Etik ve Edebiyat

Etik ve Edebiyat


Twitter'da Paylaş
0

Etik gibi edebiyat da insan yaşamının derin gerçekliğiyle, özellikle ahlak, iyi ve kötü meseleleriyle uğraşır. Hem etik hem de edebiyat hakikatin peşindedir ve hakikati açığa çıkarmaya çalışır. Edebiyat insan durumlarını insana yansıtması açısından bir eğitim görevi görmektedir. Edebiyat aracılığıyla etik daha evrensel, daha kapsamlı, daha somut bir hale gelir, etik kavrayış hissedebileceğimiz bir şeye dönüşür.

Bir felsefe disiplini olarak antik Yunan’dan günümüze etik, edebiyatla iç içedir. Platon’un Devlet’te bir yandan sanatçıyı sürgüne gönderirken, diğer yandan Homeros’a başvurusuyla sorunsal bir karakter kazanan edebiyat ve felsefe (ya da etik) ilişkisi karşılıklı belirleyicidir. Bu yazının sınırları içinde kısaca edebiyat/edebiyat eleştirisi ile etik ilişkisi ele alınıp pek çok edebi figür arasından iki İngiliz romancının, Iris Murdoch ve William Golding’in eserlerinde genel olarak etik yönelim üzerinde durulacaktır. Edebiyat çeşitli tarzlarda ahlak felsefesiyle ilişkilidir. Bu tarzlardan biri, insan psikolojisinin bir resmini, bir insan olmanın ne olduğuna ya da neye benzeyebileceğine ilişkin bir resim sunmaktır. Her ahlak teorisi bu tür bir resmi öngerektirir. Her ne kadar insan kendi karakterinin biçimlendirdiği bir dünyada yaşasa da başkalarıyla beraber yaşama tarzı, insan yaşamının temel özelliğidir ve bu özellik insanın inançlarına, arzularına ve eylemlerine indirgenemez. Her ahlak teorisi bu olguyla ilgilenmek zorundadır.1 Bir yanda etik kurgusal değildir, kavramları açıklamak için retorikten kaçar; öte yanda edebiyat kurgusaldır, metaforlarla dolu retorik söyleme dayanır. Her edebi söylem yazar ile okur arasında ahlak kurallarını da kapsayan bir etkileşim sağlar. Esasen masallar, öyküler, oyunlar, sözel ve görsel anlatılar erken çocukluktan itibaren az çok iyi insan oluşumunda etkin olmaktadır.2 Nihayetinde, etik insani ve toplumsal alanla bütünleşebilmek için kendisinden daha etkili bir söylem türü olarak kabul edilen edebiyata gereksinim duyar.

  1. yüzyılda etik ve edebiyat arasındaki ilişki konusunda eleştiri çevrelerinde süregiden bir tartışma vardır. Bütüncül biçimde “çağdaş edebiyat teorisi” olarak adlandırılabilen çeşitli akımların en dikkat çekici ve rahatsız edici özelliklerinden biri, bu akımların, merkezi etik ilgileri ve söylemleri edebiyat tartışmasının dışına çıkarmalarıdır. Ahlaki ilgiler, öznellik fikrinin acımasız bir eleştirisiyle ve insanlık veya insani iyilik hakkında bağımsız iddialarda bulunma yönündeki her girişime karşı şüpheyle karakterize edilen entelektüel iklimde tartışmalı olmaya mahkûmdur. Nitekim Seyla Benhabib postmodernizmin söz konusu entelektüel iklimde dil paradigmasının bilinç paradigmasının yerine geçtiğini tanıtladığını belirtir. Bilinçten dile bu değişim çağdaş etik soruşturmanın karakterini de değiştirmiştir, çünkü dil paradigması, insanı ve düşünceyi salt bir “söylemsel etki”ye indirgiyor görünür. Bu yüzden postmodern düşünce bazen kişisel olmayan sistemlerin tekil özneler ve dil kullanıcıları üzerindeki üstünlüğünü olumlamasıyla “antihümanist” olarak karakterize edilir.3 Oysa pek çok avangard teori ve eleştirinin özellikle örtük bağlılıklarında ve imalarında derin biçimde etik olduğu ortadadır. Nitekim 20. yüzyıl felsefesinde yaşanan “dilsel dönüş”ün yanı sıra, kıta postmodern felsefesi “etik dönüş” olarak adlandırılan bir hareketi deneyimler. Geleneksel ahlak felsefesi görüşüne ve özellikle onun dar odağına duyulan tatminsizlik, felsefi alanda hissedilmeye başlamış görünür. Pek çok filozof, sanata ve estetiğe dönüşün, bu tatminsizliğin giderilmesine yardımcı olacağına inanmaktadır. İnsanlığın tözsel nosyonlarının ve etiğin acımasız eleştirilerinin yapıldığı bir dönemden sonra postmodern felsefede akıl, doğa veya yasa standartlarına dayalı evrensel iddialar konusunda postmodern şüpheyle bağdaşık bir etik geliştirmeye çalışan bir karşı hareket ortaya çıkar. Örneğin Jean-François Lyotard, Michel Foucault, Jacques Derrida ve Luce Irigaray felsefe yapmak için edebiyatın kaynaklarını kullandıklarından dolayı etik, estetizm siperi altında ve estetik unsurlara vurguyla yeniden ortaya çıkmıştır.4

Antihümanist teorisyenler etik söylemle açık bir bağlantıdan kaçınmalarının nedenini, bu söylemin modasının geçmişliğine ya da zararlı oluşuna bağlarlar. Oysa Anne Sheppard, Martha Nussbaum ve Wayne C. Booth gibi önemli hümanist yazarlar bunun doğru olmadığını öne sürerler. Nussbaum edebiyatın ya da edebiyat teorisinin pratik olanla, etik ve toplumsal sorunlarla ilgilenmesi gerektiğini, böylece edebiyata yaşamlarımızda daha büyük önem verileceğini belirtir. Edebiyat teorisi, “İnsan nasıl yaşamalı?” sorusunun peşindeki etik teoriye de katılmalıdır. Nussbaum’a göre yeni edebiyat teorisi felsefeye keskin bir ilgi duymaktadır. Nitekim sorularının doğasıyla veya açıklamada kullandığı isimlerle bu teoriyi felsefeden ayırmak zordur. Gerçekten de realizm, rölativizm ve subjektivizm, şüphecilik ve haklılaştırma, dilin doğası hakkındaki sorular, felsefe ve edebiyat teorisi için ortak bir zemin oluşturmaktadır. Ancak iş epistemolojiden etiğe döndüğünde durum farklılaşır. Belirli metinler ve yazarlarla ilgilenen edebiyat eleştirisi, bu yazarlar ve metinler için önemli olan etik ve toplumsal meseleler hakkında konuşmaktadır. Nussbaum’a göre bu tür bir ilgi bile iki nedenden dolayı kısıtlanır: Birincisi, bir metnin etik veya toplumsal içeriğinin tartışılması “metinsellik”i, yani metnin diğer metinlerle karmaşık ilişkilerini gözden kaçırmaktır. İkincisi, metinler insan yaşamına değil, yalnızca diğer metinlere ve kendilerine göndermede bulunur. Yine de etik, eleştirel yazımın dışında yer almaz.5 Nitekim Booth romanların etik eleştirisinin pek çok insan tarafından yapıldığını, ancak bu eleştiriye teori sahnesinde ikincil bir rol verildiğini, hatta pek çok tartışmada etik eleştirinin adının bile zikredilmediğini belirtir.6 Mevcut eleştiri okullarının incelemeleri, etik eleştiriyi bir olanak olarak bile görmemektedir. Burada Nussbaum’un önemli bir tespiti dikkat çeker. Nussbaum “edebiyat teorisinde ahlak felsefesinin düzenleyici sorularının ve bu sorular hakkında ahlak felsefesinin ivedilik duygusunun yokluğu”ndan söz eder. “Anlam bulmaya çalışan toplumsal varlıklar olmamız duygusu,” der Nussbaum, “büyük ahlaki güçlük dönemlerinde, bizim için, en iyi yaşam tarzı olabilir – bu duygu pratik öneme sahiptir, ki çağdaş etik teoriyi canlandırır, büyük edebiyatın çoğunu da daima canlandırmıştır.” Ancak Nussbaum’a göre bu duygu, “önde gelen edebiyat teorisyenlerimizin yazılarında yoktur”.7 Sanatın ahlaki değeri, bize diğer insanlar hakkında imgesel bir kavrayış sunma kapasitesinde bulunur. Ancak sorun imgesel kavrayışın ahlakla ilgisi üzerinedir. Öteki insanlara yönelik daha iyi bir kavrayış, esasen ahlaki erdemlerin gelişimine katkıda bulunur. Onları daha iyi anlarsak, onlara karşı davranışlarımızda daha kibar ve adil olabiliriz. Kendimizi anlamak ve başkalarını anlamak birbiriyle bağlantılıdır, çünkü insan olarak hepimiz ortak şeylere sahibiz. Ayrıca kendimizi anlarsak, etkili ahlaki eylemlerde bulunabiliriz. Yine de, ahlakta başkalarını anlamak kendimizi anlamaktan daha önemlidir. Matthew Arnold sanatın ve özellikle şiirin bu yöndeki işlevini vurgulamış ve “The Study of Poetry” (“Şiir İncelemesi”) başlıklı denemesinde şiirin din ve felsefenin yerini alacağını öne sürmüştür: “İnsanlık giderek şunu keşfedecektir ki, bizim adımıza yaşamı yorumlaması, bizi teselli etmesi ve ayakta durmamızı sağlaması için şiire dönmek zorundayız.”8 Estetik bakış açısından en iyi olan şiir, bu işlevi de en iyi biçimde yerine getirebilen şiirdir. Yine Frank R. Leavis; George Eliot, Henry James ve Joseph Conrad’ın romanlarının bir incelemesi olan The Great Tradition’ın (Büyük Gelenek) önsözünde Arnold’ı hatırlatacak bir tarzda estetik ve ahlaki değerlendirmeleri bir araya getirir. Leavis’in ahlaki kriterleri, kitapta romanlar aracılığıyla verilmektedir. Leavis’in değer verdiği eserler “olgun” olarak tanımlanmaktadır; bu eserler “yoğun ahlaki ciddiyet”e sahiptir ve özfarkındalık sergilerler. Olgunluk ve özfarkındalığın yanı sıra Leavis, “yaşam” olarak adlandırdığı şeye de değer verir: Ruhsal sağlığımızı korumak için daha olgun olmalı ve özfarkındalığımızı geliştirmeliyiz ki, kendimize acımaktan ve duygusallıktan kaçınabilelim. Kendimizi daha iyi anlayabilirsek insanlığı da anlayabiliriz.9 Ancak hem Arnold’ın hem de Leavis’in görüşlerine şunun da eklenmesi gerekir: Edebiyat bize hem kendimiz hem de başkaları hakkında bir kavrayış sunabilir, bu durumda estetik açıdan iyi edebiyat, ahlaki değere de sahip olur. Anlamak her şeyi affetmektir.10 Booth’a göre günümüzde pek çok eleştirmen, etiğin eleştiride yer almasının modası geçmiş bir tarz olduğuna inandığından, sanatı yaşama, estetiği pratiğe bağlama gayretlerine direnmektedirler. Ancak Booth, Frederic Jameson’ın The Political Unconscious’ta (Siyasal Bilinçdışı) günümüzde başat eleştiri tarzının etik olduğu iddiasını11 haklı bulur, çünkü artık eleştiride formalizme yönelik etik ve politik meydan okumalar vardır; feminist eleştirmenler erkeklerin egemen olduğu bir edebi kanonu sorgulamakta, siyahi eleştirmenler Amerikan klasiklerindeki ırkçılığı, neo-Marksistler Avrupa edebi geleneğindeki sınıf temellerini araştırmakta, dini eleştirmenler nihilizminden veya ateizminden dolayı modern edebiyatı eleştirmektedirler. Booth’a göre bütün bu eleştirmenlerin ve hatta en soyut biçimsel ilgilere sahip olanların zihinlerinde bile etik bir program vardır.12 Nicolai Bahtin de sanat hakkında etik bir yaklaşımı paylaşır: “Sanat bir bütün olarak, farklı bilinç düzeylerinde, farklı şekillerde ve farklı araçlarla .… varlığımızı kaplamaya çalışır; en derin itkilerimizi ve en özel tepkilerimizi etkilemek ister; duyarlılığımızı şekillendirme, bakışımızı dönüştürüp düzenleme – ve dolayısıyla tüm davranışlarımızı etkileme çabasındadır; kısacası ‘bize nasıl yaşanması gerektiğini öğretmeye’ çalışır.” Aynı şekilde “tüm ahlaki ilgilerimizin, tüm tinsel hayatımızın şimdiye dek edebiyatta yoğunlaşmış olduğunu ve bunun gelecekte uzun bir süre boyunca devam edeceğini” öne süren Belinskii’ye göre de, “tüm insanca duyguların topluma sızdığı yaşamsal kaynak, edebiyat”tır.13 Etik eleştirinin yok olmasında etkili olan ilk dogma, değerler hakkında değil, yalnızca olgular hakkında bilgi edinilebileceği nosyonudur. Eğer bu nosyon doğruysa o zaman elbette etik eleştiri bir romanın değeri hakkında herhangi bir bilgi sağlama iddiasında bulunamaz. Ancak yakın zamanlarda, değerlerin olgulardan çıkarılamayacağı yönünde Humecu çizgi ve tanımlayabileceğimiz bir olgunun (zihin durumu) etik anlamda iyi ya da kötü olmadığını ve etik önermelerin “saçma” olduğunu öne süren Wittgensteincı çizgi doğrultusunda 20. yüzyılda öne çıkan “olgu-değer ayrımı”na sert eleştiriler yapılmaktadır. Olgu-değer ayrımından bir durumu kanıtlamanın ne anlama geldiği, yani eleştirel şüphe aracılığıyla ilerleyen doğru akıl yürütme hakkındaki dogmaya geçen Booth, kalbin aklın kavrayamayacağı nedenlere sahip olabileceğini, ancak bunların bilişsel biçimde kabul gören sonuçlar kuramayacağını belirtir. Batı kültürü değerlere karşı inancını yitirmiştir, yine de etik ve ahlak teorileri üretmektedir: “Şu bir gerçektir ki, önemli romancılarımızın ve şairlerimizin pek çoğu, bütün dürüst düşünürlerin ereklerimize kayıtsız bir kozmosta kayıp, köksüz, temelsiz, rasyonel biçimde savunulabilir bir koddan mahrum, .… umutsuz bir ırk olduğumuzu kabul ettikleri bir dünya resmetmekteler.”14

Iris Murdoch Iris Murdoch

Etik ve estetik teorilerini iç içe geçiren ve üç büyük değer, hakikat, güzellik ve iyilik arasında olumsal bir bağlantıdan daha fazlası olduğuna inanan İngiliz felsefecisi ve romancısı Iris Murdoch (1919-1999), bu konudaki tartışmasını çağdaş etiğin eleştirisi üzerine temellendirir. Bu eleştiri, örneğin The Book and the Brotherhood’da Gerard tarafından şöyle dillendirilir: “Ne kadar korkunç, tehlikeli bir karmaşa .… felsefe büyüye karşı, tıpkı şimdiki gibi. Ancak iyilik ve ruh hakkında yeni bir düşünme yolunu bize öğretecek [Platon gibi] bir dâhi yok” (BB, s. 248). Nitekim duygucu ve kural koyucu meta-etik teoriler ve bunların kişilerin yalıtılmış edimleriyle ilgilenen bir etiği ima etme tarzlarıyla yetinmeyen Murdoch, alternatif oluşturacak bir etik yaşam kavrayışı bulmak için –Shaftesbury15 gibi– Platon’a döner. İnsan yaşamını yanılsamadan hakikate yolculuk biçimini alan bir sevgi çabası olarak tanımlayan, etik biçimde ve bilgece yaşamanın önemine odaklanan Murdoch, Platon’un klasik hümanist felsefesini canlandırır; ideal hakikat, güzellik ve iyilik felsefesini felsefi yazıları ve romanlarıyla zamana uygun ve genel okur için erişilebilir kılar.16 Bu kavrayışta ilkelerden çok, duyarlık ve iradeden çok, görüm vurgulanır. Etik gelişme ve estetik deneyim iç içe girmiş fenomenler olarak ele alınır. Murdoch’un etik, sanat, edebiyat ve politika üzerine yazıları, etik soruşturmada mevcut gündemin çoğunu öngörmektedir. Bu gündemde dil ve anlam, felsefe ve edebiyat arasındaki ilişki, Platoncu etik ve erdem teorisine yenilenmiş bir ilgi, etikte ahlaki realizmin yeniden düzenlenmesi, çağdaş liberalizm eleştirisi, etik ve dini söylem arasındaki ilişki gibi konular yer alır.17 Murdoch’a göre iyi edebiyat, okura kendisinin dışında bir ahlaki gerçeklik kazanma yolunu sunan bir biçim içinde insan durumlarını ve insan hakikatini betimler, kültürden kültüre ve kuşaklar boyunca temel hakikatleri aktarır.

Burada hemen belirtilmesi gerekir ki, modern dönemde insan aklı, inançların ve pratiklerin onaylanmasında nihai karar noktası olmuştur. Bu durum meşruiyetini rasyonel insan failin özgür olması, herhangi bir dışsal etkiyle kısıtlanmaması olgusundan alır. Murdoch’un The Red and the Green’de belirttiği üzere “özgürlük, insan doğasına aittir ve yeryüzünden kaldırılamaz” (s. 308). Kant’la birlikte metafiziksel temellerinden soyulan insan, pek çok romanın ve ahlak felsefesi üzerine yazılmış kitabın “özgür, bağımsız, yalnız, güçlü, rasyonel, sorumlu, cesur kahramanıdır”.18 Bilim çağının ürünü olan bu yaratığın varlık nedeni çekicidir, ancak yanıltıcıdır. İtalyan Kızı’nda Isabel’in de belirttiği gibi, bu durumda “insan kendi aklının tutsağı”19 olur ve maddi evrene yabancılaşır. Hemen belirtilmesi gerekir ki, bu tür bir fail gücü pervasızca kullanıp bir tür “despot” veya “diktatör” haline gelebilir ve hatta bu durumun meşrulaştırılması için de güç kullanılabilir.20 Murdoch’un ahlak ve sanat hakkındaki görüşü “The Sublime and the Good” adlı makalesinde şöyle kristalleşmiştir: “… sanat ve ahlak birdir. Özleri aynıdır. Her ikisinin de özü sevgidir. Sevgi bireylerin algılanmasıdır. Sevgi, kendinden başka bir şeyin gerçek olduğunun aşırı derecede zor farkındalığıdır. Sevgi, o halde sanat ve ahlak, gerçekliğin keşfidir.”21 Henry and Cato’da Cato her ruhun sevgiye ihtiyaç duyduğunu, ancak insan egoizminin bu gerçeği kabul edemeyecek kadar karmaşık olduğunu belirtir. “Saf sevgi,” der Cato, “nihayetinde başka hiçbir şeyin yapamayacağı kadar kötülüğü tedavi edebilir.”22

William Golding William Golding

Aynı dönemde yaşamış olan bir diğer İngiliz romancısı William Golding (1911-1993), özellikle erken dönem eserlerinde insandaki ahlak çöküntüsü üzerine yoğunlaşır, alegori ile gerçekçi roman arasında bir bağ kurar, İnsanın Düşüşü’nü ve kötülüğün yükselişini kendine özgü biçimde birleştirerek “yaşanan ânı” yakalamak için duygu yüklü bir dil aracılığıyla güçlü görsel sahneler yaratır. Kozmik güçlerin karşı karşıya geldiği, karakterlerin bu güçlerin etkisinde kaldığı eserlerinde genellikle karamsar bir hava vardır. Golding eserlerinde inanç, özgür irade, bireysel sorumluluk, günah, bağışlanma, görüm ve inayet gibi kavramları yeniden canlandırmaya çalışır.23 Yaşamı çok değerli bir fenomen olarak kabul edip insan yaşamının en küçük zerresinin bile çok şey kapsadığına ve bu yüzden büyük önem taşıdığına inanır. Golding, bilimin insanlar için bir kurtuluş olmadığına inanır. Bilimsel gelişme fiziksel dünyada insanları daha rahat bir yaşam tarzına ulaştırmakla beraber, Sineklerin Tanrısı ve Vârisler’de örneklendiği gibi, psikolojik zenginlikleri zayıflatır. Gerçek gelişme bireyin etik bütünlüğü ve bu bütünlüğün bireyin çevresindeki insanlara etkisidir. Etik bütünlük yalnızca öngörü ile ortaya çıkar; öngörüsü olmayan insanlar ise yok olur.24 “Bizim insanlığımız,” der Golding, “değer yargılarında bulunma, bilim dışı değerlendirmeler yapma kapasitesinde ve doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden, haklıyı haksızdan ayırma gücünde yatar.

Görüldüğü üzere bu tür sorunlara bilim, ölçü ve çözümlemeleriyle yanıt vermekten uzaktır. Bu sorunlar ancak felsefe ve sanatın özgün yöntemleriyle çözüm bulabilirler.”25 Golding insanoğlunu düşmüş bir varlık olarak görüp, potansiyel olarak kötü olduğuna inanır; ancak insanın kurtuluşunun mümkün olmadığını düşünecek kadar kötümser değildir. Çünkü adil olduğu kadar şefkatli ve sevgi dolu bir Tanrı vardır. Sınırsız sayıda evren olduğuna ve kozmosun bu evrenleri kapsayan bir bütün olduğuna inanan Golding’e göre, “Mutlak İyi” ya da “Tanrı” kozmosun ötesinde bulunmaktadır. Bu yüzden kendisini evrensel anlamda kötümser, ancak kozmik anlamda iyimser olarak değerlendirir. Kötülük insana özgüdür ve yok edilemez – bu yüzden Sineklerin Tanrısı’nda Beelzebub, Simon’a şöyle der: “Canavarın avlanıp öldürülebilecek bir şey olduğunu sanmak da nereden aklınıza geldi?”26 En demokratik geçinen sistemlerde bile insanların çoğunluğu kötü ise, içinde bulundukları toplum da kötüdür. Diğer taraftan toplumun bireye olan etkisi önemsiz addedilmemelidir. Sineklerin Tanrısı’nda olduğu gibi akıllı ve sağduyulu insan bile “çılgın bir toplum”da yaşıyorsa, ya o toplumla kaynaşacak ya da yok olup gidecektir. Bununla beraber Golding, uygar düzeni de savunur. Bu düzen “bize bu şekli, bu geçerli şekli, bu toplumsal şekli verirken iyi yanımızı göstermemizi sağlar”.27 Bu yüzden herhangi bir sapma, ilk günahın yükünü taşıyan insanların yıkımına neden olur. Öte yandan Free Fall’da Sammy’nin şu ifadeleri içinde yaşanan kaotik dünyayı yansıtır: “Çevremizdeki dünya, bir kubbenin içinde, ahlaki kuralların, ailelerin ve özel sorumlulukların olmadığı fırtınalı bir karışıklığa doğru kaymaktadır.”28 Kendisini genellikle olumsuz anlamda ahlakçı olarak yorumlayan yazar, insanlara vaazlar vermekten hoşlanmaz, insanlık durumunu gözler önüne serer ve okurdan kendi durumunu anlamasını ister. Sonuç olarak, etik gibi edebiyat da insan yaşamının derin gerçekliğiyle, özellikle ahlak, iyi ve kötü meseleleriyle uğraşır. Hem etik hem de edebiyat hakikatin peşindedir ve hakikati açığa çıkarmaya çalışır. Edebiyat insan durumlarını insana yansıtması açısından bir eğitim görevi görmektedir. Edebiyat aracılığıyla etik daha evrensel, daha kapsamlı, daha somut bir hale gelir, etik kavrayış hissedebileceğimiz bir şeye dönüşür.29 İnsan edebiyat aracılığıyla ahlaki davranışın ne olduğunu/olmadığını daha etkili biçimde kavrar. Edebiyatın etikten fazla olarak yaptığı şey, Aristoteles’in Poetika’sını izleyerek söylersek, insanın vahşi duygulardan ve tutkulardan arındırılmasıdır (katarsis). Burada edebiyat eleştirisine düşen görev, edebi eserin yapısal nitelikleri kadar, tematik nitelikleri üzerine de odaklanmaktır.

1 Daniel Brudney, “Styles of Self-Absorption”, A Companion to the Philosophy of Literature, Garry L. Hagberg ve Walter Jost (Ed.), Blackwell Publishing Ltd., Oxford, 2010, (ss. 300-328), s. 322.

2 Michael Eskin, “On Literature and Ethics,” Poetics Today 25:4, (ss. 573-594), s. 574.

3 Seyla Benhabib, Situating the Self: Gender, Community and Postmodernism in Contemporary Ethics, Routledge, New York, 1992, s. 208.

4 Beverly R. Voloshin, “The Ethical Turn in French Postmodern Philosophy”, Pacific Coast Philology, cilt 33, no. 1, 1998, (ss. 69-86), s. 69.

5 Bkz. Martha Nussbaum, “Perceptive Equilibrium: Literary Theory and Ethical Theory”, A Companion to the Philosophy of Literature, Garry L. Hagberg ve Walter Jost (Ed.), Blackwell Publishing Ltd., Oxford, 2010, (ss. 241-267), ss. 241-242.

6 Wayne C. Booth, The Company We Keep: An Ethics of Fiction, University of California Press, Berkeley, 1988, s. 25.

7 Bkz. Nussbaum, “Perceptive Equilibrium: Literary Theory and Ethical Theory”, ss. 242-243; ayrıca bkz. Martha Nussbaum, Poetic Justice: The Literary Imagination and Public Life, Beacon Press, Boston, 1995; Richard Freadman ve Seumas Miller, Re-Thinking Theory: A Critique of Contemporary Literary Theory and an Alternative Account, Cambridge University Press, Cambridge, 1992, ss. 51-52; Anthony Savile, The Test of Time: An Essay in Philosophical Aesthetics, Oxford University Press, Oxford, 1985.

8 Matthew Arnold, “The Study of Poetry”, English Literature and Irish Politics, R.H. Super ve Ann Arbor (Ed.), 1973, (ss. 161-188), s. 161. Ayrıca bkz. Anne Sheppard, Aesthetics: An Introduction to the Philosophy of Art, Oxford University Press, Oxford, 1987, s. 146.

9 Frank Raymond Leavis, The Great Tradition: George Eliot, Henry James, Joseph Conrad, Chatto&Windus, Londra, 1960; ayrıca bkz. Frank Raymond Leavis, Revaluation: Tradition and Development in English Poetry, Greenwood Press, Westport, Conn., 1975; Sheppard, Aesthetics: An Introduction to the Philosophy of Art, ss. 148-149.

10 Sheppard, a.g.e., ss. 151-152.

11 Frederic Jameson, The Political Unconscious, Cornell University Press, Ithaca, New York, 1981, s. 59.

12 Booth, a.g.e., s. 5.

13 Craig Brandist, Bahtin ve Çevresi: Felsefe, Kültür ve Politika, çev. Cem Soydemir, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2011, s. 67.

14 Bkz. Booth, a.g.e., ss. 25-38.

15 Shaftesbury (Anthony Ashley Cooper) ahlak felsefesi konusunda özellikle estetik bir görüşe sahiptir. İnsandaki beğeni ve ahlaki duygu kapasitelerini birleştirir, çünkü bütün evrenin orantı ve ahenk ile yönetildiğine inanır. Onun güzellik ve ahlak kavramları özdeştir, birisi dışsal ahenk, denge ve orantı algısı, diğeri ise içe dönük algıdır. İyi, ahenk ve orantı nitelikleriyle güzelle birleştiğinden Shaftesbury’nin ahlak felsefesi oldukça estetiktir ve beğeni ve ahlaki duyguya ilişkin argümanları bu iki yetiyi birleştirir. Ahenk ve orantı evrene doğal olsalar da insanlar bunlara ilişkin bir anlayışı geliştirme kapasitesiyle doğarlar, bu yüzden kendilerini hem ahlaki duyguları hem de beğenilerini geliştirecek uygun bir çalışmaya adamalıdırlar. İnsanlarda iyiyi ve güzeli farklı yönlerde algılama eğilimleri olduğundan içsel kapasitelerini pratikle geliştirmelidirler. Jean Nienkamp, Internal Rhetorics: Toward a History and Theory of Self-Persuasion, Southern Illinois University Press, Carbordale, 2001, ss. 50-51.

16 Floora Ruokonen, Ethics and Aesthetics: Intersections in Iris Murdoch’s Philosophy, Yliopistopaino, Helsinki, 2008 s. 15.

17 Maria Antonaccio, Picturing the Human: The Moral Thought of Iris Murdoch, Oxford University Press, Oxford, 2000, s. 5.

18 Iris Murdoch, “The Sovereignty of Good over Other Concepts”, Existentialists and Mystics: Writings on Philosophy and Literature, Peter Conradi ve Allen Lane (Ed.), The Penguin Press, New York, 1998, (ss. 363-385), s. 365.

19 Iris Murdoch, İtalyan Kızı, çev. Celâl Üster, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1991, s. 34.

20 Iris Murdoch, Kumdan Kale, çev. Bekir Can Tahberer, Ekin Yayınları, Ankara, 1994, s. 54.

21 Iris Murdoch, “The Sublime and the Good”, Existentialists and Mystics: Writings on Philosophy and Literature, Peter Conradi ve Allen Lane (Ed.), The Penguin Press, New York, 1998, (ss. 205-220), s. 215.

22 Iris Murdoch, Henry and Cato, Triad/Panther Books, St. Albans, Herts, 1979, s. 199.

23 Bernard Oldsey ve Stanley Weintraut, The Art of William Golding, Indiana University Press, Bloomington/Londra, 1968, s. 34.

24 Jack Biles, Talk: Conversation with William Golding, Harcourt Brace Javanovich, New York, 1970, s. 42.

25 William Golding, “On The Crest of the Wave”, The Hot Gates, Faber and Faber, Londra, 1965, (ss. 126-132), s.130.

26 William Golding, Sineklerin Tanrısı, çev. Mina Urgan, Adam Yayınları, İstanbul, 1984, s. 63.

27 Biles, Talk: Conversations with William Golding, s. 44.

28 William Golding, Free Fall, Faber and Faber, Londra, 1959, s. 95

29 Eskin, “On Literature and Ethics,” Poetics Today 25:4, s. 588.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR