Etkisiz İnsanların Yedi Alışkanlığı
28 Ekim 2018 Öykü

Etkisiz İnsanların Yedi Alışkanlığı


Twitter'da Paylaş
0

Ofistekiler öğle yemeğinden dönmeden masasındaki eşyaları toplayıp çıkmak istiyordu. Kimseye veda etmeyecekti. Birkaç gün geçtikten sonra yokluğunu fark eden birileri çıkarsa insan kaynakları olan biteni anlatırdı nasıl olsa. Tıpkı sabah onu çağırdıklarında bir saat boyunca ona neden artık ihtiyaç duymadıklarını anlattıkları gibi. Kızgınlığı biraz bundan kaynaklanıyordu. O kadar güzel anlatmışlardı ki bir an artık işsiz olmasının kendi suçu olduğuna ikna olmuştu. “Senin için bir paket hazırladık.” Bir doğum günü hediyesini beğenip beğenmeyeceğini merakla bekleyen ebeveynler gibi önüne bir kâğıt uzatmışlardı. Neden sürekli gülümsüyorlar?

“Burayı imzalarsan kanuni olarak hakkın olan tazminatların dışında ek olarak altı aylık net maaşını bu akşama kadar hesabına yatıracağız.” Buna boşanma paketi diyorlardı. Birileri konuşurken duymuştu. Bu işin eğitimini alıyorlar.

Geçen sene Viyana ve Prag’dan aldığı kupaları çantasına koydu. Çekmeceleri kontrol etti ve kolunun altında tuttuğu karton kutuyla ofisi terketti.

Tıpkı evlendikten sonraki ilk günlerin evcilik oyununa benzemesi gibi, işsizliğin ilk günlerinin de uzun bir tatile benzeyeceğini umuyordu. Bunun gibi birkaç avuntu asansörün kapısı giriş katında açıldığında tükenmişti. Akşam annesi arayacaktı. Her akşam arardı. Sadece evli kaldığı yedi ay boyunca sadece cuma akşamları aramıştı. Tıpkı bir boşanma gibi, ama bu sefer para alan taraf benim. Kapıdan çıktığında öğle yemeğinden dönen birkaç kişiyi gördü. Görünmediğinden emin olduktan sonra yolunu değiştirdi.

Eve geldiğinde Prag’dan aldığı kupayı kutudan çıkardı. Yemek yiyip uyumak böyle zamanlarda uyguladığı bir reçeteydi. Televizyonu açmadı. Makarna haşladı ve bütün tencereyi bitirdi. Ve ofisten çıktığı andan beri beklediği can sıkıntısı başlamıştı artık.

Sıkılan can tez çıkmaz. Babası böyle derdi çocukken. Çok işe yarar şeyler söylemezdi babası. Ama bu çocukken hissettiği can sıkıntısına benzemiyordu. Bu can sıkıntısının tamamı hiçlikten oluşuyor gibiydi. Sadece hiçlik hissi içinde kaybolabilecek bir can sıkıntısıydı bu. Var olan hiçbir şeyin gideremeyeceği bir can sıkıntısı. Bir süre koltukta öyle oturduktan sonra can sıkıntısı hiçlik yerine uykunun içinde kaybolmaya başladı.

Uyandığında telefon çalıyordu. Akşam olmuştu ve arayan annesiydi. Telefonu açmazsa telaşlanacağını ve bütün gece arayacağını biliyordu. Ona söyleyeceklerini düşündü ve telefonu açtı.

“İşte miydin?”

“Evdeyim.”

“Erken gelmişsin.”

En ufak bir garipliği bile hissedebilirdi. Anne olmanın getirdiği bir yetenekti bu.

“Haberlerde gördüm, sizin şirket eleman çıkarıyormuş.”

“Öyle mi?” Bir şey söylemesi gerekiyordu, sessiz kalırsa karşısındakinin panik algılayıcılarını devreye sokabilirdi. “Sizde yoktur değil mi öyle bir şey?”

“Yok.” Mutfağa yürüdü. Büyük bardaklardan birini alıp su doldurdu.

“Ben sana ev alma demiştim ama değil mi? Şu zamanlarda neyin ne olacağı belli mi olur? Bizimle otururdun işte ne var? Baban zaten varla yok arası artık.”

Bardaktaki suyu bitirmeye çalışıyordu.

“Ne oldu, niye sustun?”

Suyu bitiremeyeceğini anlamıştı. “Su içiyordum.”

“Size dokunmazlar değil mi?”

“Bilmiyorum.”

“Dokunmazlar canım, genel müdürlüktesin nasıl olsa. Kovmaya işçilerden başlayacaklar diyordu televizyonda.” Mutfak dolaplarını karıştırmaya başladı. Ne aradığını bilmiyordu ama kapaklarını açıyor, içlerine bakıyordu.

“Bir şey olsa biz buradayız, gelir bizde kalırsın sonuçta. Kardeşim de pek uğramıyor artık zaten. Onun odasında kalırsın bir iş bulana kadar.”

Dolaplar atmaya kıyamadığı ama şimdi hepsini camdan fırlatmak istediği ıvır zıvırla doluydu.

“Hem on sene oldu orada işe başlayalı. Kaç yaşındaydın başladığında, yirmi sekiz miydi?”

“Yirmi dokuz.”

“Bak ne kadar gençtin o zamanlar.”

Fırının yanındaki dolabı karıştırırken tencerelerin arkasında yarısı boş bir viski şişesi buldu.

“Haberlerde söyledi, kovdukları elemanlara altı aylık maaş veriyorlarmış bir de üzerine. Aslında fena da değil ha. Altı ay dünyayı gezer insan. Kafasını dinler.”

“İşlerim var anne.” Şişeyi dolaptan çıkardı.

“Bak işte, milleti kapıya kovarlar, sonra kalanlara bütün işleri yüklerler.”

“Erken yatacağım.”

“Bu patron milleti böyle işte.” Paristen almışlardı bu şişeyi.

“Görüşürüz.”

Şişeyi masanın üzerine koydu. Diğer yarısını birlikte içmişlerdi. Hamile olduğunu öğrendiği güne kadar her akşam işten döndüklerinde pencerenin kenarında bir dal sigarayla birlikte bir kadeh içerlerdi.

O akşam viski şişesi ve iki bardakla salona geldiğinde ona artık bir süre içemeyeceğini söylemişti. Nedenini sorduğunda avucunun içiyle karnını tutmuş, bu hareketiyle bir şey söylemeden anlayacağını sanmıştı. Anlamamıştı ama.

“Hasta mısın?”

O an dünyadaki en korkunç şeyin bir insanın içinde büyümeye başlayan başka bir insan olduğunu düşünmüştü. Sevinç çığlıkları atmak, mutluluk göz yaşları dökmek dışında yapacağı her şeyin ona acı vereceğini biliyordu. Sevinç çığlıkları atmadı, mutluluk gözyaşları dökmedi. Gecenin sonunda ağlayan hamile karısını bırakıp dışarı çıkmıştı.

Uyuyamazdı. Bu evde kalmamalıydı. Kalabalık bir yerlere gitmeliydi. İnsanları, eğlenen insanları, gülen insanları izlemeliydi. Viskiyi yanına alıp dışarıya çıktı. Bardak yoktu artık. Şişeyi dikip bir yudum aldı. Acıydı böyle içmek. Birkaç denemeden sonra bu acıya alışmak kolaydı.

Meyhane ve barların olduğu bir sokağa girdi. Kalabalıktı. İnsanlara çarparak ilerledi. Bir barın önünde durdu. Elindeki şişeye baktığında ne kadar azaldığına şaşırmıştı. İçeriye girip sokakta insanları en iyi izleyebileceği masaya oturdu. Şişesini de masanın üzerine koydu. Çok geçmeden garson gelmişti.

“Dışarıdan içki getiremezsin.”

“Niyeymiş?”

“Kural böyle. Çıkman lazım.”

“Kaliteli viskidir, Paristen aldım. Otuz euro’ydu hatta.”

“Dışarıdan içki sokmak yasak.”

“O zaman bana içeridekilerden getir.”

“Ne istiyorsun?”

“Bu viskiden.”

“Bu viskiden yok.”

“Ama ben bu viskiden istiyorum.”

“Bu viskiden yok, bizde tek bir marka var. Bu viskiden yok.”

“Ben başka viski içmem ama.”

“O zaman siktir olup gidebilirsin buradan.”

“Peki bu viskiyi sana satsam, alır mısın?”

“Çık buradan, yoksa ben çıkarırım.”

“İşten attılar beni bugün.”

“Bak müşterilerim var. Olay çıksın istemiyorum.”

“Tam on yıl çalıştım o şerefsizler için.”

“Tamam. Bak viskini alacağım. Olay çıkarma. Ama sonra gideceksin.”

“Bir fırsatını buldular mı hemen… hemen... hiç vakit kaybetmezler.”

Adam onun kolundan tutup çekmeye çalışırken viski şişesine çarptı ve şişe yere çarparak paramparça oldu.

“Şişemi kırdın sen.”

Kırılan şişenin cam parçalarını toplamak için dizlerinin üzerine çöktü. Yerdeki kırıkları elleriyle topluyor, sonra onları sanki tekrar bir araya getirmeye çalışırmış gibi avuçlarının içinde sıkıyordu. Elleri kanamaya başlamıştı.

Mutfaktan gelen iki kişi kollarına girip onu kaldırdılar.

“Param var benim. Param var. Hepinizden daha zenginim ben.” Onu sokağa atan adamlara böyle bağırıyordu.

“Param var. Faiziyle bile kredinin taksitlerini öderim ben. Olmadı evi satsam parasıyla hayatımın sonuna kadar yaşarım. Öyle değil mi?”

Cüzdanını açtı. Yolun ortasında etrafından geçen insanların arasında cüzdanının içindeki paraları saymaya başladı. Bir yandan yürüyor, bir yandan paraları çıkarıp insanlara gösteriyordu.

“Tam on yıl çalıştım eşşek gibi. Beş yıldır tatile bile çıkmadım. Altı aylık maaş verdiler üzerine bir de. Altı aylık maaşla ne gezersin ama ha. Hiç çalışmadan dünyayı gezersin. Görmediğin bir zıkkımın kökü kalmaz.”

Konuşurken yürüyor, yürüdükçe kalabalık artıyordu. Bir kadına çarptı.

“Ay leş gibi de kokuyor.”

Hiçbir şey söylemedi. Kadının şişkin karnına bakıyordu. Kanlı elini uzattı, kadının karnını tutmaya çalışırken yanındaki adam bileğinden yakaladı ve ona bir tokat attı.

Yumruk ve tokat karışımı yüzünden yere yığılmıştı.

“Gidelim buradan.” Adam kadının elini tuttu ve uzaklaştılar.

“Param var benim.”

Birkaç kez doğrulmaya çalıştı ama başaramadı. Başında iki gölge belirmişti. Ona bakıyorlardı. “Param var benim,” diyebildi ancak onlara.

Gölgelerden birisi ceplerini karıştırmaya başladı. Elini pantolonunun içinde hissediyordu. Cüzdanı! Cüzdanı bulmuştu. Çekip aldı. İçindekilere baktı. Gölgeler gülümsediğinde dişlerini görebiliyordu yattığı yerden.

Artık doğrulmaya çalışmıyordu. Etrafından geçen insanların arasında kaldırımda yatıyor gökyüzünü seyrediyordu. Gülümsedi. Can sıkıntısı yavaş yavaş kaybolmaya başlamıştı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR