Ev İçinde Yürüyüşler –Bayram Faslı–
10 Haziran 2019 Öykü

Ev İçinde Yürüyüşler –Bayram Faslı–


Twitter'da Paylaş
0

“Ben feminizmin ne olduğunu tam olarak hiçbir zaman anlayamadım. Tek bildiğim şu,

beni bir kapı paspasından ayıracak şekilde duygularımı ifade ettiğimde

insanlar bana feminist diyor.”

– Rebecca West

Önceki günlere nazaran bu sabah kahvaltı erken saatte yapılıyor. Birazdan abim ve yengem gelecek. Hızlıca kahvaltı yapıp hazırlık yapmaya başlamak isteyen annem aceleyle karnını doyurup öğle yemeği işine girişiyor. Neden bu kadar telaşlı oluyor anlamış değilim. Yıllardır bu gelenek bu şekilde sürer gider ve annem yıllardır bu şekilde, heyecanla, işe girişir. Sonra aynı son. Giderken arkalarından bir daha gelmeseler diye düşünerek gönderse de akşamına pişman olur, cam kenarına oturur, yolu izleyerek arabesk müzikler dinlemeye başlar. Dini izin verse bir de rakı açacaktır ama maalesef.

 

***

 

Annemin neden rakı içmediğini anlamıyorum. Bunu ona sormam bile cehennemde cayır cayır yanmamı gerektiriyormuş. Cümle içinde bile kullansam sanki içmiş gibi oluyormuşum. İçeyim o zaman diyorum, o zaman hem cümle içinde geçirmiş hem de içmiş olacağım için iki katı kadar yanarmışım. Demek ki susmalı ve sadece içmeliyim diyorum terlikle kovalıyor. Alıştım artık. Her bayram yaşanan olaylar aynı. Gelen kişiler değişse de kalan insanlar stabil. Zaten bayram tatili dokuz gün oldu diye haber çıkmaya başlayınca, Yine bir sürü evlilik sarsıntıya uğrayacak, diye düşündüm ve bu düşünce bir yandan içimi acıtırken diğer yandan gülmeme sebep oldu. İşin tuhaf yanı herkes bunu biliyor ve göz göre göre o hatayı tekrarlama üzerine çalışmış gibi aynı hatayı kusursuzca işliyor. Birazdan bizim evde olacak olan olayın da bundan farkı yok. Abim ve yengem gelecek. Sonra annem yengemi süzecek, yok giyimi açık, yok bana karşı soğuk geldi, yok bir yardım etmedi, yok annesinin yanında olsa böyle yapmazdı, yok bizi benimsemedi, hep aynı teraneler. Ve sonu da aynı terane. “Aman bizi bayramdan bayrama görüyor, oğlumla iyi olsunlar da sorun değil.” Ulen onlar zaten iyiydi sen aralarına mutsuzluk attın diye söylesem, “sen ne anlarsın ki evlilikten”e bağlanıyor.

Doğru, ben anlamıyorum evlilikten. Daha önce gelen üç görücüyü reddettim diye ben bir boktan anlamaz oldum gözlerinde. Neleri varmış gelenlerin, neleri eksikmiş. Hoşlanma yok, anlaşma yok, sevgi yok diye söyleyince de zaten evlilikte bunların zamanla yok olduğunu söylüyorlar ve ekliyorlar işleri var, paraları var, evleri var, arabaları var, her bir bokları var. Sonra da tüm bunlar olduğu için beni evlendirmeye çalışan ailem bir başkasının boşanan çocuğunu duyunca, “o kadar paran pulun var ama işte sevgi olmayınca her şey boş”a bağlıyor. Keşke şu gözlerdeki filtreleri kaldıran şey bana bakarken de kalkmış olsa da beni görebilseler. Geleceğimi düşünmekten beni düşünmeyi unuttular.

Neyse şu an düşüncelerimle sizleri boğmak istemiyorum, özür dilerim, dayanamadım. Özrümü kabul edin lütfen, insanlarla konuşsam anlamazlardı yine, bu benim için bir çeşit terapi, iç dökme diyelim. Bunları okudukça falancanın durumu da böyle diye düşünmeden bir kendi çevrenize bakmayı deneyin. Ama yalnızca bakmayın, onları görün. Toplum tarafından size takılan gözlükleri çıkararak bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız. Özür dilerim.

 

***

 

Ben bu düşüncelerimi size aktarırken abimler geldi. Merhabalaşma, kucaklaşma, bayramlaşma derken geçtik içeri odaya oturduk. Herkes nasılsın, neler yapıyorsunuz gibi klasik sohbet açma cümleleriyle birbirini yoklamaya başladı bile. Annem, “Açsınızdır, bir şeyler hazırlayayım hemen,” diye ayağa kalkarken abim yengemi süzüyor. Bu süzüşün iki nedeni var; ya biraz önce yengemin ailesine uğradılar ve orada yemek yediler ama bunu annemlere söyleyemiyorlar ya da anneme yardım etmesi için bir bakış. Başka bir anlamı olamaz. Bizim buralarda bakışların amaçları bellidir. Kimse kimsenin gözlerinin içine bakarak seni seviyorum bakışını atamaz. Hele toplum içinde. Ayağa kalkıp yengemin elini tutuyorum, “Gel sana bir şey göstereceğim,” diye tutup onu odama götürüyorum. Kız kıza dertleşmeye başlıyoruz. Bu sırada annem içeri odaya geliyor, bakıyor abim tek başına, nerede bunlar diye soruyor, abim de, “Bizim kız aldı gitti yengesini,” diyor, annem sessizce mutfağa dönüyor. Bunun böyle olduğunu görmüyorum, duymuyorum ama adım gibi biliyorum böyle olduğunu.

Yemek yeme faslına geçiyoruz. Bir süre herkes sessizce kaşıklarını rasgele tabaklara götürüyor. Kimin aç olup kimin tok olduğunu belli eden bir seremoni. Annem, “Siz aç değilsiniz herhalde, yolda bir şeyler mi yediniz,” diye soruyor. Abim “Ha, evet anne, çikolata çerez falan yiyerek geldik,” diyor. “Oğlum yemeyin şöyle sağlıksız şeyleri,” diyor ama meseleyi anlıyor. “Ben çay koyayım madem,” diyor, ayağa kalkıyor, tezgâhtan çaydanlığı alıyor, suyu doldururken yengem ayaklanıyor. “Ben de bardakları hazırlayayım anne.” Annem abime doğru bir bakarak bir gülücük atıyor. Sabahtan beri ilk kez güldüğünü görüyorum. Ufak tefek şeylerden mutlu olabiliyorsan bu saate kadar neden somurttun be kadın diyesim gelse de söyleyemiyorum, küçüğüm ben, anlamıyorum daha hayattan.

Çay demlendi, bardaklara döküldü derken içeri odaya geçtiğimiz sırada kapı çalınıyor. Gelen babam. Başkası bu kadar uzun çalmaz. Böyle zamanlarda kapıyı öyle bir çalar ki sanırsınız birisi öldürülüyor ve son umudu o kapının açılması. Elinde bir sürü poşet. Kuruyemiş, meyve, tatlı, çikolata, bir sürü sağlıklı sağlıksız şeyler. Ellerindeki poşetleri hemen anneme veriyor, kadıncağız daha da çöküyor.

Burada babamdan da kısaca bahsetmem gerekiyor ki hikâyedeki bazı boşluklar doldurulabilsin. Babam hayatımda gördüğüm en korkak adam. Sudan, havadan, rüzgârdan, yürürken ayaklarının birbirine takılmasından bile korkuyor. Ve mutlak doğruyu bildiğini savunan birisi. Eğer o bir konuda bir şey düşünüyor ve onu sizinle paylaşıyorsa siz onu tanrının buyruğunun da üstünde tutmanız gerek ki bu sayede ateistseniz de etkilenebilesiniz. Bunların hiçbirini ona söyleyemem. Daha önce denedim ama ben daha küçücük bir kızım, hayatla ilgili daha ne biliyorum ki insanlarla ilgili yargılarım olsun?

Babam, annem, abim, yengem ve ben. Bizim çekirdek ailemiz. Çaylarımızı yudumluyoruz. Yolculuk nasıl geçti, hayat nasıl gidiyor, yaşadığınız yerde neler olup bitiyor derken siz nasılsınıza bağlanıyor konu. Çaylar bitiyor, yengem ve ben ikişer bardak alıp mutfağa geçiyoruz. Annemle babam fısır fısır abime bir şeyler soruyorlar. “Yine abine bebek var mı diye soruyorlar di mi?” diye gülmeye başlıyor yengem. Gülerek karşılık veriyorum. Neden sevmiyorlar ki yengemi diye düşünüyorum. Çaylarla içeri geçiyoruz. Babam, “Eee, işler nasıl gidiyor hastanede?” diye yalandan sorulduğunu çok belli eden bir soru atıyor ortaya. Abim gülüyor, “İyi desem bir dert, kötü desem bir dert baba, idare eder işte,” diyor. Sen de haklısın der gibi kafa sallamaya başlıyor bizimkiler.

Herkes kendi odasına çekiliyor. Yengem gelip benim kapımı tıklıyor. İçeri geçip koltuğa oturuyor, ben de karşısına. Bir şeyler söyleyecek gibi ama tedirgin. İçimde bir burukluk oluyor. Umarım kötü bir şey değildir. “Annem beni neden sevmiyor?” diyor. Derin bir oh çekiyorum. Gülümsüyor. “Ben de abimle aranız kötü zannettim,” diyorum. Gülümsüyor yine. “Neden kötü olsun ki,” diyor. Haklı. Kötü olması için bir neden yok gibi. “Annem seni değil kimseyi sevmiyor, beğenmiyor,” diyorum. Başını anlıyorum der gibi sallarken, “Sizi seviyor ama,” diyor. Yine haklı. Abimi bile seviyorsa yengemi neden sevmesin ki? Abimle annem, onları tanıdığım günden beri, her zaman kavga eder, annem ağlar, abim de hiçbir şey olmamış gibi odasına gider. Yengem ise annem ne dediyse uymaya çalışır. Giyimine kuşamına, davranışlarına söz ettiler, gülüşüne bile karıştılar ama o hiç, “size ne” demedi abim gibi. Ama abim sevilen, yengem sevilmeyen oldu. Kan bağı. “Bence insan, yakınlarını sevme olanaksızlığıyla birlikte doğar. Akrabalar arasındaki sevgi bu bakımdan iğrençtir. Hak edilmemiştir çünkü. Sevgiyi hak etmek gerekir. Dostoyevski çok haklı ama yapacak bir şey yok,” diyorum. Gülüşüyoruz.

Birkaç saat hiç kimseden ses çıkmadı. Akşam olmuş, yemek hazırlıkları için annem ve yengem mutfakta çalışırken babam ve abim birer kanepeye uzanmış, televizyonda bir şeyler izliyorlar. Yanlarına gidip izledikleri şeye göz gezdiriyorum, hiçbir şey. Sadece yemek hazırlanana kadar mutfağa girmemek ve yemeğin hazırlanmasını beklemek için zaman geçiriyorlar o kadar. İçeri geçiyorum, annem, “Neredesin sen,” diyor. “Ne oldu ki,” diyorum. Sinirli sinirli bakıyor, “Yemeğe yardım et,” diyor. “İçerde iki tane adam yatıyor, madem yardıma ihtiyacın var neden onlardan istemiyorsun,” diyorum, daha da sinirleniyor. Elindeki bıçakla seni oyarım der gibi hareketler yapıyor. “Onlar erkek, ne anlasınlar,” diyor. Haklı, onların anladığı tek iş yatmak diyorum. Biraz yumuşuyor gibi ama elindeki bıçak hâlâ hareket halinde. Öğrenilmiş çaresizlik. Elime bir bıçak da ben alıyorum ve patlıcanların, kabakların, dolmalık biberlerin içini oymaya başlıyorum.

Yemek vakti geliyor. Sofra hazır içeride yatanlar mutfağa davet ediliyor ve sırf yemek yapılırken çok bekledikleri için şakayla karışık bir şeyler söylenerek içeri giriyorlar. Masadaki baş köşeler onların. Padişah başa, veliahtı yanına, bizse kalan yerlere. Yemek, çay, meyve derken birkaç saat bu pozisyon korunarak sohbet devam ediyor. Konu filancanın oğlundan, falancanın gelininden sektirilerek abimin, yengemin ve benim önüme düşürülüyor. Abim rahat, ne söylerse söylesin padişah onaylıyor nasılsa. Yengem tedirgin, kendi fikirlerini söylese bir dert, söylemese başka bir dert. Ben dayanamıyorum bazen. Ağzıma geleni söylüyorum ama pek takan yok. Çünkü ben daha küçüğüm, bir şeyden anlamam. Böyle böyle geçiyor bir bayram günü daha.

Kendimden hiç bahsetmedim değil mi? Görüşlerimi kimse dinlemediği için burada kendimden çok onlardan bahsettim, kusura bakmayın. Ben yirmili yaşlarında, üniversitede okuyan birisiyim. Nerede yaşadığımın, nerede okuduğumun bir önemi yok çünkü hikâyem hemen hemen her şehirde aynı şekilde geçer. Beni herkes tanır, kime sorsanız gösterir ama başka evlerde yaşarım ben. Bu öykümü okuyanların oturduğu evlerde yaşanan bir hikâye değildir asla. Ben hep ellerin kızlarının hikâyelerini yazarım okurlara.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR