyor. Banyonun aralık camını kapıyorum. 

“İlk kez karışıyorsun giysime, farkında mısın?”

“Demek ki ilk kez yanlış bir seçim yapmışsın,” diyor yüzüme bakmadan. Saatini koluna takmakla meşgul. Soluğu gardırobun önünde alıyorum. Ne çok yanlış seçim. Eteğime uygun bir başka bluzu askıdan sıyırıyorum. 

“Bu nasıl, yeterince ağır mıyım?”

Sırtını dönüp kapıya yürüyor. 

“Nereye?”

“Bir telefon görüşmesi yapmam lazım. Çabuk ol. Arabada bekliyorum seni.”

Selim alaycı bir edayla, “Çiçek mi, tatlı mı,” diye sorduğundan beri arabada babamı düşünüyorum. Hem de hiç istemezken. Bir ölüyü zorla uyandırmaya mı çalışıyorsun. Hem de kapıda bir buket çiçekle. Babam iyi adamdı ama onun eve çiçekle geldiğini hiç hatırlamıyorum. “Selim, biliyor musun...”

“Zahmet olmazsa,” diyor, “dolapta başka kirlim varsa, akşam dönüşte ayırıver de yarın ikimizden birisi icabına baksın. Sen ne diyordun?” 

“Bir gün bütün ormanları yok edecekler.” 

Düşünmekten vazgeçtim, yola bakıyorum. Dağ yolundan anacaddeye girdiğimizde trafik duruyor. Gecikmiş bir sofraya eli boş gitmek olmaz. “Unutma, tatlı alacağız.”

Yeni boyanmış toplu saçları, hafif ruju, üstünde daha önce görmediğim bordo elbisesiyle zarif bir kadın açıyor kapıyı. Evde, yılların rostosuna karışan farklı bir koku. Ve bu kadın benim annem. Gece boyunca hatırlamalı bunu. “Hoş geldiniz. Trafiğe yakalandınız demek.” Yüzüne dikkatle bakmayı başarabildiğimde gözlerindeki ışıltıyı fark ediyorum. En son benim düğünümde. Hayır, tam olarak öyle sayılmaz. Çünkü bu ışıltı anneden kıza geçmeyen bir kaynaktan. Biraz geride bekliyor, ikinci kez karşılaştığım kır saçlı, uzun boylu adam. Selim’le ilk karşılaşmaları. “Merhaba. Nasılsınız?” Tokalaşırken kocamın omuzları dikleşiyor birden. “Teşekkürler. Siz?” Sofradaki porselenlerin beyazında bir yıldız çakımı, masaya geçiyoruz birlikte. 

Adam eski basketbolcu. Selim iyi bir basketbol izleyicisi. Bu onları yemekte bir arada tutmaya yetiyor. Annemle karşılıklı gülümsüyoruz, kısa cümleler kuruyoruz birbirimize. “Nasıl geçti günün?” “Bildiğin gibi.” İkisinin de elleri masada birbirine o kadar yakın duruyor ki. Halıyı diyecektim, lekeden söz edecektim, Hasret’ten, uçtu gitti aklımdan. Adam konuşurken bileğini masadan kaldırmadan döndürüyor, elinin ayası havaya açılıyor. Sözün bittiği yerde eli annemin elinin üstüne kapanacak sanki. Benimkiler ne zamandır iç içe, avuçlarım terlemiş. Belki de onun annem olduğunu unutmalı, bir an unutmalı. “Şarap?” Neden olmasın, kibar ve düşünceli. Adamı bekletiyorum, o hâlâ gülümsüyor. Şarabı özlemişim. İnce uzun parmaklarının arasından kadehimi alırken yanlışlıkla elim onunkine değiyor. Büfedeki vazoda çoğu henüz tam açmamış gonca. Kadehim kadar kırmızı. Onu çok mutlu etmiş olmalı. İrilerinden birini sapından kırıp şu genç kadının topuzuna iliştirmeli, solmadan. Kırık bir gül dalı. “Benziyorsunuz,” diyor, “annenize çok benziyorsunuz.” “Evet,” diyorum. Evet, bana da yakışır, o güllere layık bir oturuşla oturabilirim bu masada. Boğazıma tırmanan bluzum doğru bir seçimmiş gibi davranabilirim. Üstümdeki katılığın altında gezinen parmakları, boynumdan aşağı, dantelli sutyenimde, bitiştirdiğim yerde bırakılan küçük öpücükleri, sıcaklığını daha değmeden hissettiğim dudaklarını. Neler düşünüyorum böyle. İnsana hiç bilmediğini tek bir gül öğretebilir mi. Belki bir gün. Aynadan bir anneme, bir bana, bir de vazodan taşanlara bakıyorum. Ne tuhaf, zaman denen şey tam da orada anlamını yitirmiş. Bizi birbirimize eşitleyen. Bir çiçeğin açmakla solmak arasına sığdırdığı her şey taptaze, gencecik oysa. Büfeye yürüyorum. En iri goncayı seçip saçıma iliştiriyorum, kimse fark etmiyor. Selim rostosuyla mutlu. Benimse kadehim boşalmış. “Kaldıysa biraz şarap alabilirim.”

Tatlı zamanı. Annemin peşinden mutfağa gidiyorum. Neşeli, kıvrak kolları baklavaları birer birer tepsiye diziyor. Ona sormak, söylemek istediğim ne çok şey var. Daha önce hiç konuşmadıklarımız, sözünü edemediklerimiz. Anne gel, çıkıp gidelim şuradan, iki saat yeter, yalnızca sen ve ben. 

“Anne,” diyorum, “içeriye bu tabakları mı götüreceğiz?” 

“Evet canım,” diyor, tabaklara uzandığımda kolumu tutuyor yavaşça. Avuçlarının arasına aldığı elimi yanağına götürüyor. Gözleri parlak bir dolu. Önce o, sonra ben, aramızdan iki fısıltı sızıyor. Bize, kadın kadına sözünü etmeye değer şeyler vaat eden. 

Mutfaktan çıkarken ardımdan sesleniyor. “Gülün pek yakışmış.”

Dönüşte arabada tek başına durmadan konuşuyor Selim. “Olur iş mi allah aşkına. Ne söyleyeceğiz millete. Bu yaştan sonra. Hem de annenin evinde.”

Değiştirecekler. Bütün eşyaları atıp yenileyecekler.

“Konuş onunla. Birlikte yaşamak olmaz. Evlensinler hemen. Ya da...”

Ama adam çok güzel gülümsüyor.

“İyi ki evde yemişiz. Bir restoranda falan olsaydık kim ödeyecekti hesabı, adam işini biliyor.”

“Merak etme, zaman çok. Hesabı senin ödeyeceğin bir akşam olur nasılsa.” 

Radyoyu açıyorum. Gözlerim kapalı, arkama yaslanıyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR