Eve Dönmenin Yolları
30 Ocak 2020 Edebiyat Kitap Roman

Eve Dönmenin Yolları


Twitter'da Paylaş
1

Hatıralar arasında zihin, bildiği evin yolunu isteyerek kaybediyor. Yazar hafızanın dolambaçlı yollarına okuru davet ederken, metni edebiyatla sarıp sarmalıyor ve tüm içten anlatımıyla okurla buluşturuyor.

Güney Amerika’nın son yıllarda yetiştirdiği önemli isimlerden biri olan Alejandro Zambra, ustaları Gabriel Garcia Marquez, Julio Cortazar, Jorge Luis Borges’le büyümüş, onlardan etkilenmiş ve yenilikçi bir edebiyat kimliği benimseyerek yola çıkmış. 1975 doğumlu Şilili yazar ilk kitabı Bonzai’yle de birçok ödül kazandı.

Eve Dönmenin Yolları etkileyici bir paragrafla başlıyor: “Bir keresinde kayboldum. Altı yedi yaşındaydım. Aklım başka yere gitmişti, birden annemle babamı kaybettim. Korktum ama sonra yolumu buldum ve eve onlardan önce vardım –ümitsizlik içinde beni arıyorlardı. Ama bence o akşamüstü asıl onlar kaybolmuştu. Çünkü ben eve dönmeyi biliyordum ama onlar bilmiyordu.”  

Bazen sokaklarda bazen de kendi içimizde kayboluruz ya da tüm bunları isteyerek yaparız. Eve dönmenin yolunu içten içe bilir ama kişisel deneyimlerimizi yaşamak ya da hafızamız içinde yolculuk yapmak isteriz. Gerçekle hayâl birbirinin içine geçer.

Dört bölümden oluşan kitabın “Yardımcı Roller” diye başlayan ilk bölümünde, Pinochet rejiminin baskısı yetmezmiş gibi bir de depremle sarsılan Şili’deki olaylara dokuz yaşındaki bir çocuğun gözünden bakıyoruz. Çocuk depremden çok bir şey anlamaz. Ona göre en iyi haber okulların tatil olmasıdır. O gece Claudia isminde kendisinden birkaç yaş büyük bir kızla tanışır. Claudia kendisinden amcası olduğunu söylediği ancak gerçekte babası olan Raul’ü izlemesini ister.  Çocuk onu kırmamak için hiç tanımadığı bir adamı takip etmeye başlar. Böylece biz de karakterleri, Şili’deki rejimin yarattığı ortamı, depreme ve diktatörlüğe karşı sergilenen olağan davranışları okumaya, anlamaya başlarız. 

Kitabın belki de en güzel tarafı roman içinde roman olması.

“Bazen bu kitabı sadece ve sadece o konuşmaları hatırlamak için yazdığımı düşünüyorum”  diyen anlatıcı, gerçek hikâyesinin romana dönüştüğü bilgisini veriyor bize. Bundan böyle gerçekle kurmaca birbirinin içine geçiyor.

“Anne Baba Edebiyatı” başlığını taşıyan ikinci bölümde yirmi yıl aradan sonra Claudia’yla karşılaştığı zaman hissettiklerine tanıklık ediyoruz.

“Bazen karakterlerin görüşmemesi gerektiğine inanırım, birçok kez birbirlerinin yanından geçip gitmeleri, aynı sokaklardan yürümeleri, hatta tezgâhın iki yanında birbirlerini tanımadan konuşmaları gerektiğine.”

Zambra, bu kitabı yazarken romanın gerçek yazarıyla çocuk karakterini iç içe geçirmeye çalışmış. Okurken yalın ve akıcı anlatımıyla herhangi bir kopukluk ya da gereksiz uzunluklar yaratmadan yazmış; bu da geçişlerin okuru sıkmadan ve olay örgüsünden koparmadan akıp gitmesini sağlamış.

Bu duruma romanın bir bölümünde, okul yıllarında evde bulduğu birkaç romandan biri olan Madam Bovary’i okurken uzun uzun betimlere katlanamadığını kendi kendine söyleyerek değiniyor. Bu aslında bir yönüyle Zambra’nın kendi fikriyle de örtüşüyor.

Roman boyunca diktatörlüğün, darbelerin, siyasi çatışmaların insanlar üzerindeki baskısını sıradan bir çocuğun ve aynı zamanda genç bir adamın kaleminden okuyoruz. Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuğun, gencin ve daha sonra bir yazarın duygu dünyasına tanıklık ediyoruz.

“Birbirlerine âşık oluyorlar mı? Bu bir aşk hikâyesi mi?”

“Anne Baba Edebiyatı” olarak geçen üçüncü bölümde kahramanımız yazmanın zorluklarından ve hayat arkadaşı olan Eme’ye duyduğu karışık duygulardan bahsediyor. 

“Çok etkileyici, âşık olunan bir insanın yüzü, birlikte yaşadığımız, tanıdığımıza inandığımız birinin yüzü, belki de yıllar boyunca çok kısa mesafeden baktığımız, tarif edebileceğimiz tek yüz- o yüzün bile birden beklenmedik şekilde yeni ifadeler takınabileceğini bilmek güzel ama bir taraftan da korkunç. Daha önce görmediğimiz ifadeler. Belki de bir daha hiç görmeyeceğimiz ifadeler.”

“O olmadan yazmanın benim için ne kadar zor olduğunu Eme’ye söylemedim. Geç vakitlerde bir paragrafı ya da bir cümleyi okumak için yanına gittiğim zamanlarda yüzünden uyku akan halini hatırlıyorum. Dinlerdi ve onaylardı, hatta bazen net bir fikir belirtirdi: Bu böyle olmazdı, bu karakter o sözlerle cevap vermezdi. Böylesine değerli ve gerekli gözlemler. Artık yine onunla yazacağım, galiba. Mutluyum.”

“Çocukların Edebiyatı” bölümüyle hayatında yarım kalan hikâyenin devamını öğreniyor, yaşadığı duygulara şahitlik ediyoruz.

“Seni hatırlamakta hiç zorlanmadım, diyor Claudia. Ben de, diye cevaplıyorum ama hafızama kaydettiğim yüzü ararken kafamı uzun dakikalar boyunca toplayamıyorum. Onu bulamıyorum. Sokakta görsem tanımazdım,” diyerek seneler sonra Claudia’yla karşılaşmalarını anlatıyor. 

“O zamanlar, biz çocukken babamı gözetliyordun, çünkü benimle birlikte olmak istiyordun. Şimdi de aynen öyle. Beni sadece görebilmek için dinledin. Hikâyemi önemsediğini biliyorum ama senin için kendi hikâyen daha önemli.”

“Biz İyiyiz”, diyerek dördüncü ve son bölümü yazıyor kahramanımız.

“Eskiden daha fazlasını biliyorduk, çünkü yargılarla, kesin fikirlerle ve kurallarla çevriliydik. O kuralları seviyorduk. Gerçekten sevdiğimiz tek şey o avuç dolusu saçma kurallardı. Şimdi her şeyi anlıyoruz. Özellikle de bozgunu anlıyoruz.”

Şili darbelerin, baskıcı otoritenin, depremin, toplumsal sorunların yaşandığı bir yer. Tüm bu kaos ortamında yaşayan karakterimiz bir taraftan mekânın hem içinde hem dışında hayatı deneyimliyor. Hatıralar arasında zihin, bildiği evin yolunu isteyerek kaybediyor. Yazar hafızanın dolambaçlı yollarına okuru davet ederken, metni edebiyatla sarıp sarmalıyor ve tüm içten anlatımıyla okurla buluşturuyor.

Çiğdem Öztürk’ün başarılı çevirisiyle, okuma listesine alınması gereken bir roman.  


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Süleyman Bayraktar
Güzel bir anlatısı vardı.
1:50 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR