Ethem Baran: "Aslolan metindir, görünmesi gereken odur."

Ethem Baran: "Aslolan metindir, görünmesi gereken odur."


Twitter'da Paylaş
1

İçimizden geçenler kadar dilimizden dökülenlerin de ağırlığını metin içerisinde tartmaya, dengede tutmaya çalışıyorum.

Ethem Baran kendi dünyasında titizlikle, yoğun emekle yazıyor. Verimliliği gitgide artarak. Yeterince göz önünde tutulmuyor belki. Ama yazdıkları kaçırılmayacak yazarlardan biri de Ethem Baran'dır. Yeni öykü kitabı Döngel Dünya ve başka konular üstüne konuştuk. Onu daha iyi anlatabilmek için...

Semih Gümüş: Ethem, şu dikkatimi çekiyor. Önceleri daha uzun aralarla yayımlarken gitgide daha verimli bir yazar oldun ve kitapların kısa aralarla yayımlanmaya başladı. Bunun nedenleri vardır sende…

Ethem Baran: Sonrası Ayrılık ile Kurutulmuş Gül Mevsimi ve özellikle Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı uzun aralarla çıktı. Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı'na uzanan süreçte edebiyat metinlerine daha yakından bakma, farklı okuma ve anlama çabalarına ayırdım vaktimi. Bir bakıma, 'okur olarak okuma'dan 'yazar olarak okuma'ya geçiş çabasıydı bu. Edebiyatın hep içindeydim ama yeni bir şey çıkmamıştı o süreçte. Ardından, Zira ile Döngel Dünya arasındaki dört yıla yakın zamanı saymazsak, diğer kitaplarım yaklaşık iki yıl arayla yayımlandı. Yazının içinde, kitapların arasında yaşayan, ancak böyle nefes alabilen biriyim. Buna rağmen zor yazdığımı söyleyebilirim. Yazacağım her satır, her cümle beni peşinden koşturur, uğraştırır, tamamlanma sürecini erteler. Hemen her sabah yazma ümidiyle güne başlarım ama daha çok okurum. Zamanımın büyük bölümü harflerin dünyasında geçiyor ve yeni bir kitabın peşinde koştururken buluyorum kendimi.

ethem baran

SG: Seni önce bir öykücü olarak görüyorum. Yayımlanan on kitabının sekizi öykü, ikisi roman. Bu ikisi arasında nasıl bir gel git oluşuyor?

EB: Ben de kendimi öykücü olarak görüyorum. Aklımda sürekli yeni öyküler, öykü ipuçları, öyküye çıkan yollar… Bir söz, bir görüntü, bir düşünce, bir müzik… Hayatın içinde yeni hikâyeler bulmak için dolaşıyormuş gibi hissediyorum çoğu zaman. Ya da onlar gelip beni buluyor. İşte hikâye nasıl gelip beni buluyor ya da ben onu buluyorsam ve bir öyküye dönüştürmek için yola koyuluyorsam roman da o şekilde doğuyor zihnimde. O kıvılcım, tohum, düşünce  ya da adı her neyse, o şey içime düştüğünde ne olduğunu da bana söylüyor: Roman veya öykü… Kapımı çalanın kim olduğunu en baştan biliyorum yani. Daha çok öyküyle uğraştığım için roman yazarken eski alışkanlıklarım çevremde dolanıp duruyor tabii. Bu yüzden öyküye ilişkin ne varsa üzerimde, onlardan kurtulmaya çalışıyorum. Öykü düşünmüyorum ve yazmıyorum örneğin.

SG: Roman ya da öykü, asıl olarak birini seçip o türde başarılı olan pek çok yazar öbüründe aynı düzeyi yakalayamayabiliyor. Bunun bizde de örnekleri var. Sen bu ikisini birbirinden nasıl ayırıyorsun?

EB: Roman ve öykü farklı bir disiplin gerektiriyor. Bir konuyu öykü veya roman olarak düşünmek, ele almak, türler arasındaki geçişler, sınırlar her ne kadar önemini kaybetse de bir yazarın en önemli sorunlarından biri olmalı. Romana yakın uzunlukta ve çoğunlukla romancıların yazdıkları öykülerde böyle bir sorunla karşılaşıyoruz. Öykünün istediği kıvamı, yoğunluğu, parlaklığı, hadi toptan söyleyelim, içinde bütün unsurların toplandığı o dili ve sesi yakalayamıyor bu tür metinler. Bir romanın içinde herhangi bir parça olabilecek bu tür metinler, öyküsel ayrıntıların uzağına düşmüş bir hikâye suretinde ortaya çıktığında kendi yolunu bulamıyor. Ben 'yazı yazıdır' diye bakmıyorum; öyküye bakan gözlerimle romana bakan gözlerimin ayrı olduğunu düşünüyorum ve o gözlerle bakıyorum.

SG: Yazarların öykü anlayışları birbirlerinden elbette farklı. Ama hikâyenin biraz üstünden atlayıp öykünün öteki özelliklerine dayanmak, belki o özelliklerde yetkinleştirirken yazma eylemini kolaylaştırıyor gibi. Sense yazdığın her öyküde bir hikâye anlatmaya çalışıyorsun. Bunları nasıl değerlendiriyorsun?

EB: İçimizden geçenler kadar dilimizden dökülenlerin de ağırlığını metin içerisinde tartmaya, dengede tutmaya çalışıyorum. Sözü eşeleyip orada derinleşmek, anlamı katmanlaştırmak, imgenin gücünden güç almak, yazarlık duruşunu netleştirmek gibi pek çok yöntem ve anlayışa, bunun güzel örneklerine saygı duyuyor ve seviyorum bu tavrı, ama ben öykü bittiğinde avcumda bir hikâye kalsın istiyorum. Güzel bir öyküydü ve şöyle bir hikâye anlatıyordu demek istiyorum. Kolaycı yaklaşımların kalıcı olmaktan uzak, çabuk tüketilen yapıtların yolunu açtığını söylemeye gerek yok sanırım.

ethem baran

SG: Yeni kitabın Döngel Dünya da senin yazarlık serüveninin doğal uzantısı gibi. Sende köy de var hikâyelerde, Ankara’nın Karanfil Sokağı, Yüksel Caddesi de. Gerçek dünya işte. Senin seçimin tam da bu mudur?

EB: Önceki kitaplarımda hayali köyler, bir kasaba, bir mahalle kurdum ve karakterler yarattım. Bu karakterler hikâyelerini o mekânlarda yaşadılar. Aslında köyü de kasabayı da bilmem; on yedi yaşımdan beri Ankara'da yaşıyorum. Elimdeki hikâye nereyi işaret ediyorsa kahramanlarım oraya gidiyor. Döngel Dünya'da da öyle oldu. Pavyon hikâyesi de var, ıssızlığın ortasında yapayalnız bir radarcı da. Denize bir baraka kondurup dünyadan kaçan kamyoncu da var, araba tutkunu yeniyetme de. Hikâye, mekânı, mevsimi ve zamanı belirliyor, ben de ardından gidiyorum. Döngel Dünya'da da öncekilerde olduğu gibi eski karakterimden bazılarına rol verdim ve eski metinlerime bir selam gönderdim. Anlatılanların gerçeklik duygusunu artırmak için bu kez kurmaca oyunlarına yer vermedim, işin mutfak kısmının önüne bir perde çektim.

SG: Senin hikâyelerini tasarlayıp kurma biçimin öykü dilini de kendisi getiriyor. Farklı biçim arayışları içinde olmadan, anlamı doğrudan veren, yalın, açık bir dil. Bir bakıma geleneksel. Daha farklı olanı arama gibi bir kaygı da duruyor mu bir yerlerde, yoksa senin öykü ve roman anlayışın böyle mi sürecek?

EB: Haklısınız, hikâye, öykü dilini, kurguyu kendi belirliyor. Sözgelimi, Evlerimiz Poyraza Bakar'daki "Niyet Etti Kadir Efendi" öyküsünde öyle oldu. Karakterin yapıp ettikleri bilinç akışı içerisinde anlatılırken, hikâye zamanı ile söylem zamanı denk gelmeyince anlatıcı yazar devreye girdi ve hikâyeye el koydu. "Bir Kuru Hayal" öyküsünde de, kullanılan zaman kipi farklı tekniklere başvurmama neden oldu. Aynı şekilde, "İşlengi" öyküsünün devamı niteliğinde olan "Foto Şeyda"da metinlerarasında dolaşmak zorunda kaldım. Geleneksel çizgiyi önemsiyorum, evet. Benden öncekilerin bıraktığı izlere basarak yürüdüğüm yolda modern tekniklerden yararlanarak ve bugün sahip olduğumuz birikimin içinden geçerek kendi izimi bırakmak istiyorum. Farklı olanı arama kaygısına gelince: Bulut Bulut Üstüne'deki "Ata Binmiş Ali Ağa'yı Tahmis" öyküsünde, daha çok divan şiirinde kullanılan bir edebi sanat olan tahmisi öykü sanatına getirmeye çalıştım. Aynı yöntemi Zira'daki "Kıymet" adlı öyküde değerli ağabeyim Şükrü Erbaş'ın "Genelev Mektupları" şiirinde uygulamak istedim. Emanet Gölgeler Defteri'nde, üç farklı anlatıcı kullandım örneğin. Hatta bir yerde, cümlenin yarısında sözü birinci tekil kişinin ağzından alıp üçüncü kişiye vererek cümleyi tamamlattım ve anlatımı sürdürdüm. Bir başka örnek vermek gerekirse, "Bozulmayan Yazı" öyküsünde, halk hikâyelerinin, meddahların dilini günümüz dilinin ve oluşturmaya çalıştığım kendi dilimin içinde durarak yeniden yoğurmayı denedim. Bu anlamda dille oynamayı, kurmacaya ilişkin oyunlar kurmayı, kendi alanımı genişletmeye çalışmayı önemsiyorum.

Dünyanın diğer yerlerinde nasıldır bilmiyorum ama nitelikli edebiyatı hırpalayan, yoran bir ortam söz konusu.

SG: Bizim edebiyatımızın, son on yıllarında diyelim, roman ile öykünün gelişimini nasıl görüyorsun? Sence yazılanlar, yapılanlar, her şey iyi gidiyor mu? Ben giderek daha çok hissedilen bir durgunluk, belirgin bir nitelik durağanlığı görüyorum. Sen buna katılır mısın?

EB: Kim yazmış olursa olsun güzel bir kitap beni heyecanlandırır. Hele bu kitap çeviri değilse dilimize yapılmış bir katkı olarak görür, daha çok mutlu olurum. Yeni bir Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Tomris Uyar vb. kimi mutlu etmez ki! Nâazım'ı, Cemal Süreya'yı, Turgut Uyar'ı, Gülten Akın'ı da eklemeliyim buraya. Edebiyatımızın son yıllarında Hasan Ali Toptaş ve Şükrü Erbaş gibi birkaç ismin dışında ne yazık ki fazla isim yok bizi heyecanlandıracak. Dünyanın diğer yerlerinde nasıldır bilmiyorum ama nitelikli edebiyatı hırpalayan, yoran bir ortam söz konusu. Dilin iyiden iyiye bir kenara atıldığı, büyük söz söylemenin bir yarış haline getirildiği kimi kitaplar kendi alanlarını genişletirken mevcut edebiyat birikimi bir kenara atılıyor. Hatta çoğu kalem bundan habersiz. Bununla övünen okumaz yazarları saymıyorum bile…

ethem baran

SG: Bugün kimi yazarlar, yayıncılarının da desteğiyle özellikle sosyal medyanın sunduğu olanakları kullanarak, popüler kimlikler kazanmaya çalışıyor. Bunda başarılı olan da var olamayan da. Ama edebiyat dünyası içinde niteliğin ne olduğuna bakılmaksızın ilgi odağına yerleşmek artık daha kolay. Oysa senin böyle bir çaban hiç olmadı. Bu durumları nasıl değerlendiriyorsun?

EB: Bu günlerin geçici olmasını diliyorum, elimden gelen tek şey bu. Popüler kimlikler ve eserler her dönemde olmuştur, bundan sonra da olacaktır ama şu an içinde bulunduğumuz durum tam anlamıyla acı veriyor. Bazen zorunluluktan bazen de meraktan bu tür kitapları okumak durumunda kalıyorum. Ülkenin sosyolojisini ve okuyanların psikolojisini anlamaya çalışıyorum ancak içimde biriken cevapsız sorulardan başka elime bir şey geçmiyor. Evet, benim böyle bir çabam olmadı, olmaz da. Aslolan metindir, görünmesi gereken odur. Söylenecek ne varsa o söylemelidir.

SG: Bugüne dek yayımlanmış on kitabınla bugünkü edebiyatımızda senin kendine özgü bir yerin, tutumun var. Sen yazdıklarını nasıl görüyorsun, olmasını düşündüğün yerde misin?

EB: Hep kendi yolumda ilerledim, içime sinmeyen hiçbir şeyi yayımlamadım. Ve hep daha güzel şeyler yazmayı hayal ettim, etmeye de devam ediyorum. Beni ilgiyle takip edip okuyan okurlarım olduğunu biliyorum. On kitap yayımlamış olmama rağmen yeterince tanındığımı düşünmüyorum.

SG: Öykülerini ve romanlarını nasıl tasarlıyor, nasıl yazıyorsun?

EB: Gündelik hayatın içinde yazı dünyamı da taşıyorum yanımda. Kafamdaki öykü ve romanlarla katılıyorum hayata. Sürekli not alır, defter tutarım. Roman için ayrı defter, öykü için ayrı, okuduğum kitaplar için ayrı… Genellikle sonunu bilmeden başlarım metne, baştan bir plan yapsam bile elimi serbest bırakır, nereye gideceğimi kendim de merak ederek düşerim yola. Dolmakalemle yazarım, sonra bilgisayara geçer, asıl çalışmayı orada yaparım. Her cümle, her kelime üzerinde çok dururum; eğer büker, önüne arkasına bakarım, başka türlü olabilir miydi diye düşünürüm. Sonra sesli okur, gözümden kaçanları kulağımın yakalamasını beklerim. Tamamlanan metnin ilk okuyucuları sevgili dostlarım Hasan Ali Toptaş, Şükrü Erbaş, Abdullah Ataşçı, Beşir Sevim ve Mesut Varlık'tır. Onların görüşleri çok önemlidir benim için.  

ethem baran

SG: Sevdiğin yazarlar elbette vardır. Belki başucu yazarları olarak seçtiklerin. Onlardan söz eder misin?

EB: Çok var tabii. Unuttuklarım olacaktır mutlaka ama ilk aklıma gelenleri sıralayayım: Çehov, Márquez, Faulkner, Proust, Woolf, Borges, Kafka, Tanpınar, Sait Faik, Yaşar Kemal…

SG: Bizde yayımlanan edebiyat kitaplarının yarısı çeviri olduğu için pek çok dünya yazarını tanıma olanağı buluyoruz. Onlar arasında önemli buldukların ve özellikle okunmasını önerdiklerin var mı?

EB: Son dönemde yayımlananlardan birkaç örnek vereyim: Adam Johnson, George Orwell Arkadaşımdı, Ralf Rothmann, Deniz Kenarında Geyikler, Tim Winton, Dönüş, Miroslav Penkov, Batının Doğusu, Arundhati Roy, Mutlak Mutluluk Bakanlığı, Gerbrand Baker, Dolambaç, Georgi Gospodinov, Hüznün Fiziği, Wilhelm Genazino, O Gün İçin Bir Şemsiye, Claire Keegan, Mavi Tarlalardan Yürü

SG: Peki okuyup da beklediğini bulamadıkların ve ilk okuduğunda önemli bulup yıllar sonra artık eskimiş olduğunu düşündüğün kitaplar ve yazarlar…

EB: Nedenlerine ilişkin pek çok şey söyleyebilirim elbette ama ilerde düşüncem değişir mi onu da bilmiyorum, örneğin Murakami benim için öyle bir yazar, beklediğimi bulamadım kısacası. Eskimiş olduğunu düşündüğüm yazarlar ve kitaplar özellikle bizim edebiyatımızda çok var. İlk okuduğumdaki gibi düşünmüyorum onlar hakkında şimdi.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Eyyüp Özdemir
Keşke, bir metin yayınlanmadan önce başkalarına okutulması konusuna Ethem Baran biraz daha değinseydi.. Bu zengin içeriği için, sitenin okurlar için önemi büyük..
2:31 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR